PANDEMİNİN YARATTIĞI BİR ÇALIŞMA: ALT YAZILARI YÜKSEK SESLE OKU

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » PANDEMİNİN YARATTIĞI BİR ÇALIŞMA: ALT YAZILARI YÜKSEK SESLE OKU

25.10.2020 - 8:56

PANDEMİNİN YARATTIĞI BİR ÇALIŞMA: ALT YAZILARI YÜKSEK SESLE OKU

 

‘Çaresizce ona dönmek yerine çaresizce başka bir yere gitmek istiyorum’

Ki ana akım gerçekten kopuk bambaşka, paralel bir evrendeki kendini tekrar eden bir yapıya dönüşür o zaman.

 

 

Artı Gerçek’ten Aytül Hasaltun Bızkurt ‘Altyazıları Yüksek Sesle Oku’ adlı çalışmalarıyla dikkatleri üzerlerine çeken oyuncu Zinnure Türe ve yönetmen Onur Karaoğlu ile konuştu.

 

Dışarıda yaz kıpırtıları varken, küçük evimde içim içime sığmazken, hiçbir yere sığdıramadığım enerjimi bir bilgisayar ekranına sığdırmaya çalışıyorken bir video diyalog işi düşmüştü önüme. Verdiği direktifle ve alt yazı olarak verdiği tekstle bana oyun alanı açan, ilginç ve samimi bir iş. Sahnede olmadığım haliyle sahnede olma hissi yarattığı için kıymetli oldu. Gerçekliği sorgulamaya iten tarafı düşünmeme alan açtı. Hiçbir şeyi öngöremediğimiz, kontrol edemediğimiz, belirleyemediğimiz ve kaygı dolu olduğumuz bir zamanda ilaç gibiydi. Sanatın bizi taşıyan, tutan ve yaşadığımız her neyse onu dönüştürmemize imkan sunan yapısına bir kez daha hayran oldum. Sizi bu işin yaratıcı ekibiyle tanıştırmayı çok isterim; iyi okumalar…

Oyuncu Zinnure Türe ve yönetmen Onur Karaoğlu ‘Altyazıları Yüksek Sesle Oku’ adlı video diyaloğun ikinci sezonunu için hazırlık yapıyorlar. Onları, Youtube adreslerinden takip edip oyunculuğunuzu sınayabilirsiniz.

Büyük çoğunluğun evde olduğu bir dönemde, “Altyazıları Yüksek Sesle Oku” adlı bir seri video işi yaptınız. Nasıl bir süreci oldu bu işin biraz anlatabilir misiniz?

Onur– Alt Yazıları Yüksek Sesle Oku, aslında bizim kendi pratiğimizden alakalı ortaya çıkan bir iş. Zinnure’nin (Fatih Gençkal ve Ezgi Esma Kürklü’nün) de içinde olduğu bir ekibimiz var ve o ekip uzun süreden beri tiyatro, performans üzerine işler yapıyor. O ekibin içindeyken, bizim için çalışma alanlarından biri de seyirciydi. Seyircinin çok etken bir yerde olmayıp, hatta çok edilgen bir konumda kalıyor olması bizi hep düşündürdü.  Karanlıkta duran bir öbek ve hiçbir şekilde o performansın, o dünyanın içinde etkisi olmayan bir öbek. Seyirci elemanıyla performansın ilişkisini kurmayı, onu başka şekilde düşünmeyi seviyoruz aslında. Onun üzerine denemeler yapmayı da seviyoruz. Pandemi süreci de bize yeni bir kafa yapısı, düşünme biçimi, olma biçimi verdi. Çok istesek de istemesek de kendimizi onun içinde bulduk. Oradan yola çıkarak, performansın seyirci ayağını da düşünerek nasıl bir iş düşünebiliriz? Gelişimi organikti bizim için. “Hadi, pandemi koşullarında tiyatro yapmanın bir yolunu bulalım” gibi bir yerden ortaya çıkmadı açıkçası. O zaten devam eden bir araştırmanın, bir metodun bir parçasıydı.Tabi şunun çok etkisi de var; hepimiz evde yalnızdık, ne yapacağımızı bilmiyorduk, konuşmaya ihtiyacımız vardı. Bir noktada aklımızı, zihnimizi kaybetmek için tutunduğumuz bir yanı da vardı. Evde yalnızdım neyle konuşacağımı, neyle ilişki kuracağımı bilemiyorum gerçekten. O fikir pandemiyle birlikte geldi ama bir yandan da geçmişte yaptıklarımızdan bağımsız değil. Seyircinin ne olduğunu düşünmek, seyirciye performansın ilerlemesinde aktif bir rol verme fikri bizim zaten kendi pratiğimizde olan bir şey. Ve pandeminin düşünme biçimini de özetleyen bir işe dönüştü bizim için. Ben evdeydim, Zinnure ve Fatih (Gençkal)’le sürekli konuşuyoruz “bu koşullar altında ne yapılabilir?” diye ve bir taraftan da izliyoruz. Tiyatrolar bir takım eylemler yapıyorlar, dijital arşivlerini açıyorlar, şu an bu koşullar altında ne yapılabileceğini herkes düşünüyor. Bir noktada ben evde bunun denemesini yaptım ama çok ciddi bir yerden yapmadım. “Bakın ben böyle bir şey yaptım, alt yazılar koydum videoda da ben varım”. Sonra Zinnure baktı, Fatih baktı hoşlarına gitti sevdiler ve bununla beraber ne yapabiliriz bunu görmek istedik. Bu bir hikaye olsa, bu hikaye bizim de kendi hikayemizle ilişki kursa… Şu çok güçlü geldi bana hepimiz evdeyiz ve biriyle konuşma ihtiyacımız var, hepimiz zoomdayız sürekli, zoom arayüzünde ilişki kurmaya çalışıyoruz. Hepimiz aynı anda aynı odada olsaydık aramızdaki ilişki bambaşka olacaktı. Şu an üçümüz içinde aynı şey geçerli. Aynı odada olsaydık bu ilişki başka şekilde ilerleyecekti, başka şeyler konuşuyor olacaktık, başka bir yere geliyor olacaktık. Aynı anda aynı odada olamıyoruz. İşin içeriği için düşündüğümüzde, eğer bir takım büyük problemler varsa aramızda onları zoom üzerinden nasıl çözmeye çalışırız, sonra onlar zoom üzerinden neye dönüşür, hayatta bambaşka hangi kapıları açar diye düşünmeye başladık. Çünkü öyle yaşıyoruz şu an. Bir araya gelemediğimiz için ya da başka türlü çözemediğimiz için aramızdaki durumları zoom ya da başka bir görüntülü görüşme üzerinden bir araya geliyoruz. Artık başka türlü bir ilişki kurma biçimi var. Onun merkezine seyirciyi yerleştirip “hadi sen bununla uğraş, hadi sen çözmeye çalış” gibi bir fikirden ortaya çıktı bir yandan. Bu işle ilgili beni en çok heyecanlandıran geri bildirim aldığımız herkes gerçekten oynamaya çalışıyorlar. Sana metinler veriliyor ve aslında sen de oyuncusun, karşındaki kişiyle oynuyorsun. Karşısında, bölümlerden biri açıkken, kendisi oynarken, kendini kaydedip bize videolarını yollayanlar da oldu. O epey ilginçti. Bu süreci beraber atlatma yoluydu da bence. Günün sonunda seyirciyi güçlendirmek istedik. Hiyerarşi bana çok kötü geliyor performansta, tiyatroda. Seyirci orada duracak, biz onlara çok güçlü bir şekilde bir düşünce ya da bir ideoloji vereceğiz. Bu bir ortak düşünme, ortak deneyim alanı ya performans, tiyatro onu beraber yapmanın yollarını bulma denemesi gibiydi.

Zinnure; Bu karantinanın ilk zamanlarıydı. Olanı biteni anlamlandırmaya çalışma zamanı, endişelerin, kaygıların olduğu dönem. Whatsapp’ta bir grubumuz var, oradan sürekli etkileşim içindeyiz. Bir şeyler izliyoruz, bir şeyler tavsiye ediyoruz, onların üzerine konuşuyoruz… Gün içerisinde sürekli temas halindeyiz. Fotograf paylaşıyoruz,  pencereden dışarısını çekip paylaşıyoruz, “ben bugün bunu yaptım, ben bugün böyle bir şey okudum, şunu izledim, şunu izleyemedim yarıda bıraktım…”  gibi sürekli diyalog halinde olduğumuz bir dönemimiz oldu. Çünkü bütün işlerimiz çok keskin bir şekilde kesildi.  Ama bir yandan da yapmak istediklerimize dair devam eden içsel bir enerji var. O sürekli devam eden bir enerji zaten ekibimiz açısından da.  Ekip derken de bir başlığımız yok. Biz uzun süredir beraber iş üretmeyi seven, bağımsız da işler üreten insanlarız. Öyle bir süreçte Onur da yavaş yavaş bir şeyler getirmeye başladı. “Ya ben bir şeyler düşünüyorum” diye. Çünkü şunu kendi aramızda çok tartışıyorduk; karantina döneminde dijital sanat nasıl olmalı, insanlara nasıl ulaşıyoruz, duyularımızı kaybettik, fiziksel temasımızı kaybettik, izlediğimiz işlerin çoğunda da tek taraflı bir ilişkilenme var; sana verilen, sunulan ya da “empoze” edilen bir şey var. Onu dijital bir ortamda kırmak mümkün mü?  Bu bir araştırma alanı haline geldi.  Hala zaman zaman üzerine düşündüğümüz konulardan bir tanesi. “Fiziksel olarak birlikte değilken, birlikte olma hissini nasıl sağlarız?” araştırmasıydı aslında, bunu konuşuyorduk çünkü gündemimizdeydi, Onur’da fikirleriyle geliyordu. Zaten genelde Onur bir taş atıyor ortaya biz onu çıkarmaya çalışıyoruz. Ve çok heyecanlıydı o süreç,  kapalısın, hiçbir şey yapmıyorsun, kimlik bunalımı yaşattırıyor ya bir yandan da çünkü kimliğini tanımlayanlardan biri de yaptığın iş. Oyuncusun, dansçısın, yönetmensin ama o alanın, mekanın yok.  İlişki kurma biçimin ortadan kalkmış durumda. “Ben kimim ?” demeye başladığım bir dönemde, kimliğimin o parçasını tekrar canlandırması açısından çok kıymetliydi. Evde, evim küçük bir de benim, doğru ışığı, açıyı bulmaya çalışıyorum. Onur bir şey diyor, saatlerce ter içinde onunla uğraşıyorum. Evin içinde uygun atmosferi ve uygun açıyı yaratmaya çalışıyorum, olmuyor. Kitapları üst üste koyuyorum orayı değil burayı arka plan yapıyorum vs…Ve teknik anlamda hiçbir şey bilmiyorum. Görüntü yönetmeninin işidir ya kameranın gördüğü. Yönetmen bir arkadaşımız var Deniz Buga, o bir takım tiyolar veriyor bize, gün ışığında daha iyi olur şu saatlerde gibi bilgiler… Biz ışığı yakalamaya çalışıyoruz. Teknik anlamda yalnız başına kaldığın, acemi olduğun bir durum.  Ses de deniyorsun. Çünkü mikrofon bir yerine çarpabiliyor ya da komşu gitar çalmaya başlıyor.  Gidip onu susturuyorsun gibi…  Öyle bir dönem ve süreç.  Ama çok heyecanlandırdı ve çok güç verdi. Hele ki oyun enerjisi, beraber bir şey yapma duygusu çölde vaha gibiydi benim için. Süslenip püslenip kameranın karşısına geçmek… Orada mesleki anlamda bir özlem de var. Ve kameranın karşısında olsa bile oyun hissi. Oyunda kalmak, onu tekrar düşünüyor olmak…  Onur bir text, bir konu veriyordu ve onun etrafında doğaçlama yapıyorduk. Dolayısıyla farklı ve güçlü skalasının geniş olduğu bir alan vardı. Çok çok keyifli oldu. Sonrasında aldığımız geri bildirimler de çok heyecanlandırdı “iyi ki yapmışız” diyorum.

Youtube daki yorumlardan biri “bugünlerde bana en iyi gelen şey oldu, her gün aynı şeyi yapıyorum, biriyle diyalog halinde olmak hissi o kadar iyi geldi ki” oldu mesela.  Hakikaten iyileştirici tarafı özellikle o dönem için çok yoğundu. Teknik anlamda, dijital sanat olarak konuşabileceğimiz başka bir boyutu var ama o dönemde iyileştiren yanı da ayrı bir yerdeydi bence.

Temas sağladınız çünkü o temas da destek sunuyor aslında … Peki çok teşekkürler, sorularıma devam edeyim; “Bu videonun kahramanı sensin” diye açılıyor her bölüm. İzleyen/katılan, ne demeyi tercih ediyorsunuz, Youtube’da yayınladığınıza göre takipçi mi demeliyiz bilemedim. Kahramana nasıl bir rol biçtiniz? Neyi oynadı izleyen/kahraman?

Onur; Başta bir fikir var ve bu fikir kendi başına çalışıyor mu bir şeye yapıyor mu, yedi sekiz dakika izlediğin zaman onun içinde kalmak istiyor musun, o kişiyi takip edip, onunla bir yere gidiyor musun? En baştaki görev oydu. Sonra farklı kişiler arasındaki uzun süren diyaloglara ve hikayeye dönüştüreceksek hikayenin de içinde çözülmesi gereken bir problem olmalı dedik. O problemi icad ederken de şöyle bir fikir geldi. Şu an ben benim, Zinnure Zinnure, Fatih Fatih, Ezgi Ezgi aslında ve hepimiz bir zaman beraber çalıştık, birbirimizi seviyoruz kendi etrafımızda bir hikaye kuralım, hikayenin içinde bizim kendi gerçekliğimiz de olsun ve kurmaca bir tarafı da olsun. Kurmaca tarafını da hiç tanımadığımız, bunları izleyen seyirciye biçelim, o gerçekten bizim hayatımıza girmiş ve bizi derinden etkilemiş biri gibi olsun. İzleyici dediğimiz kişi, bizim dördümüzden uzaklaşmayı tercih etmiş çünkü bizimle bir takım problemler yaşamış… O da bana ilginç geliyor; büyük ya da küçük, tartışma yaşadığın biriyle fiziksel olarak değil de dijital olarak karşılaşmak ve o problemleri çözmeye çalışmak nasıl olur? Hikaye çok basitti aslında, bir video yapma fikri varmış, o fikir de izleyici olarak okuyan karaktere ait bir fikirmiş, hepimizin kendi küçük dertleri, planları, hesapları var; onlar ışığında onun o fikrini çalıp bir yandan da kendi yanımıza çekmeye çalışıyoruz çünkü hepimiz onu çok seviyoruz. Onunla tekrar bir araya gelmek istiyoruz. O da aslında hem bizim arkadaşımız gibi hem de hiç tanımadığımız seyirci ve onu bir şekilde ikna etmeye çalışıyoruz. Bir boyut daha var o da çok ilginç geliyor bana, birilerinin arkasından iş çevirmek, dijital dedikodu, dijital dolaplar… Onların hepsini deneyimliyor olmak çok komik, eğlenceli ama bir yandan da garip bir şey. Dijital suçluluk, dijital arkasından dolap çevirme gibi çatışmaların içine bu yolla giriyor olmak ilginçti bence. “Ortada bir problem var, aslında problem de senin bizden daha akıllı olmandan ortaya çıkıyor” seyirciye bunu söylüyoruz, o biraz bizim önümüzde teknik olarak, ama bu problemi beraber çözeceğiz. Bir alt metin de sana biçilmiş bir kader var, o kader de alt yazıları okumak. O alt yazıları okumazsan karşındaki kişiye bir etki etmiyorsun, alt yazılar birer kader mi bizim için? Aramızda bir çatışma var ve o çatışmayı çözmek için tek bir yol var o da videoda alt yazılarla veriliyor zaten. Kader gerçekten anlımıza/videoda yazılmış mı yoksa biz gerçekten özgür bir şekilde alt yazıları okumadan onu çözebilir miyiz? gibi küçük felsefik yerlere de gitsin istiyorduk bir yandan. Sonuçta alt yazıları okumak seyirci için bir kader ama 13 bölümün sonunda en güçlü pozisyonda da onun olduğunu anlıyoruz.

Zinnure; Ben daha çok oyuncu olduğum için o kısımdaki yönelimlerimle ilgileniyordum daha çok. Seyirciyle değil de benim mesela orada muhattap olduğum kişi, karakterlerden bir tanesi ve onunla kurduğum ilişkiye odaklandım. Seyirci kısmı benim için sonradan duyduğum kısımlar, seyirci olarak deneyimlediğim zaman hissettiğim şey çok coşkun bir şeydi ama oyuncu olarak orada olduğumda seyirci kısmını çok da düşünmedim açıkçası. İşimi yaptım Hocam…

Onur; Ben bir not olarak şunu söyleyebilirim; biz Youtube’dan yayınlamaya başladıktan sonra farklı yerlerden farklı tepkiler aldık. Amerika’da yaşayan Deniz Tortum var Altın Portakal’da en iyi belgesel ödülünü aldı şimdi İstanbul Film Festivali’nde yarışıyor. Onun da bir parçası olduğu New York’da bir festival var. Media Art Exploration (MAX) diye, onlar bir Amerikan adaptasyonunu yapmak istiyorlar. Şu an onun için çalışıyoruz.  O Kasım’da yayınlanacak Amerika’da. Orada hikayeyi Amerika’ya uyarladık. İçinde ben de kaçınılmaz olarak varım. Öyle olunca da sanki Amerika’da bir tiyatro topluluğu varmış, çok başarılıymış ama herkes kavga etmiş ayrılmış, şimdi dünyanın dört bir yanındalar, bu pandemi koşullarında herkes evde bir araya gelmeye çalışıyorlar ve seyirci olan X karakterin böyle bir fikri var. Orada çatışmayı büyüttük, ihanetler, intikamlar üzerine kurulu oldu. Tamamen bir pembe dizi havası var. Gerçi Türkçe versiyonunda da var pembe dizilik. O işin aslında keyif kısmı. Çünkü burada bir sürü oyun oynayabiliyorsun, dijital olan gerçek mi, aramızdaki ilişki bize ne yaptırıyor, o öpüşme mesela insanlara epey ilginç geldi.

Çok çarpıcıydı, tebrik ederim.

Onur; Öpüşme gerçekten yapıp yapamayacağımızı bilemediğimiz, eksikliğini duyduğumuz bir eylemdi. Zinnure’yle geçen gün konuşuyorduk o işte şeyi söyledi dokunmayla ilgili bir şey söyledi. Ne söyledin Zinnure?

Zinnure; Aytül dansçı daha iyi bilir,

Aytül; Dokunma ortadan kalkınca sinir sistemi stres yüklü ve huzursuz oluyor öncelikle.

Onur; Ben bayadır dokunmayı unuttum insanlara. Amerikan versiyonunda dijital sarılma var mesela. Bilgisayarın sıcaklığını aslında diğer kişinin bedeninin ısısıymış gibi hissediyorsun. Onunla konuşurken, bilgisayara sarıldığın bir zaman ekledik. Bilemiyorum bu dönemde kaderimize yazılmış bir araştırma alanı ama aynısı da olmuyor sanki, böyle çaresizce deniyoruz diye düşünüyorum açıkçası.

TİYATRO FESTİVALİ’NDE OYNADIĞINDA, TİYATRO FESTİVALİ’NİN KEMK BİR KİTLESİ VAR, O KİTLE GELİYOR GENELDE

Zinnure; Şu enterasan oldu; fiziksel bir alanda yaptığın işle ulaşabildiğin insan sayısı ve katogorisiyle dijital alanda ulaşabildiğin insan sayısı birbirinden farklı oluyor. Biz biraz daha İstanbul merkezde çalıştığımız için ve turne yapma olasılığı daha az olan ekiplerden biri olduk hep.  Yurtdışında yaşayanlarla buluşabildiğimiz oldu ya da Türkiye’nin de farklı yerlerine gittiğimiz zamanlar da oldu ama burada, her yerdeki kişilerle diyalog halinde olabildiğimiz bir alan yaratılmış oldu. Onun için çok etkileyiciydi genel anlamda. Bu avantajlarından bir tanesi. Dolayısıyla çok farklı yerlerden çok farklı popülasyonlardan izlenme aldı. Sosyal medyada birisi paylaştığında onun arkadaş kitlesine de ulaşmış oluyorsun ya… Fiziksel olarak yaptığında, klasik yöntemle basın bülteni ile duyuru yapıyorsun, zaten seni takip eden belirli bir izleyen var ya da ne bileyim, Tiyatro Festivalinde oynadığında, Tiyatro Festivali’nin kemik bir kitlesi var o kitle geliyor genelde. Bu işte her yaştan ve çok farklı yerlerden bir sürü kişiye ulaştık. Üzerine yazılmış olan bir yazı oldu örneğin. O bizi çok heyecanlandırdı, birebir tanımıyoruz yazanı. Hakikaten bir taş attık ve o taşın dalgalarının, farklı versiyonlarda yayılıyor olması hali. Çaresiz bir durumda üretilen bir işin, diyalog metine dönüşüyor olması, performansın tekrar üretilen bir biçimi haline dönüşüyor olması, şimdi Amerika’daki hali… Gelişimi ve yolculuğu çok keyifli geliyor bana. Bizim o dönemki içimize çekilme halimizin bizde neyi açığa çıkardığını gösteriyor. Bu kadar samimi, bu kadar içten ve ihtiyaca da hitap eden bir iş olmasaydı bunun bu versiyonlarını ve hallerini görmek mümkün olmazdı gibi geliyor bana.

Onur; bir devam etme planı da var aklımızda. Amerikan versiyonunu yapıyor olmak sonrası için  motive de etti. Haziran’da her gün, günde bir bölüm yayınladık, biraz arkası yarın gibi.  Bitirdiğimiz yerde bir takım olasılıklar gördük, o olasılıklar bize çok heyecan verdi.  Üzerine çalışmaya devam etmek fikri ilk zamandan beri var. Çeperini büyütmek ve araştırmaya devam etmek için koşullarını yaratmaya çalışıyoruz şimdilerde. 2. sezonu olacak gibi düşünüyoruz.

Peki öpüşmek politik bir eylem midir? Yine ilk videoda söylediğiniz sözlerden biri de bu çünkü.

Kesinlikle, ben kesinlikle İstanbul’da sokakta öpüşemiyorum mesela, öpüştüğüm zaman sonuçlarına katlanmam gerekiyor. İki kişinin arasında olduğunda öyle değil belki ama bir 3. kişi gören/tanık olan olduğunda bir politik tutuma da işaret ediyor artık.

Çekimleriniz evlerinizde oldu galiba. Ev mekanının sahneye dönüşmesi nasıldı? Çekinceleriniz oldu mu, evler özel alanlar sonuçta ve pek çok kişi ile o özel alanı paylaşmak nasıldı?

Onur; evinizin sahneye dönüştürünce kendi hayatınızla kurmacayı birbirine karıştırma fırsatı ortaya çıkıyor. Orada sizin kurduğunuz bir düzen var, bir hayat var, o hayat çok ikna edici bir şekilde arkanızda duruyor ve siz onun içine kendinizi yerleştirip başka bir karaktere girdiğiniz zaman o çok zengin bir dünya oluyor bir yandan. Ben kurmacayla gerçeğin birbirine karışma hissini çok seviyorum açıkçası. Bizim yaptığımız işlerde bu hep oluyor bir şekilde. Evde çekim yapmak ona olanak sağlıyor bir yandan da. Bir taraftan da bir çok sınırlı çerçeve var. O çok kontrol edilmiş bir gerçeklik bir yandan da. Ve yine hep evde bir şey yapmak fikri de vardı süreçte. Tiyatrolar kapalı çünkü. Bir taraftan hiç abes gelmiyor. Alan varsa, video çekimi de yapabiliriz ya da üç kişilik oyunlar da yapabiliriz. Sonuçta kendi hayatımızda bir şeyi dönüştürmeye inandığımız sürece onu bir araç olarak kullanabiliriz, bana hiç garip gelmiyor. Bir süre sonra hepimiz bu kafaya gelecekmişiz gibi de geliyor, aslında başka çaremiz yokmuş gibi de geliyor. O yüzden ben hiç rahatsız olmuyorum. Buradan bir şey üretmek çok doğal ve çok dürüst geliyor. Net ve açık geliyor.

Zinnure; Sürekli evdesin ve ev sürekli dönüşüyor. Sabahları yoga salonu oluyor, dernekle toplantı yaptığımda o enerji eve başka türlü yayılıyor, ailemle konuştuğumda başka bir şeye dönüşüyor, anneme ablama pencereden baktığımda gördüklerimi gösteriyorum mesela ve videoda başka bir şeye dönüşüyor. Evimin bu dönüşme halini ben çok seviyorum. Sadece evimin de değil, her şeyin dönüşebiliyor olmasını, dönüşebilme potansiyeli taşımasını çok seviyorum. Sadece teknik bazı sorunlar oldu. Mesela derinlik katalım dendi. Onu arayıp bulmaya çalıştım. Kamerayı nereye yerleştireceğiz? Bir de tabi derli toplu görünsün ya da ne bileyim,  “çiçek burada iyi görünüyor çiçeği arkaya koyayım gibi” teknik meselelere baktım. Ama onun dışında evde olması bana çok iyi geldi. O kapalılıkta, o sıkışmışlıkta kameranın açtığı alan ve kendi evimi dönüştürüyor olmak bana çok iyi geldi. “Başka bir eve git” dese Onur, “orada çek” diyor olsa sorlanabilirdim. Burada, evimde dönüşüm alanını yaratabiliyor olmak işimi kolaylaştırdı aslında.

Kameralarınız, bilgisayar kamerası mı yoksa başka bir kamera kullandınız mı?

Onur; bilgisayarlarımızın kamerası. Aslında fikir de biraz oradan çıktı. Zoomdan kaydettik, sesi sonradan ekledik.

İşlerinizi ne olarak tanımlıyor sunuz ve işlerinizin performansa yaklaşan bir yanı varsa performans sanatı ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Onur; Bizim işler performansla tiyatro arasında gidip geliyor. Çünkü Performans Sanatı, onu üreten kişinin, kişisel hayatından, deneyimlerinden bir metodoloji kurmak üzerine. Ama tiyatro yapmanın belirli konvansiyonları var.  En klasik haliyle, İtalyan sahnede, belli bir teksti oyuncular ezberler, bir reji anlayışı vardır vs…  Performansta onu üreten sanatçının, kendi hayatını yaşama biçimi, sanat üretme metodolojisinin de kaynağıdır. Çok daha bireysel bir dünyayı çerçeveleme hali.  Malzeme olarak kendi yaşamını kullanma, dünyayla ilişki kuma biçimlerinden tanımladığı bir metodoloji üzerinden iş üretmesi Performans Sanatı’nın doğasında var. Metodoloji üretmek çok kişiye özgü, üretim tamamen o kişinin dünyaya bakış açısıyla kurgulanan bir şey olduğu için Performans Sanatı, Tiyatrodan epey farklı ama tiyatroda da benzer bir şekilde bedenini malzeme olarak kullanmak var. Bedenini dünyada nasıl konumlandırıyorsun, onun dünyayla derdi ne, o ilişkiyi o derdi bedenin üzerinden nasıl ifade ediyorsun…  Biraz Tiyatroya benziyor tabi ama Tiyatro çok objektif olabilir, Performans Sanatı daha subjektif. Fatih, ben ve Zinnure klasik tiyatro konvansiyonlarını çok sorguluyoruz, onları başka şekillerde düşünmeye çalışıyoruz. Öyle olunca da kendimize ait bir metodoloji kurmaya çalışıyoruz. Çok başımıza geldi, yaptığımız işleri tiyatro başlığı altında görmeme eğiliminde olan tepkiler aldık. O metodolojiyi kurma biçimiyle alakalı. Kendi dünyada durduğumuz yerden dünyayı deneyimlediğimizde neyle nasıl ilişki kuruyoruz, nasıl anlatmak istiyoruz gibi sorularımıza yol bulmaya çalışmak aslında bizi biraz daha performansa yaklaştırıyor.  Sonuçta o deneyim alanını yaratıldığında ve o deneyim alanının, kişilerle dünyayla kurduğu ilişki kendi yolunu kendi buluyor çoğu zaman.  Bazen bir şey yapıyoruz “A! Bu gerçekten Tiyatro oldu” diyoruz, gerçekten bunu tiyatro olarak düşünebiliriz, tiyatro gibi de oynuyoruz. Ama bir sonraki işte bakıyoruz bambaşka bir yerden bir şey yapmışız. O yüzden o başlıklara o kadar takılmıyoruz. Sonuçta bir derdimiz var ve bir yol bulmaya çalışıyoruz, esasen iş yapma motivasyonu o oluyor.

Zinnure; biraz önce Onur’un söylediğini merkeze alıyorum ben. Bir dert var ortada, anlatmak istediğin şey var ve onu ifade etme biçiminin koşulları, o anda neye uygunsa onunla hareket ediyoruz aslına bakılırsa. Seyirci ile kurduğumuz ilişkinin canlılığı ve organikliği temel anlamda zeminde oturan şey bizim için. Derdi seyirci ile paylaşabilecek bir medyum yaratmak ve bunu araştırmak. Nasıl bir ihtiyaç var ve nasıl bir alan var? O alanda, diğerlerine ulaşma koşullarını nasıl yaratabilirim diye düşündüğümüzde ortaya çıkan ve kendiliğinden gelişen bir süreci var üretimlerimizin. Performans Sanatıyla ilgili de bir şeyler söylemek isterim; bence Türkiye’de çok ihtiyaç olan ve araştırmaya açık olan alanlarından bir tanesi. Ana akım dediğimiz şeyi besleyen de aslında bu araştırma alanlarından çıkan şeyler. Asla birbirinden bağımsız ve kopuk bir şekilde düşünülemez bana kalırsa. Araştırma olmadan yeni şeyler keşfetmek ya da durumu kendi içinde olduğu konjonktürle beraber düşünüp yeni bir şey üretmeden, bunun ana akımda da devam etmesini bekleyemeyiz -ki ana akım gerçekten kopuk bambaşka, paralel bir evrendeki kendini tekrar eden bir yapıya dönüşür o zaman- Bütün dünyada öyle. Besleyen kaynak, araştırma alanından olmak durumunda bence. Dolayısıyla beraber hareket edilmesi, düşünülmesi gereken bir durum. Tiyatro, performans, video, sinema, resim sanatı, yerleştirme ya da sosyoloji ya da tıp ya da yapay zeka… Bunların hiçbirini birbirinden ayrı ve farklı düşünmüyorum ben açıkçası. Bu benim hayatta da gözettiğim bir durum. Yan yana durmayı hayal ettiğim için, herkesle dil, din, ırk, cinsiyet bunların hiçbirisini gözetmeden yan yana durmak benim hayalim olduğu için sanatsal anlamda da birbirinden farklı olarak görmeyi tercih etmiyorum. O anın, o koşulların ihtiyaçları seyirci ile kurabileceğimiz ilişkinin biçimine göre tüm disiplinler dirsek teması halinde olabilmeli bana kalırsa.

MADDİ KOŞULLAR DA BİZİ BELİRLEYEN EN ÖNEMLİ KOŞULLARDAN BİRİSİ

Süreç böyle devam edecek gibi. Bundan sonra sahne ile ilişkimiz Sizce nasıl olacak?

Onur; Ben kişisel olarak tiyatroya şu aralar gidebileceğimi çok düşünmüyorum. Zor geliyor, düşündürüyor, korkutuyor… Yapanlara, sürdürenlere de çok saygı duyuyorum. Gerçekten de bu süreç bir süre daha sürecek. Şimdi 2. dalga başladı Avrupa’da. Rakamlar inanılmaz yüksek, Türkiye’de daha düşük. Neyse ki diyorum ama öyle mi bilmiyorum. Benim içinde olduğum tarafta, herkes inanılmaz bir şekilde dijital bir şeyler deneme yollarını arıyorlar. Bir sürü iş yapılıyor. Bir yandan ben de görüyorum, çok merakla takip edip izliyorum. Kriz anlarında çaresizce denenen şeyler daha sonra sistemleşiyor ve bir yol oluyor. Sonrasında o da ifade araçlarından birine dönüşüyor. Ben onunla ilgili umutluyum açıkçası. Bu yaşadığımız süreç bize bir şeyler öğretecek, bir takım çıkarımlarda bulunmamızı sağlayacak ve sanki başka bir yol bulacağız gibi de geliyor. Her ne kadar eskiyi özlüyor olsak da…  Ben de çok seviyordum herkesle aynı mekanda, o anı yaşıyor olmayı.  Ama onu yapmak şu an çok akıllıca gelmiyor bana ya da zor geliyor. Bu an, üretimlerimizi eskisi gibi yapamıyor olmak bize bir şey keşfettirecek diye düşünüyorum. Eskiden bunu böyle yapıyorduk ama o sistem artık çalışmıyor, bir süre daha çalışmayacak. Çok çaresizce ona dönmek yerine çok çaresizce başka bir yere gitmek istiyorum. Pandeminin en başlarında yeni Tiyatro tasarımları çok fütüristlik geliyordu, bilim kurgu filmi gibi ama şimdi o kadar uzak değil sanki. Bir yandan  da çok başındayız şu an her şeyin. Nereye gideceğini tam göremiyoruz. Yollar aşama aşama bulunacak, çaresizce geçmişe dönmeye çalışacağız ama bakacağız gerçekten orada da olmuyor, sonra ayakları daha yere sağlam basan başka formlar başka oluşlar bulacağız. Şu an içindeyiz, yaşıyoruz ve cevapları henüz kimse bilmiyor. Deneye deneye bulacağız gibi geliyor bana.

Zinnure; Bu dönemde olan ve üretilen her şey çok kıymetli, çok kendine özgü.  Şu koşullar altında kendi işlerim açısından eskisi gibi devam ettirmeyi ben tercih etmem. Bu atmosferin, bu hissiyatın bu teknik koşulların, bu maddi koşulların altında, oluşmuş bir atmosfer var ve bu atmosferi gözlemlemeyi, tamamen dışına çıkmadan, içinde birazcık dolaşıp oraya bakmayı şu anda tercih ediyorum. Ve onun bendeki etkisini merak ediyorum. Zihinsel olarak da fiziksel olarak da etkisi ne bunu ve bununla ilgili düşünmek istiyorum bir süre daha mesela. Aksiyon reaksiyon gibi, onu aldıktan sonra da kendi bedenimde ve zihnimde onun zamanını anlayabilme aşamasına biraz geldikten sonra bir şey yapmayı tercih ediyorum. Maddi koşullar da bizi belirleyen en önemli koşullardan birisi. Çünkü fon yok ya da ekonomik anlamda o döngüyü sağlayabileceğimiz bir koşul yok…  Tepki ve refleks olarak bir şey yapıyor olmayı uzun zamandır yapmıyorum zaten. Koşulları dinlemek, hissetmek ve o hissiyatı aktarmak üzerinden genelde işler üretiyorum zaten. Dolayısıyla biraz bekleyeceğim. İlgilendiğim bazı konular var, bazı temalar var. Genelde işlerimi onun üzerinden yürütüyorum. Onlarla ilgili biraz daha okumak araştırmak ve ondan sonra bir şeyler yapmak istiyorum. Bir oyun yazmak fikrim var mesela uzun zamandır. Bu ara bir de çekmeyi planladığım bir belgesel var. Kamerayla biraz haşır neşirim, onu anlamaya çalışıyorum. Bakma biçimimi, dijital bir aletle, bir mekanizmayla ilişkilendirmeye çalışıyorum. Biraz onlar için araştırma alanı gibi düşünüyorum bu dönemi. Ama yapılan işleri de heyecanla takip ediyorum. Bir iki defa açık alanlarda performans izledim ve çok özlediğimi farkettim. Yüz yüze olmayı, yan yana olmayı çok özlemişim. Bu özleme rağmen beni veya performansı yapanı, azıcık bile olsa tedirgin eden bir hal varsa ya da bir riski barındırıyorsa, o konuda ısrar etmek yanlısı değilim açıkçası. Gelen seyircinin bir tanesinde bile o tedirginlik varsa orada kaybediyoruz gibi geliyor. İletişim biçimimizde bir bariyer oluşuyor. O koşulları nasıl ortadan kaldırırız diye düşünmek istiyorum. Herkes için keyifli bir yolculuk olsun. Rahat ve huzurlu olabileceği ve düşünmeye, üretmeye olabildiğince açık bir alan yaratılabileyim diye düşünüyorum. Tekrar etmek isterim ki yan yana olmanın yüz yüze olmanın tadı gerçekten hiçbir şeyde yok ama bu koşullardan da öğreneceğimiz çok şey var. Ve dijital sanatla ilgili öğrendiğimiz şeylerin hepsi bu süreç geçtikten sonra cebimizde kalacak ve sentezlenecek diye düşünüyorum. Kısacası bu dönemde ne kadar çok araştırır ve keşfedersek, dijital olsun olmasın bizim ilerde yapacağımız üretimlerimizin hepsine çok büyük katkıda bulunacağını düşünüyorum. Bunu ittirmenin, zorlamanın, eskiye dönüp tekrar etmeye çalışmanın da bu araştırma sürecini birazcık sekteye uğratabileceğini düşünüyorum. Ama bu böyle bir lüksü olanlar için geçerli. Çünkü mekanları ayakta tutmaya çalışmak, devletin desteği olmadan, fonlamalar, sponsorluklar olmadan mekanların ayakta kalması neredeyse mümkün değil. Biz bağımsız sanatçılar olarak biraz daha “lüksümüz” var. Maddi zorluklar tabi ki bizler için de var ama fiziksel bir mekanı ayakta tutmakla, bizim koşullarımız birbirinden farklı. Böyle olmalı ya da olmamalı gibi bir şey asla söylemiyorum. Ben kendi içinde bulunduğum bağımsız sanatçılar için ve böyle bir lüksü olabilecek kişiler için durduğum yeri söylüyorum.

Peki çok teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Onur; bir tiyatro pratiği ve endüstrisi var ve şu an inanılmaz zor bir dönemden geçiyor. Bir sürü çözümsüz ve çıkışsız durum var ve kolaylıkla kötümser olabilirmişiz gibi de geliyor. Cevabı ben de bilmiyorum. Bir noktada bunları konuşuyor olmaktan dolayı bazen suçluluk da duyuyorum. Gerçekten başka taraftan başka bir şey yapamıyormuşum gibi de hissediyorum ve ne yapabilirim bilmiyorum. Kötümser olmak için çok elverişli bir zemin var. Kötümser olmamayı seçtiğinde işini yapıyorsun aslında. Biraz da garip bir umursamaz iyimserliğim var. İkisi arasında sürekli gelip gidiyorum. En kötü koşullarda bile üretim yapmaya devam etmek dışında bir şey gelmiyor aklıma. Alt Yazıları Yüksek Sesle Oku’da da olan oydu. Elimizde hiçbir imkan yokken, zoom üzerinden birbirimize bağlanıp, en minimum koşullarda bir şeyler yapmaya çabalamak bana kendimi en iyi hissettiren şey oldu. Uzağa bakmadan, küçük küçük bir şeyler yapmaya çalışmanın dışında bir şey yapabilirmişiz gibi gelmiyor bana. Hem kötümserim hem iyimserim onu söylemeye çalışıyorum.

Zinnure; bu dönemin, bu dijital üretim biçimlerinin ne kadar hayıflansak da enterasan bir şekilde bizi birbirimize bağladığını da düşünüyorum. Normalde iş üretmek için uçağa atlayıp X ülkesine vize vs uğraşarak gitmek yerine, Berlin deki bir festival Onur’a iş önerebiliyor. Ya da ben İsrailli bir arkadaşımla yeni bir iş tasarımı ürerinde çalışabiliyorum. On senedir tanıdığım bir arkadaşım. On senede iki sefer buluşabilmiştik,  şimdi daha sıkı bir ilişkimiz var ve beraber iş üretebilme fırsatı bulacağız. Yeni bir, bir arada olma versiyonunu keşfettik bence. Ve bu da kalıcı şeylerden bir tanesi olacak diye düşünüyorum. Bu dönem olmasa bu keşfi yapamazmışız gibi geliyor.

Bana da artık kimse kasaba sıkıntısı çekmez gibi geliyor.  İnternetin olduğu her yer ne istersek o olabiliyor çünkü. Okul, sahne, toplantı mekanı… Çok teşekkürler video diyalog işiniz Alt Yazıları Yüksek Sesle Oku için de bu güzel söyleşi için de… Yolunuz açık olsun, 2. sezonda seyirciniz/takipçiniz bol olsun…

Söyleşi de olmayan ekibin diğer üyeleri Fatih Gençkal ve Ezgi Esma Kürklü’ye de teşekkürler ve sevgiler…

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :