24 HAZİRAN KAMÇIYLA YÖNETİLEN BİR MEDYANIN BAĞIMSIZLIK GÜNÜ OLSUN

Ana Sayfa » SICAK ANALİZ » 24 HAZİRAN KAMÇIYLA YÖNETİLEN BİR MEDYANIN BAĞIMSIZLIK GÜNÜ OLSUN

28.04.2018 - 13:31

24 HAZİRAN KAMÇIYLA YÖNETİLEN BİR MEDYANIN BAĞIMSIZLIK GÜNÜ OLSUN

 

 

Günümüz dünyasında çağdaş ülkelerin hiç tartışmasız el üstünde tuttukları, insan hak ve özgürlükleri konusunda tavırlarını belirleyen temel çizgi medyaya yaklaşımlarıdır.

Bilgiye ulaşmayı, haber niteliği taşıyan her türlü gelişmeyi, olayı, iddiayı sansürsüz biçimde yazmayı, yayınlanmayı, bunları yapan kişi ve kuruluşları yasalar karşısında özgür bırakmayı, gazetecilik mesleğinin önündeki engelleri, yasakları, baskıları kaldırılmayı ‘’ama’’ sız biçimde kabul eden bir iktidar ve medya ilişkisinin fotoğrafı, o ülkenin nasıl bir anlayışla yönetildiğinin de kıstasıdır.

Yalnız 2002’de başlayan bu süreçte değil, önceki yönetimler döneminde de baskılardan kurtulamayan, bunun yanı sıra kendi yanlış seçimlerinden kaynaklanan bir anlayışla iktidarlarla ilişkilerini dengeleyemeyen, gazetecilik ve yayıncılık dışı işlerden kazanç elde etmeye yönelen medyamızın bugün içine düştüğü durum diğer alanlarla kıyaslandığında çok da farklı değil.

Amerika’nın 1980’den itibaren Gülen cemaatini koçbaşı gibi kullanarak Türkiye’yi ılımlı İslam modeliyle yönetilen bir ülke konumuna sokma planları artık eksiksiz biçimde gerçekleşmiş görünüyor. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Cemaat’i bitirmeye yönelik yapılan operasyonlar bile, var olan gerçeği daha da ağırlaştırmaktan öteye geçmemiştir. İşte dini kuralları referans alarak devleti, toplumu yeniden biçimlendirenlerin ilk hedefleri, sopayla yönetilen tüm Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi medyaydı. Doğan grubunun satışıyla beraber ortaya çıkan tablo, bugün medya sahipliği noktasında söz sahibi olan kişi ve kuruluşların neredeyse tamamına yakınının iktidar tarafından denetlendiği gerçeğidir. Üstelik Aydın Doğan’ın baskıları azaltmak, satışı engellemek için yayın politikasını bütünüyle hükümetle ‘’uyumlu’’ hale getirmesine rağmen sonuç değişmemiştir. Ahmet Hakan’la başlayan, Akif Beki ile devam eden, Abdülkadir Selvi ile tepe noktasına ulaşan uyum çabaları, iktidarın ‘’büyük hedefleri’’ karşısında hiçbir işe yaramamıştır.

Askerlikteki ast üst, emir kumanda ilişkisini tanımlayan kışla düzenin, gazetelerin, televizyonların en tepe noktalarından aşağılara doğru muhabirlere, kurguculara kadar zincirleme biçimde kurulmasının anlamı şudur: Baskı düzeni, tek adam rejimi değişmediği sürece toplum gerçekleri hiçbir zaman en çıplak haliyle öğrenemeyecektir.

Habertürk Gazetesi’nde yaşanan ikinci ‘’Alo Fatih’’ olayı bunun somut kanıdır.

Demokrasi ile yönetildiği iddia edilen her ülkede bir Genelkurmay Başkanı’nın seçimlere müdahale anlamı taşıyacak görüşmelerde bulunması haber niteliğindedir.

Habertürk’ün internet sitesinde bu görüşmeyi haberleştiren gazetecinin yaptığı iş mesleki bir tavırdır.

Ama dediğimiz gibi  bu, baskı ile yönetilen bir ülkede cezalandırılması gereken ‘’suç’’ niteliğindedir.

Zaten gereği yerine getirilmiş ve sitenin başındaki isim işinden atılmıştır.

Erdoğan’ın daha dün partisinin il başkanlarıyla yaptığı toplantıda 24 Haziran seçimleriyle ilgili vaatlerinin başında ‘’Daha çok demokrasi’’ geliyordu.

Bu sözün bittiğini ifade eden bir açıklamadır.

Daha çok demokrasi mi?

Sanki 16 yıl boyunca ülkeyi başka bir iktidar yönetmiş gibi daha çok demokrasi vaat etmenin mantıkla, gerçeklerle en ufakbağlantısı var mıdır?

İşte böyle bir ortamda Türkiye 24 Haziran’da seçime gidiyor.

Habertürk olayı buzdağının ucu, yani alttaki devasa kütlenin çok küçük bir parçasıdır.

Durumu bir örnekle somutlaştırmaya çalışalım.

Erdoğan’a bugüne kadar gerçek anlamda iki soru sorulabilmiştir.

Soruları soranların ikisi de yabancı ajansların muhabirleridir.

Soruların ilki 1 Haziran 2013 tarihinde soruldu. Mayıs’ın son günü Gezi Parkı başta olmak üzere İstanbul, Ankara ve diğer birçok kentimizde insanlar sokaklara döküldü. Toplumsal tarihimize Haziran Direnişi olarak geçen ve aylarca süren olaylarda, ilk kıvılcımın ertesi günü Erdoğan Fas’a gitmek üzere geldiği Esenboğa’da, hareketinden önce kurmaylarıyla beraber basının karşısına geçti. Salon gereken soruları sormamak üzere görevlendirilmiş gazetecilerle doluydu, bir kişi hariç: Reuters muhabiri Birsen Altaylı. Dikkat edin bizden birisi değil yani, yabancı bir ajansın muhabiri.

Birsen Altaylı salondakiler büyük bir suskunluk içerisinde otururlarken Başbakan’a şunu sordu:

‘’Dün Gezi Parkı eylemlerinde tabandan yükselen tepkilerle ilgili hangi mesajları aldınız?’’

Gereken soruları duymaya, dolayısıyla istemediği konularda yanıt vermeye hiç alışkın olmayan Erdoğan gözlerini belerterek baktı Reuters muhabirine. Baktı, bir daha baktı, sinirlenmeye başladığı sırada yanıt vermek yerine soru sordu:

‘’Siz hangi mesajı aldınız?’’

Gerçek anlamda ikinci soru Soma’da çıktı ortaya. 13 Mayıs 2014’te tarihimizin en büyük katliamlarından biri yaşandı. 301 işçimizi diri diri gömdük maden ocağına. Ertesi gün Soma’ya gelen Erdoğan’ın karşısında yine gereken soruları sormamak üzere görevlendirilmiş gazeteciler vardı, bir kişi hariç: El Cezire Televizyonu’nun muhabiri, yani Reuters gibi yabancı bir yayın kuruluşunun çalışanı.  El Cezire muhabiri diğerleri susmuş otururken şunu sordu:

“Bu kadar tehlikeli iş yapıp da böyle bir kazaya hazırlıklı olmayan bir işletme nasıl olup da bunca zaman faaliyetlerine devam edebildi?”

Erdoğan bu defa sinirlenmedi, şaşırdı. Hem öylesine şaşırdı ki yine tarihe geçecek bir yanıt verdi:

“Bir gazeteci olarak zannediyorum dünyada kömür madenlerinin nasıl çalıştığını yakından takip etmiyorsunuz. Bu şundan kaynaklanıyor olabilir, Katar’da pek kömür madeni yok, doğalgaz yok. Ben size birkaç rakam vereceğim, neyin ne olduğunu görmeniz bakımından önemli. Bu ocakla ilgili Mart ayı sonunda yapılmış olan gerek sağlık, gerek güvenlik kontrolünde bu ocağın işçi sağlığı iş güvenliği noktasında başarılı olduğu tespit edilmiştir. Literatürde iş kazası denilen bir şey var: İngiltere’de geçmişe gidiyorum, 1862 madende göçük 204 kişi ölmüş. Fransa’ya geliyorum, 1906 dünya tarihinin en ölümlü ikinci kazası 1099.’’

Soma’da yaşanan faciayı 100 yıl öncesinin koşullarıyla açıklama çabası, ülkenin nasıl bir iktidar tarafından yönetildiğini çırçıplak ortaya koydu.

Tek bir soru görünenin altındaki gerçeği gözler önüne seriverdi.

İşte bugün medyamızın sormadığı, soramadığı soruların karanlığında seçime gidiyoruz.

‘’Hayır Cephesi’’ bu gerçeği meydanlarda ısrarla vurgulamalı, sokak sokak, ev ev anlatmalı.

Denmeli ki: 24 Haziran Türkiye’de parmaklıklar arasına tıkılan özgürlüklerin, özellikle de medyanın zincirlerinden kurtulduğu gün olacak.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :