68 KUŞAĞI DEVRİMCİLERİNDEN, DEV-GENÇ KURUCULARINDAN SARP KURAY’LA UZUN BİR YOL HİKAYESİ

Ana Sayfa » GÜNCEL » 68 KUŞAĞI DEVRİMCİLERİNDEN, DEV-GENÇ KURUCULARINDAN SARP KURAY’LA UZUN BİR YOL HİKAYESİ

02.12.2019 - 7:47

68 KUŞAĞI DEVRİMCİLERİNDEN, DEV-GENÇ KURUCULARINDAN SARP KURAY’LA UZUN BİR YOL HİKAYESİ

 

68 kuşağı devrimcilerinden ve DEV-GENÇ’in kurucularından Sarp Kuray’dan, 50’li yıllardan başlayarak günümüze uzanan bu yol hikayesinin röportajını Artı Gerçek’ten Seren Vreskala gerçekleştirdi.

 

68 kuşağından olup Deniz, Mahir, Sinan gibi dönem arkadaşları olan bir öğrencinin devrimci olmama şansı çok azdır bence… Duyarlı ve vicdanlı, eşitlik, özgürlük ve hak arayışında, insan için mücadele etmek isteyen gençlerin devrimci olması elbette kaçınılmaz ama aralarında devrimci olarak yaşlanan neredeyse yok… Ya 25’ine gelmeden ölüme gider ya da bazıları gibi yaş aldıkça konfor aradıkları için sisteme ayak uydururlar. Geçenlerde kaybettiğimiz Teslim Töre gibi, yaşlandığında devrimci kalan ve hala devrim umudu taşıyanların sayısı gerçekten yok denecek kadar az… Efsanevi 68 kuşağının önderlerinden, DEV-GENÇ’in kurucularından Sarp Kuray da devrimci olmuş ve devrimci ölecek isimlerden… Çok şey yaşamış bu uğurda; sadece devlete, sisteme değil ailesine de başkaldırmış, arkadaşlarının pek çoğu daha 25’ine varamadan göçmüş dünyadan; katledilerek ya da asılarak… Harbiye’den yayımladıkları bir bildiri yüzünden atılmış. Cezaevine ilk girdiğinde 22 yaşındaymış. Sonrasında birçok kez dama düşmüş, korkunç işkencelerden geçmiş, defalarca idamla yargılanmış ama prensiplerinden asla ödün vermemiş. Çok sevdiği ülkesinden ayrı kalmış, örgütsel faaliyetlerini yurtdışında sürdürmüş ama sonunda sıla hasretine dayanamayıp ülkeye döndüğünde 8 yıl içeri atılmış… Davası zaman aşımına uğramayanlardan… Üç yıl evvel cezaevinden tahliye olduğunda CHP saflarına geçmesini yadırgayanların sayısı çok yüksek ama o hala doğru olduğunu düşündüğü şeyin peşinden gidiyor. Yine de CHP’de olma sebeplerini konuştuk tabii.

Bürokrat ve aydın bir aileden geliyor. Babası Enver Kuray ülkenin batısından doğusuna birçok bölgede kaymakamlık/valilik yapmış, en son Ankara Merkez Valisi olarak emekli olmuş bir bürokrat; anlatılanlara göre bugün görmeyi özlediğimiz makamını ve imkanlarını kötüye kullanmayan, halkı her şeyden üstün gören bürokratlardanmış… Dayısı Altay Ömer Egesel ise Yassıada Mahkemelerinde savcılık yapmış. Yalnız Celal Bayar hakkında üç, Adnan Menderes hakkında da yedi idam isteğinde bulunmuş. Devlet geleneği kanlarına işlenmiş haliyle… Babasının görevinden dolayı neredeyse Anadolu’nun her yerini gezmiş; sadece ilkokulu 3 ayrı şehirde okumuş, liseye gelene kadar birkaç şehir daha değiştirmiş, bu sebeple farklı halkları ve kültürleri tanıma şansı olmuş. Babasının tayini nedeniyle İzmir’den Siirt’e yaptıkları üç günlük tren yolculuğu, onun için adeta bir kültür şoku olmuş. Çocukluğu devlet geleneği ile çevrili bir atmosferde geçmesine rağmen, farklı halklarla zaman geçirmesi ve şahit olduğu haksızlıklar onu isyan etmeye ve başkaldırmaya teşvik etmiş tabii. Otorite figürü olan babasıyla çok çatışmış; biri Mülkiyeli diğeri Harbiyeli, haliyle iki farklı zihniyet… sonrası ise bambaşka hikaye… Bu kadar çatışmaya rağmen, en büyük pişmanlığı yine babasıyla ilgili… 68 dönemi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bir uyanış dönemi olmuş… Üniversite işgalleriyle ülkede devrimci bir hareketlilik başlamış ve bütün ülkeye yayılmış. Devlet de her zamanki gibi bu hareketi bastırmak için şiddet yolunu seçmiş, elindeki bütün güç unsurlarıyla gençlere saldırmış ve pırıl pırıl öğrenciler bir bir katledilmiş. Korkunç Kanlı Pazar eylemleri ve son olarak 22 yaşındaki Makine Mühendisliği öğrencisi Battal Mehetoğlu’nun silahlı saldırıya uğrayarak öldürülmesi bardağı taşıran son damla olmuş. Bu eylemlere sessiz kalamayan devrimci ruhu taşıyan subaylar, ‘Devrimciler Ölür, Devrimler Yaşar’ başlıklı bir bildiri hazırlıyor; gazetelerde yayımlanan, meşhur ‘69 Subay Bildirisi’ olarak geçen o metni imzalayan 69 subaydan biri de Sarp Kuray… Okuyacağınız, babası vali olan, teğmen çıkmış bir Harbiyelinin yavaş yavaş nasıl devrimciye dönüştüğünün hikayesidir.

Devrimci dostlarından ve mücadele günlerinden bahsederken, gözlerinde hala o 22 yaşındaki Sarp’ın heyecanını görebiliyorsunuz. Aynı heyecanı Gezi Direnişinde de gördüğünü söylemiş bir röportajında. Türkiye solunun en büyük hatasının inançla iletişim kuramamasından kaynaklandığından söz ederek, 68 kuşağı devrimcilerinin Kürt ve kadın meselelerine yeteri kadar sahip çıkamadığının altını çiziyor. Atatürk’ün ve peygamberin birer devrimci olduklarını düşünüyor. Ağır abi havası var, belli ki çok şey görmüş yaşamış, ağırlığını mekâna adım attığı andan itibaren hissettiriyor. Tok ve bariton sesiyle öyle usul usul anlatıyor ki asla araya girmek istemiyorsunuz. Röportajın gidişatını da kendi belirledi, birçok yerde soru sormama bile gerek kalmadı. Hayat arkadaşı Nur Sürer’le birlikte geldi buluşmaya; aralarındaki o sıcacık iletişimi görünce, tutkulu bir aşktan aynı zamanda şahane bir dostluk çıkabileceğini gördüm. Önlerine çıkan bütün engelleri el ele atlamışlar, çok zor günler geçirmişler ama o süreçler onları daha da yakınlaştırmış. Aksi takdirde bir insanın 7,5 yıl boyunca her hafta, hapisteki sevdiğini ziyaret etmesi kolay olmamalı! Kuray bir şey anlatırken, atladığı bir detay olursa Sürer araya girerek hatırlatıyor ve belki de yüzüncü defa dinlediği bir hikâyeyi sanki ilk kez duyuyormuşçasına heyecanla dinliyor. Babasının fotoğraflarına baktığımda Sarp Kuray’ı çok net görebiliyorum, o kadar benziyorlar ki! Dolayısıyla her aynaya baktığında, kendi babasını da gördüğünü tahmin ediyorum. Belki de bu yüzden en büyük pişmanlığı onunla ilgili… Diğer pişmanlığı da zamanında devrimciler üzerinden yapılan bazı manipülasyonları okuyamamasından kaynaklı…

En son 2009’da içeri girmesinin sebebi dünyada bir ilk; ‘16 Haziran’ isimli tek kişilik terör örgütünü kurup yönetmesi… ‘Örgüt adına öldürme, yaralama ve bombalama gibi çok sayıda eylemin talimatını verdiği’ gerekçesiyle müebbet hapis cezası yemiş. Dünyanın en uzun süren davalarından biri olduğu halde, davası zaman aşımına bile uğramamış. Mehmet Ağar bile ‘görevliyken cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak’ gerekçesiyle, 5 yıl hapis cezasına çarptırıldığında, cezasının sadece 1 yıl 4 günlük bölümü infaz edilmişti ama Kuray’a bu hak tanınmamış. 74 yaşındaki devrimci Sarp Kuray’ın hayatını bir sayfaya sığdırmak zor tabii. Hayatı mücadele içerisinde, sürekli yollarda geçen birinin yol öyküsü bu aynı zamanda. Hayatıyla ilgili olaylar, tarihler, isimler hatta insanlarla yaptığı diyaloglar dahil her ayrıntı aklında… O yüzden sahneleri gözünüzde canlandırabilmeniz için, o diyalogları hiç kesmedim. Haliyle çok uzun bir sohbet oldu ama içinde çok değerli detaylar olduğu için söyleşiyi kesmek yerine iki bölüme ayırdık.

 

1. BÖLÜM

“MİLLİYETÇİ HİSLERİM HİÇ OLUŞMADI, FARKLI HALKLARI HEP ÇOK SEVDİM, DEĞERLERİNİ BİLDİM VE TALEPLERİNİ HEP HAKLI BULDUM”

Boyabatlısınız. Biraz çocukluğunuzdaki atmosferden bahseder misiniz?

Biz dört kardeşiz, ben ikinci çocuğum. Benden 1,5 yaş büyük bir ablam var, babam Sivrice’de kaymakamken, Malatya’ya götürmüşler annemi, oradaki devlet hastanesinde doğmuş ablam. Babam Boyabat’a tayin olunca, ben orada doğmuşum. Küçük bir kız kardeşimiz daha vardı, arkeologdu, Londra’dayken bir kaza geçirdi ve onun kaybettik. 23 yaşındaydı. Babam Boyabat’ta sadece dört yıl kaldığı için orayla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. Sonra Silivri Kaymakamı oldu, orayı hayal meyal hatırlıyorum, Dikili’ye tayini çıktığında ilkokula orada başladığım için orayı daha net hatırlıyorum.

Nasıl bir öğrenciydiniz?

(Gülüyor) Annem okulun ilk günü “oğlum, zil çalar dışarı çıkarsın, sonra bir zil daha çalar içeri girersin.” dedi ama ben birinci zilde çıktım eve geldim. Ne oldu dedi, zil çaldı dedim. Annem de gülerek “oğlum, üç-beş kere çalıyor bu zil.” demişti. (Gülüyor) Hadiseli okul hayatım böyle başladı yani. Sonra Muğla’ya gittik, orada da okula gittim, sonra Sivas…

Bayağı dolaşmışsınız.

Öyle, aşağı yukarı Türkiye’nin batıdan doğuya bütün yerlerini gördüm. Dikili’de başladığım ilkokulu, Muğla’da devam ederek, Sivas’ta Ziya Gökalp İlkokulu’nda bitirdim mesela. Sonra Kastamonu var ama ortaokul dönemim İzmir’de başladı çünkü babam artık vali muavini olmuştu, oradan da Siirt’e geçtik, valiydi artık.

Bütün rotayı da hatırlıyorsunuz.

(Gülüyor) Babanızın mesleğinden dolayı, bu normal bir rutin oluyor hayatınızda… Bizim Siirt’e gidişimizin çok meşhur bir hikayesi vardır; trenle üç gün üç gece sürmüştü o yol. O üç günde o kadar değişmişti ki dünya, küçük yaşıma rağmen onu fark etmiştim. Sivas’tan sonra o tren tamamen değişti bir anda. Etraf değişti, coğrafya değişti, iklim değişti, insanların profilleri, kıyafetleri değişti, her şey değişti. Diyarbakır’dan geçerken, pencereleri kapatın dediler, çünkü ‘kara yara’ denilen bir sinek var, o sinek soktuğu zaman yara bırakırdı. (Nur Sürer: “Halk arasında Şark Çıbanı olarak geçer.”)

Bambaşka bir dünya tabii, sizin için bir kültür şoku olmuştur.

Bambaşka bir yere gelmiştik gerçekten, 15 gün sonra ortaokul ikinci sınıfa başlamıştım. Bir anda Kürtler, Araplar çıktı karşıma. Bakın, biz Sivas’tayken yanımda oturan çocuğa ismini sormuştum, Artin demişti. Hiç duymadığım bir isim… O zaman Sarp ismi de çok yok, “Allah Allah bu da benim gibi” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sarp deyince insanlar bir şaşırırdı çünkü… Akşam babam soruyor tabii neler yaptığımı falan, ben de “bir çocukla tanıştım, onun ismi de benimki gibi biraz bozuk; Artin’miş.” dedim. (Gülüyor) “Ermeni’dir onlar oğlum.” dedi. İlk kez Ermeni lafını Sivas’ta duymuştum. Bir öfke hali vardı tabii çocukta, bir mazlumluk falan ama biz bilmiyorduk tabii o zaman geçmişi, o yaşanan yıkımları… Sonra da Siirt’te Kürtlerle, Araplarla tanıştım. Acayip bir lisan konuşuyorlar tabii. O zaman Kürtler şimdiki gibi daha şehre gelmemişlerdi, merkezde hep Araplar vardı.

Siirt de bayağı büyük bir şehirdi o zaman.

Tabii, büyük bir coğrafyaydı, Şırnak, Batman falan hep Siirt’e bağlıydı. Pervariler, Sasonlar, Kurtalanlar… Araplar şehirde yaşadığı için Türkçe biliyorlardı ama Kürtler kırık Türkçe konuşuyorlardı.

“BİZ ÇOCUKLAR DA ARAMIZDA KONUŞUYORUZ, BU KOÇERO’NUN AYAĞI 45 NUMARAYMIŞ, BU KADAR DA BOYU VARMIŞ, DİYE…”

Kürtler hakkındaki ilk izleniminiz nasıldı?

Çok iyi insanlar olduğunu düşünmüştüm. Çok misafirperverlerdi. Tatilde köylerde yaşayan arkadaşlarımın yanına giderdim, iki-üç günlüğüne… Anne babaları beni hiç kendi çocuklarından ayırmazlardı.

Babanız da vali olmasına rağmen, sakın onlarla görüşme dememiş.

Hayır, hiçbir zaman bu konuda bize karışmadı. Her zaman olaya geniş açıdan bakardı. Arkadaşlarımı eve getirirdim, beraber oturup yemek yerdik. Ders çalışırdık, kalabalıktık ama yerimiz genişti. O bölgelerin en güzel yerleri vali konaklarıdır zaten. Havuzumuz da vardı. Annem de çok muhterem bir insandı, arkadaşlarıma hep değer verdi. (Nur Sürer: “Şahane bir kadındı annesi…”)

Sükseniz de vardı haliyle, valinin oğlu olarak.

Bende o sükse hiç olmadı. Etrafta olabilir çünkü vali çocukları o güne kadar onlarla hiç okumamış. Vali çocukları hep Ankara’da, İstanbul’da yatılı mekteplerde okumuş. Onlar için de farklı bir durum, bir anda bir adam düştü oraya, onlarla aynı sınıfta okuyor, oyun oynuyor. Babam da müsaade etmedi gerçi o sükseyi yaşamamıza… (Gülüyor) Bir gece anneme gittim, “çok kar yağıyor, devletin bu kadar arabası var, nafıadan (bayındırlık) bir araba versinler de bizi götürsün.” dedim. Etrafımda kız kardeşlerim de var. (Gülüyor) Babamla öyle direkt konuşmak biraz zordu o zaman, annem de gidip babama söylemiş. Yemeğe hep birlikte oturur kalkardık, öyle bir sofra adabımız vardı. Akşam yemekte babam “beyefendi, araba istiyormuşsunuz galiba…” dedi. Ben de “hani çok kar olduğu zaman!” dedim. “Bak oğlum, seninle bunu bir kere konuşacağım, bir daha bu konuyu duymayacağım.” dedi. “Devlet bu arabaları bana zat-ı alinizi dolaştırmak için vermedi. Bu şehirde halk nasıl yaşıyorsa öyle yaşayacaksın, halk okula nasıl gidiyorsa sen de öyle gideceksin.” dedi. (Gülüyor) Ben ve kardeşlerim babamın makam arabasına hiç binmedik, kutsaldı o babam için; maçlarda şeref tribününe bile giremedik, normal tribünde oturduk.

Anarşistliği biraz o aşılamış sanki.

(Gülümsüyor) Başta biraz hayıflanmıştım ona, o kadar araba var niye vermiyor birini diye ama seneler sonra bu yapmış olduğu olayın ne kadar değerli olduğunu anladım. Neyse… 27 Mayıs olunca babamı Mardin’e verdiler. Yine aynı coğrafya, şehrin merkezinde yine Araplar var, Kürtler yine kasabalara yayılmış durumda ama bu defa başka bir grupla tanıştım; Süryaniler… Midyat, Deyrulzafaran vs. Hayatımdaki kültür çeşitliliği arttı iyice…

Orayla ilgili neler hatırlıyorsunuz?

Bir gün Nusaybin’e gitmiştim arkadaşlarla, bir sınır var, teller var; (eliyle işaret ederek) burada insanlar var, orada da ve çok yakınlar. Adam elini uzatıyor birine bir paket veriyor, öteki ona gömlek atıyor falan… Nasıl oluyor bu dedim. Burası Suriye, burası Türkiye ama biz akrabayız dediler. Orada da ilk kez sınırı görmüştüm. Beş yıl sürdü oradaki maceram… Çeliğe su verilir ya, karakterime de bir su verildiyse oralarda verildi; o insanlarla yaşamış olmak, bende çok şey değiştirdi. Bu yüzden milliyetçi hislerim hiç oluşmadı, ben hep o halkları çok sevdim, değerini bildim ve taleplerini hep haklı buldum.

Vatanperverlikle milliyetçilik çok farklı şeyler tabii.

Tabii. Bizde milletçilik eğilimi vardır, milliyetçilik yoktur. Millet lafı bir sürü etnik kimliği içine alan bir mevhumdur benim için.

Ben geçen yıl Nusaybin’e gittiğimde sınıra hiçbir şekilde yaklaşamamıştım.

Tabii o zamanlar böyle siyasi gruplar yoktu. Bir KDP vardı, Koçero (Mehmet Kilit) efsanesi vardı, bizimkiler onu kovalıyor falan. (Gülüyor) Bizim evin etrafında jandarmalar var, bir Koçero’dan bahsediyorlar, konağı korumak için oradalar. Botan’da sıkıştırılmış ama kaçmış falan, etrafta bir Koçero efsanesi dönüyor devamlı…

Destan gibi…

Halkın içinde destan yani. Biz de aramızda konuşuyoruz, “bu Koçero’nun ayağı 45 numaraymış, bu kadar boyu varmış!” diye… (Gülüyor) DEV-GENÇ zamanı bir köye gitmiştik yanımda bir arkadaşımla, bir adam bana “sen yine iyisin ama bu DEV-GENÇ biraz küçükmüş ya” demişti. Onunda kafasında bir imaj varmış demek. (Gülüyor)

“ATATÜRK, SARIŞIN MAVİ GÖZLÜ ANNEMİ GÖSTEREREK, LATİFE HANIM’A ‘BAK, TÜRK TİPİ BU DA…’ DİYOR”

Neredeyse tamamı bürokrat yani devlet geleneği olan bir aileden geliyorsunuz. 

Evet, bürokrat bir aileyiz. Dayımın biri başsavcılık yaptı, diğeri Yargıtay üyesiydi, amcam subaydı falan… Babamlar Manastırlı annemler de Serezli…

Mardin’den sonra neresi var?

Bursa Erkek Lisesi’nde bitirdim liseyi… Arkadaşlarımla hala görüşüyorum. Çoğu da sağcı olmuştur (gülüyor) ama aramız iyidir. Mesela eski Bursa Milletvekili Mehmet Gazioğlu okul arkadaşımdı, Demirel hükümetinde Daire Başkanlığı yaptı, sonra Çiller hükümetinde İçişleri Bakanı oldu. DYP’lidir. (Nur Sürer: “Saffet Bedük var mesela…”) O Siirt’ten sıra arkadaşımdı. Babamın evinden bir baktım biri bana arkamdan sarıldı, döndüm bu kim diye. “Malatya Valisi, eski Emniyet Genel Müdürü ben” dedi. Allah Allah, bu emniyet genel müdürü ne sarılıp duruyor bana dedim, sonra tanıdım tabii… (Gülüyor) Bunlar o kadar güzel dostluklardır, siyasi görüşümüz bu dostluğu bozamaz. Nerede olurlarsa olsunlar, ben yanlarına gittiğim zaman aynı sıcaklığı gösterirler. Mesela Hasan Başaran diye bir arkadaşım vardır liseden, gazeteci Cüneyt Başaran’ın babasıdır. Bir gün tutturdu beni evine götüreceksin diye; o zaman da herkese babamın hükümette kâtip olduğunu söylüyorum, kimse bilmiyor ne iş yaptığını. İyi, dedim, eve gidiyoruz. Vali konağının kapısına gelince, tuttu kolumu “ne yapıyorsun, burası vali konağı…” dedi. “Maalesef oraya gidiyoruz.” dedim ben de. (Gülüyor) Ben unutmuştum bu hikâyeyi, o hatırlattı.

Konaklarda yaşamışsınız ama öyle çok lüks bir hayatınız olmamış.

Vali de olsanız geliriniz belli tabii. Devletin size verdiği imkân, alınan parayla orantılı değildir. Arabalarınız vardır, hizmetler yapılır, yemekler verilir ama hayat o basit haliyle giderdi. Babam çok namuslu bir idareciydi. Asla hediye kabul etmezdi, ufacık bir şey bile olsa. Bize yılda bir elbise alınırdı ve senenin sonuna kadar aynı ceketi giyerdik. Ortaokula gelene kadar harçlık diye bir şey bilmedik. Para diye bir mevhumumuz yoktu. Bakkaldan bir şey alırdık, annem sonradan öderdi.

Atmosfer nasıldı o zamanlar?

Türkiye İşçi Partisi kurulmuştu o aralar, sağ-sol konuları konuşuluyor, Köprübaşı’nda devamlı kavgalar oluyor. 60 darbesi yaşanmış, 61 anayasası, toplumda büyük bir uyanış var. Bende de hafiften bir merak var, olayları takip ediyorum.

Sanırım sağ ve solun en masum, en temiz olduğu dönemler…

Evet. CHP’liydik biz de. Evimizde Atatürk ve İsmet Paşa hep sevildi. Babam 1934 Mülkiye mezunu, cumhuriyete bağlı bir vali; annem Ankara Kız Lisesi mezunu, cumhuriyet kadınlarından… Onun Atatürk’le resimleri bile var. Bir gün Balıkesir’de karşılaşıyorlar; sarı saçlı mavi gözlüydü annem, Latife Hanım da öyleydi ya, Atatürk de Latife Hanım’a “Bak, bizim gibi bu da…” diyor. Ailem Atatürk’e candan bağlı insanlardı, hepimizin damarına o verilmiş. Anneannem inançlı, namaz kılan bir insandı ama o da cumhuriyetçiydi.

Sizin İsmet İnönü ile bir anınız var, bir gün size “Atatürkçü müsün, sosyalist mi?” diye sormuş, “Atatürkçüyüm” diye cevap vermişsiniz. O da “bize de hilafetçi misin, cumhuriyetçi mi diye sorduklarında ‘hilafetçiyiz’ derdik demiş.

(Gülüyor) Çok renkli bir adamdı rahmetli. Ben Atatürkçüyüm deyince kahkahalar atarak, Mevhibe Hanım’ı çağırdı, biz de padişahçıyız derdik dedi. (Gülüyor) Bakın, Bursa’dan hukuk fakültesini kazanınca Ankara’ya gittim. Başka bölümleri de kazanmıştım ama başsavcı dayım Altay Ömer Egesel’i çok severdim, hukuk okumak istedim. Benim hayatımı tamamen değiştiren olay da orada oldu.

Siyasi dönüşüm adına mı?

İnsani dönüşüm adına… (Gülümsüyor) Celal Bayar hapishaneden çıkmış, babam valilerle beraber İngiltere’de. Bizim ev ışıl ışıl yanıyor, ben antrenmandan gelmişim, dayım birtakım adamlarla içeride… Annem de abilerini çok sever; dedem Galiçya Cephesi’nde yaralanıp eve gelmiş bir ara ama sonra tekrar cepheye gitmiş, Galiçya’da şehit düştükten 4 ay sonra doğmuş annem ama dedemin haberi bile olmamış; o yüzden abileri babası gibi olmuş. Neyse, dayım yanıma geldi ve “sende hiç mi duyarlılık yok?” dedi. “Neye dayı” dedim. “Ortalık yıkılıyor, sen oturmuşsun hala elinde toplar moplar…” (Gülüyor) Top oynamayı çok severdim. Peki, ne yapacağız dayı, dedim. İnsandan duyarlılığı, onuru alırsan, geriye bir şey kalmaz yani… “Yarın 5’te Kızılay’da olacaksın. O protestolarda olacak benim yeğenim” dedi.

Ertesi gün saat 4,5’ta Ordu Evi’nin, Zafer Anıtı’nın oradaydım. Gençler toplanmaya başladı, yürüyüşe başladık. Baktık karşıdan başka bir grup geliyor, takkeli makkeli… Artık kurgu mudur değil midir, bilemiyorum şimdi. Onlar yıkıldı; biz biraz daha acar bir tipiz (gülüyor) önlere kaldık tabii. Bizim elimize bir Bursa Nutku’nu verdiler, çıktık bir arabanın üstüne metni okuduk, oradan Adalet Partisi’nin önüne gittik. Binaya girilecek dendi, alt kapılar kapalıydı, bir arkadaş inşaattan bir şey getirdi ve o binaya giren dört kişiden biri oldum. Muazzam bir kavga başladı. Demirel arka kapıdan çıktı ve ben o anda kafama bir tuğla yedim, bak izi burada hala… (Alnındaki o yara izini gösteriyor) Elimde bayrak var, AP bayrağını yırttık, bizim bayrağı taktım, aşağı indim… Gözümü bir açtım, hastanedeyim. (Gülüyor) Bir savcı karşımda oturuyor, kafamda da kocaman bir sargı… Adam soruyor, “ismin ne kardeş?” Hasan, dedim. Soyadın, dedi; daha illegalite falan bilmiyorum, soyadı getiremedim yani. (Gülüyor) Arayın şunu, bu doğru konuşmuyor dedi. Nüfus kâğıdı taşımıyoruz o zaman, otobüslere binmek için de kullandığımız bir şebeke var. Komiser aldı şebekeyi, savcıya döndü; “efendim bir arıza var.” dedi. Yahu, şundan ne arıza çıkar dedi savcı. Efendim valimizin oğlu dedi, komiser. Adam, niye söylemiyorsun diye bana döndü. Bak, sabahtan beri hakaret ediyorsun, ben de kendime göre direniyorum, böyle devam edelim, muhabbeti hiç bozmayalım, dedim. (Gülüyor)

Daha 18 yaşındasınız ama öyle konuşabiliyorsunuz savcıyla.

17. yaşıma bakmadan konuşmuşumdur her zaman. İnisiyatifli bir adamım ben. O gün bugündür de konuşuyorum. (Gülüyor) Sonrası bilindik hikayeler; 21 Mayıs gecesi emniyet müdürü geldi kapımıza. Babamla küstük o zaman, koskoca valinin oğlu olaya karışmış, kafasında sargılarla eve gelmiş falan… (Gülüyor) Müdür “basıldık, vali beyi kaldır” dedi. Git sen kaldır kardeşim, dedim. Benim kaldıracak halim yok, ben onunla konuşmuyorum zaten. (Gülüyor) Bu arada bir tank sesleri geliyor kulağıma… Ben de ihtilalcileri tutuyorum yani. Babam kalktı, telefonlara bak dedi. Bunlar tabii Albay Talat Aydemir’in, Binbaşı Fethi Gürcan’ın bir kalkışma yapacağını biliyorlar, takip de ediyorlar. İsmet Paşa’ya telefon etti. İsmet Paşa “ne kadar polis toplarsan gel, beni Pembe Köşk’ten al” demiş. Babam bunu duyunca beni karşısına aldı, göreve gideceğini söyledi. “Burada üç kardeşin, annen, anneannen var, bir tek erkek sensin bu evde. Eğer albay başarılı olursa, baban yok yarın!” dedi. “Artık simitçilik mi yaparsın, şerbetçilik mi yaparsın, gazozculuk mu yaparsın bilmem ama bu üç kız kardeşini ekonomik olarak yere düşürmeyeceksin” dedi. Hadi aslanım diyerek çıktı, araba yürüdü, bizim ev basıldı; Harbiyeli yürüdü bizim eve yani… Bir anda tanınmış bir adam oldum, gazetelerde falan çıkıyoruz, ismim biliniyor artık, toplantılara falan çağırılıyorum. (Gülüyor)

Bir de ihtilalcileri destekliyorsunuz bu arada.

Evet. O gece ihtilalcileri tutuyorum ama bir yandan da babam var. Belli bir saatten sonra o çocukların, Harbiye öğrencilerinin, o yenilgiyi yaşayarak gittiklerini gördüm. Yüzlerindeki o ifadeyi unutamam. Hükümet güçleri olaya hâkim oldu tabii. Radyo bir oraya geçti, bir buraya geçti. Babam arada evi arıyor, hiçbir yere kıpırdamıyoruz. Sabah o yenilgi içime oturdu benim, sonları belli olmayan Harbiye talebeleri çıkmadı aklımdan ve Harbiye’ye gitmem gerektiğine o anda karar verdim. Benim mektebim orasıydı.

Babanızla çok çatışmalar yaşamanıza rağmen onu çok sevmişsiniz. Öldüğünde gazeteye verdiğiniz ölüm ilanında, kendisinden özür dilemişsiniz. Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum” filmi sizi çok etkilediği için, film hakkında yazı yazmışsınız. Babanızla aranızdaki ilişkiyi hatırlatmış sanırım. 

Yaptıklarımdan asla pişman değilim ama şimdi tekrar yapsam, birtakım şeyleri farklı yapar, insan ilişkilerinde ve aileme farklı davranırdım. Hiç olmazsa onun görevli olduğu vilayetin dışına çıkardım. Başka vilayetlere giderdim. Onun tercihlerine, verdiği emeğe daha saygılı olurdum. Emrivaki yapacağıma en azından iletişim kurup, onu ikna etmeye çalışırdım.

Onun sizi anladığı bir dönem olmuş ama; ilk hapse girdiğinizde “senin ne işin var burada” dediğinde, güzel bir cevap vermişsiniz.         

(Gülümsüyor) “Senin bana öğrettiklerinin gösterdiği oklar, beni buraya getirdi.” cevabını vermiştim. Devletçiydi babam, biz o gelenekle büyüdük. Kemalizm’le bağlar koptu mu kopmadı mı, nasıl koptu nasıl kopmadı diye pek ideolojik konuşuyorlar ya, onu biz yaşadık yani. Çünkü biz de onların içinden geliyoruz, öyle fabrikalardan gelen adamlar değiliz. Deniz de değildi, Mahir de… Sinan da değildi, Cihan da… Bizler aydın ailelerin çocuklarıydık.

“DÜNYADA İLK DEFA İKİ FARKLI ÖRGÜT, KIZILDERE’DE HİÇBİR ÖRGÜT İSMİ KULLANMADAN, OMUZ OMUZA, BİRBİRLERİNİN ÜSTÜNE DÜŞE DÜŞE ŞEHİT OLDULAR”

Harbiye serüveniniz nasıl başladı?

(Nur Sürer: “Bu arada annesi sakın hava kuvvetlerine girme demiş.”) Annem öyle dedi hakikaten, biz de denizde anlaştık, oraya girdim. (Gülüyor) (Nur Sürer: “Bir de babadan gizli girmiş.”) Orada babama bir emrivaki yapmış oldum. Deniz Kuvvetleri Komutanının Kurmay Başkanı telefon açıyor babama, efendim teşekkür ederiz, diyor. Babam hayırdır ne teşekkürü diyor. Oğlunuzu bize, mektebe teslim etmiş olmanız… diyor. Anlamadım diyor babam da… Oğlunuz Harbiye’ye girdi diyor. Babam bir şey demiyor. Akşam da büyük bir sofra var, dayılarım, amcalarım falan gelecek. Ben de felaketin geleceğini anladım, bir fırtına kopacak yani. Uzakta bir yere oturdum, bana “siz hangi mektepte okuyorsunuz?” dedi. Hukukta okuyordum, dedim. Yalan da söylenmez o anda yani. (Gülüyor) “Haa, öyle mi? Yani yeni bir tercihiniz mi oldu beyefendi?” dedi. Harbiye’ye gideceğim, dedim. “Kim yardım etti buna? Bu fikri kafasına kim soktu?” dedi. Babam Bala Kaymakamı, dayım da Bala Savcısı iken tanışıyorlar. İkisi de bekarlar o zaman ve çok yakın arkadaşlar. Aralarında sadece babamın annemle evlenmesinden kaynaklanan bir bağ yok, çok iyi dostlar yani… O zamanlardan tanışıyorlar ve haliyle dayımın yanında pek ses çıkarmadı ama benim gitmemi de istemedi.

E, tabii Mülkiye ayrı bir ruh, Harbiye ayrı bir ruh…           

Elbette, zaten devlette her zaman bir Harbiye-Mülkiye çelişkisi olmuştur. O zamanlar bunu bilmiyorduk, yani teorik olarak o arka plandan haberimiz yoktu. Babamın muhalefetine rağmen, Harbiye’ye gittim.

Oradan da atıldınız…

Evet. (Gülüyor) 68’de Hava Harp Okulu öğrencileri ‘Göksenin’ diye bir yıllık çıkarmışlardı. Siyasal İslamcı Mehmet Şevket Eygi, Bugün Gazetesi’nde ‘Cihada hazır olunuz’ başlığıyla, ‘harp okulları komünistlerin yuvası olmuş’ içerikli bir yazı yazdı. Bir tasfiye olacağını anladık biz ve buna karşı çıkmak gerektiğine karar verdik. Harp okulları öğrencileriyle aramızda bir dayanışma vardı. Türkiye pek bilmez ama 68 ruhu askeriyede de ordunun genç subaylarında da yaşandı yani… Devletin içinde ve dışında örgütlenmiş güçlerin başını çektiği, Vedat, Taylan’la başlayan devrimci öğrenci kıyımına, Battal ve Mehmet de eklenince, “öğrenci cinayetlerini durdurun yoksa talebelerin arkasında biz de mevziiye gireriz” içerikli bir bildiri yayımlamayı görev bildik. O zaman Genel Kurmayın başında Org. Cemal Tural vardı, esasında berbat bir adamdı. Bir bildiri yayımlayacağız ama metni nasıl yazacağız? Ali Kırca vardı arkadaşımız, edebiyatı da çok güçlüydü, yarım saatte bildiriyi yazdı. Felaket bir bildiri yani. Sabah Bab-ı Ali’ye girdik, rahmetli Abdi İpekçi’nin yanına gittim bildiriyi vermek için ama bilmiyoruz basarlar mı basmazlar mı? Büyük bir haber esasında ama biz bilmediğimiz için emin değiliz basarlar mı diye… “Hepiniz imza atmışsınız, bu nasıl iş?” dedi. İllegal bir şey yok ki, haksızlığa karşı çıkıyoruz, dedik. Çok büyük bir direnç oldu orada. Öncüleri ayıklayıp bir atmak istediler ama Harbiye hatta lise dahil bütün sınıflarıyla inanılmaz bir direniş gösterdi. Teğmenler öndeydi, o çocuklar bugün hala arkadaşımdır. O bildiriyle beni tutukladılar ve Güllübahçe cezaevine koydular, sonra da YAŞ (Yüksek Askerî Şûra) kararıyla ordudan attılar beni.

Sivil hayata geçince, DEV-GENÇ kuruldu ve siz de kurucuları arasında yer aldınız.

Orada üç damar var. İstanbul damarı Deniz Gezmiş’in başkanlığını yaptığı Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’dir. Mustafa Gürkan, Mustafa Zülkadiroğlu, Mustafa Kıyıcı hep o grup. İkinci damar Ankara’dır, TKF’den ve TİP’ten kopmuş bir gruptur, üçüncü damar da biziz zaten, ordudan gelenler yani… Mahkemelerde hesaplar hep bunlardan soruldu. Bu üç damar ordu ve sivil gençliğindeki üç damardır. Benim kuruculuğum bu anlamdadır, yoksa öyle kurucu imzalı bir belgemiz yok yani. (Gülüyor) Benim DEV-GENÇ’e gelişim büyük bir coşkuyla karşılanmıştır çünkü bizim öğrenciyle hiçbir organik bağımız yoktu, bir örgüt de yoktu ortada. Devrimci öğrencilere karşı bir sempatimiz vardı, onların anti-Amerikan hareketlerini tasvip ediyorduk. Gencecik adamlar işçi sınıfını destekliyorlar, fabrikalara grevlere gidiyorlar, toprak işgallerine gidiyorlar, halkı sahipleniyorlar. Bu sempati onlara karşı yapılan kirli eylemlere tepki göstermemize yol açmıştı ve onlardan bağımsız hareket etmiştik.

Abilik yapmışsınız bir nevi.

Çok doğal bir buluşmaydı o. O doğal buluşmayı hapishanede de gördüm, Mahir’lerin firarında aynı hapishanedeydim. Oradaki genç subaylar da o öğrencileri sevmişti.

Hatta Mahir Çayan sizi devreye sokmuş ve Teğmen Sabahattin Sakman’ı siz ikna etmişsiniz, firara yardım etmesi için…

Son dakikada… (Gülümsüyor) Mahir’in firarındaki en büyük destek subaylardan gelmişti, haklarını yememek lazım. Desteklerini esirgemeyen o genç subaylarla, sonra biz senelerce hapis yattık Selimiye’de… O subaylar da bizim o devrimci çocukları sevdiğimiz gibi sevdiler Mahirleri… Yoksa onları oradan kimse kıpırdatamazdı. O toprakların taşınması, o duvarların delinmesi hepsinin geleceğine mal olmuştur.

Kariyerlerini ve geleceklerini hiçe sayarak yapmışlar.

Evet, hiçe saydılar. O dayanışmayı asla unutmamak lazım. Mahir’in firarı anlatılırken, o çocukların isimleri hiç geçmiyor mesela. Geçenlerde o firarın taşlarını döşeyen arkadaşlardan biriyle aynı şeyi konuştuk. Sivil devrimciler ve subaylar bir araya gelerek öyle güzel bir dayanışma oluşturdular ki! Sonrasında da birçok devrimci örgüt de bir araya geldi ve hepsi kendi birikimleriyle birbirlerini destekledi. Birçok koldan akan nehrin bir gölde buluşması gibi… Dolayısıyla bence Türkiye Devrimci Hareketi’nin birikimi topyekûn bir birikimdir. Kızıldere’de bunu gördük zaten.

Devrimci hareket bir tek o dönem birleşebilmiş sanki. Bir daha böyle bir dayanışma olmamış.

Evet. Ordunun da içinde olduğu tek dönem oydu. Ciddi ve tutkun bir devrimci kardeşliği var orada, birimize bir şey oldu mu hepimize olmuş hissediyorduk. Bir problem varsa, karşımızdakini muhatap alarak konuşurduk, asla arkasından bir şey konuşulmazdı. Şimdiki gibi şaibeli işler yok, her şey transparandı. Bak, benim hakkımda neler söylediler şimdi, öyle mi, öyleyse böyle dedim, görün bakalım Türkiye’de kimin ne olduğunu dedim. 80 tane eylem çıkardılar karşıma, tek başıma hapis yattım, ben mi yaptım kardeşim o eylemlerin hepsini? Askeri komitenin başındaki adam bana şahit geldi yani. Hâkim soruyor, bu size talimat verdi mi, diye. Hayır, efendim diyor.

Peki, madem bu kadar dayanışma vardı, fraksiyonlaşma ne zaman başladı?

69’da DEV-GENÇ’e girdim, 70’lerin sonlarına doğru fraksiyonlaşmalar başladı. Bu fraksiyonlara arkadaşlarımız Kızıldere’yle cevap verdiler. Dünyada ilk defa iki farklı örgüt geldi, Kızıldere’de hiçbir örgüt ismi kullanmadan, birlikte omuz omuza, birbirlerinin üstüne düşe düşe şehit oldular. Bu, Deniz’i, Hüseyin’i, Yusuf’u kurtarmak için yapılan bir eylemdi. Bana göre o parçalanmaya karşı öncü arkadaşlarımızın gösterdiği çok asil bir davranıştı. Hiçbir THKP-C de olmadı, THKO da olmadı bu eylemin ismi… İşte, tüneli bu kazmış, öbürü kaçmış, beriki gitmiş yoktu ortada.

Çayan ve arkadaşlarının hapisten firarının şahidisiniz.

Evet. Mamak Cezaevi’nden gelmiştim Maltepe’ye, tünel kazılıyordu. Mahir o zaman Selimiye’de, o tuvaletin yanındaki hücrede yatıyordu. Mahir’in gelmesi beklendi. Niye beklendi? Aramızdaki en mağdur Mahir’di çünkü. Elrom işi falan var, başka eylemler var, devletin direkt hedefindeydi. Biraz sert eylemler vardı tabii işin arkasında, silah kullanılmış, bu yüzden pek konuşulmaz ama Mahir’in değeri Deniz’le aynıdır. O 100 metre olayı konuşulduğunda hep derim ki: “Evet, Deniz 100 metreyi koşmuştur ama Mahir de koşmuştur.” (Can Yücel’in ‘Mare Nostrum’ isimli şiirinden bahsediyor. Şiirde Gezmiş’in devrim tarihindeki öncülüğünü vurgulayarak ‘en güzel 100 metreyi koştuğunu’ dile getirir.) Eğer 100 metre koşusu konuşulacaksa Türkiye’de, biz girmeyiz ona ama maratonda varız yani ve kaç yaşına gelirsek gelelim bu maratonu devam ettireceğiz. Cesaret, inisiyatif, kendini feda etmeyle ilgili konuşulacaksa, oraya Mahir’i de koymak lazım, Ulaş’ı da…

Mahir Çayan’la yakın mıydınız?

Ben Deniz’e yakındım. Mahir’le o kadar yakınlığım yoktu. Deniz’le daha samimiydim ama burada kimsenin hakkını yememek lazım.

Hepsi de çok yakışıklı, gülüşleriyle ve söylemleriyle etraflarını aydınlatan, merhametli çocuklarmış. Gerçi devrimcilerin çoğu böyle bana göre… Faşistlerse belki de içlerindeki karanlıktan dolayı çirkin, katı ve zalim geliyor.    

(Gülümsüyor) Bunlar Anadolu çocukları, aralarında çok fedakâr çocuklar var, bakmayın, onlar da namluya sürülmüş çocuklar esasında. Bizden farkları şu; yukarıdaki manipülasyon ayrıdır, aşağıdaki ayrıdır. Bize onlar kadar manipülasyon yapılmadı. Hiç kimse de inanmadığı bir davaya girmez. Bu siyaset için geçerli değil sadece… Bizler daha aydın ailelerin çocuklarıyız; Adnan Cemgil var Sinan’ın arkasında… Deniz’in arkasında Cemil abi var. Hepsi eğitimci, müfettiş adamlardır. Hepimizin arkasında dev gibi adamlar var. Bu öyle parayla olacak bir şey değil. Mahir dediğiniz çocuk, lisan bilen, siyasalda okuyan bir adamdı.

Selahattin Demirtaş’ta da var öyle aydınlık bir gülümseme. Her mahkemeye yüzünde bir gülümsemeyle gidiyor.

O çocuk da aynı damardan çünkü… Kürtlerde de var o damar. Zaten Kürtler de öyle başlamış, üniversite talebeleri başlatmış hareketi.

 

 

2. BÖLÜM

 

Kimse devrimci doğmaz anasının karnından, ille bir unsur vardır sizi devrimci olmaya iten… Şahit olunan haksızlıklar, eşitsizlik, ezilen halklar, sömürgeci anlayış gibi olgulara duyulan tepki insanı devrimci olmaya sürükler. Sarp Kuray’ın hikayesi de biraz böyle aslında… Kendisi ve yoldaşları aydın ve imtiyazlı ailelerden gelmelerine rağmen, kendi konforlarını ve geleceklerini hiçe sayarak, hayatlarını insanı yok sayan bu düzeni alt etmeye vermişler. Tercihtir bu yani, kimse kimseyi devrimci olmaya zorlayamaz. 74 yaşında ama hala devrimci ruhu taptaze… “Türkiye’nin önünde bir devrim adımı olduğunu görsem, benim meskenim dağlar olur” demesi ondaki o devrimci ruhu gösteriyor zaten. Yine de sahip olduğu o ruha samimi özeleştiri yapabilecek kadar kendine ve harekete tarafsız bakabiliyor. Bu özeleştirileri de ileriye dönük bir rehber olması amacıyla bir kitap haline getirmiş. 2008’de yazdığı ‘İsyan ve Tevekkül’ isimli kitabında sadece tanıklık ettiği dönemlerden bahsetmiyor, özellikle altını çizdiği özeleştirileriyle bugünkü solun içinde bulunduğu kaosa da ışık tutuyor.

Sağ-sol kavramlarının artık kalmadığını söylediğimde, “biz var diyorsak, tartışma bitmiştir” cevabını verdi mesela. Ülkenin eski sağ-sol konseptine sokulmaya çalışılmasının çok tehlikeli olduğunu söylüyor. Bilimsel sosyalizme inanıyor, Kemalizm’in de bir sistem olduğunu düşünüyor. Üç yıl önce tahliye olduğunda, asıl hapishanenin Türkiye’nin kendisi olduğunu gözlemlemiş; insanların artık fikirlerini özgürce ifade edemediğinden bahsederken, “Burası açık hapishane, ben içeride daha rahattım. Orada ne olacağı belli, dışarıda değil” dedi. Hayatıyla ilgili ayrıntıları söyleşinin ilk bölümünde okuyabilirsiniz. Bu bölümde de işkenceci Topukkıran Zekeriya’dan kadın devrimcilere, Kürt sorunundan kadın meselesine, mafya söylentilerinden CHP’ye geçişine ve gündeme dair pek çok konudan detay bulacaksınız, yine de aktif devrimci günlerinden kalan ve henüz kimseye söylemediği çok mühim olaylar olduğunu düşünüyorum.

‘BENİM EKSİĞİM, 71’DE ÖLMEMEK OLDU’

O zaman ordu mensubu genç subayların devrimcilere inanması desteklemesi gerçekten de akıl almaz bir şey. Sizi çok etkilediğini görebiliyorum. Üstelik başlarına gelecekleri de biliyorlardı.

O çocuklar da ülkesini ve halkını seven çocuklardı. Başlarına gelecekleri biliyorlardı ve nitekim sonrasında mahvoldular. Genç subayların hayatlarını nasıl feda ettikleri konuşulmalı burada… Mahvoldular yani. Onların içlerinde, orada olup da hapishaneden çıktıktan sonra Türkiye’yi terk edip, ülkelerine bir daha geri gelmeyen çocuklar tanıyorum. Hepsi de hapishanede konuştuğumuz, bizlere ve bana saygı duyan, politik olarak orada beraberliğim olan çocuklar onlar. Yaktılar kendilerini, gerçekten ve ucunun ne olacağını bilmelerine rağmen yürüdüler gittiler. Bu çocukların hakkını vermek lazım.

Kim bilir ne yaşamışlardır içlerinde; hem ordu gibi bir disiplinin içindeler hem de o disiplini tamamen çiğneme durumundalar, içlerinde parçalamışlardır kendilerini…

Tabii. İçlerinde sınıfının en iyileri olan çocuklar vardı. Mesela Sabahattin Sakman sınıf birincisiydi. Topçuydu. Okuldan çıkıldığı andan itibaren kimin yürüyeceği, kimin yürümeyeceği hemen belli olur.

Yine soracağım, öyle orduya bağlı ve sınıfının birincisi bir subayı nasıl ikna ettiniz Mahirlere yardımcı olması için?

O, dışarı çıkalım dedi. Şile’den 40 dakika sonra bir motorla Varna’ya gideceğiz. Sabahattin dedi ki, ben Faik Türün’ün eline düşmek istemiyorum. Ben de “Burada tehlikede olanlar, hakkında idam istenenler ve muhtemelen asılacak olanlar var.” dedim. Ama Mahir ülkede kalmak istedi. Denizler için eylem yapmaya kararlıydı. Kısaca Mahir ucunda ölüm bile olsa ben ülkede kalacağım ve sen bunu biliyorsun, dedi bana. Çıktım, Sabahattin’e “Karar bu. Ya uy ya da uymuyorsan gel içeri, ben seni alayım, elbiseni giyeyim, alarma ben basayım.” dedim. Çünkü dışarıdaki o devriyenin geri çekilmesi lazımdı ve çocuk o devriyeyi geri çekti ve arkadaşlar yürüdü.

Sonra hepsi de sizinle aynı hapishaneye düştüler, sizin gibi onlar da işkencelerden geçtiler. Peki, size yapılan ilk işkenceyi hatırlıyor musunuz?

(Gülümsüyor) Ben bir kaymakam çocuğuyum. Altta polisler oturuyor, bizim lojman yukarıda… Beni ilk kez falakaya yatırdıklarında, ilk kez ayağımın altında duyduğumda, Allah Allah dedim; yani orada subaylık yapmışım, bir hayatım var, işin buraya varacağını hiç düşünmemiştim, bizim kuşağımız böyle bir işkenceye hazırlıklı değildi, bakın. Öyle bir örgütlenme yok, bir gençlik hareketi var, uyarı yok, öyle bir bilinç yok, hiçbir şey yok. Yani geçmişten abiler var ama… Bizim hareketi destekleyen iki insan var; biri Mihri Belli, diğeri Dr. Hikmet Kıvılcımlı… Temkinliler. Olayları biliyorlar. Uzun seneler hapishanelerde yatmışlar. Onlar biliyorlardı ama biz hazırlıklı değildik, ben çok şaşırmıştım. İşkencede hesap tutulmaz, bu bir tecrübe olayıdır, sonrasında kantinlerde herkes her şeyi biliyordu çünkü sonlara doğru eylem yarışı oldu yani. Deniz çıkınca, herkes çıktı yani.

Sizin döneminizdeki en büyük işkencecilerden biri, Kel Zekeriya imiş, Zekeriya Aydın.

Evet, ben Zekeriya’nın sopasını yedim. Topukkıran Zekeriya… O meşhurdur zaten. Koskocaman elleri vardı. Berbattı. Ki bizi falakaya indirmek de öyle kolay değildi, çok güçlüydük, birkaç kişi gerekirdi. O çok uzun yıllar işkencecilik yaptı. Zaten İkinci Sube’ye dövdürdüler bizi. Önce Sirkeci’ye getirdiler bizi, Sansaryan Han’a… Ben, Cihan, geçen gün vefat eden Tayfun Cinemre, Ulaş, Salman Kaya; biz hep beraber dayak yedik. Birimizi alıyorlar, bırakıyorlar, diğerimizi alıyorlar. Elrom’dan sonra bizlere muazzam bir tepki vardı, orada yıktılar bizi ve sonra İkinci Şube polisinin eline teslim ettiler bizi… Faik Türün vardı İstanbul’un başında o zaman, çok acımasız, zalim bir adamdı. Yürüdü bu işin üzerine… (Nur Sürer: (Yüzünü buruşturarak) Korkunç bir adammış. ) Bende öyle çok iz bırakmadı ama işkencenin iz bıraktığı çok insan oldu.

Şimdi de hala işkence gören gençlerimiz var, onlar için soruyorum bu soruyu; bir insanlık suçu olarak sadece bedeni değil ruhu da parçalayan bir şey işkence… Siz sonrasında nasıl iyileştirebildiniz kendinizi? İyileştirebildiniz mi? Mesela işkencecilerinizi affettiniz mi?

Şimdi affettik dersek doğru olmaz. Onlara karşı belli bir yargımız oluştu tabii, kolay kolay affedilmeyecekler. İnsan mücadelenin içinde olduğu zaman, kendini kolay tamir ediyor. Hapishaneden çıkıyorum, dışarıda beni görüyorlar, hemen hayata karışıyorum. Bende öyle hapishane bunalımı falan olmuyor yani. Ertesi gün koşmaya başlıyorum.

İşkence yapanda da bir iz kalır bence, birine işkence yaptıktan sonra evine gidip direkt çocuğunu sevemez bir insan gibi geliyor bana…

Makine gibi olmuş onlar. Herhangi bir duygu ya da ruh belirtisi göremiyorsun. (Nur SürerDenizleri yargılayanlar, idamı onaylayanlar nasıl ölmüşler sonunda değil mi?) (Nur Hanım’a dönerek) Ya, Mahkeme Başkanı Ali Elverdi, tamamen sarsak halde…

Boğularak öldü o değil mi? Karmayla ilgisi var mı bilmiyorum ama Kenan Evren de yatağında öldü yani.

Evet ama bu işler belli olmaz. Ne hissettiğini kimse bilemez.

12 Eylül hakkında çok uzun bir TV programı yapılmıştı ve siz de konuklardan biriydiniz. Yaşar Okuyan da vardı. Hatta sizin Okuyan’ı hastanede ziyaret ettiğinizi orada öğrendim. Çok şaşırmış sizi görünce… Bir devrimci olarak ülkücüler dahil herkese aynı mesafede nasıl durabiliyorsunuz?

Evet. Ziyarete gittim kendisini… Kendi anlattı, benim ismimi duyunca çok şaşırmış. Hep söylüyorum, bizde insan önce gelir, yaptığı siyaset sonra…

Gerçi, programı izlerken dikkatimi çeken, bütün konular gibi Okuyan da hep size bakarak konuştu, temkinli konuştu bayağı… ama sizin onu dinlerken ki yüz ifadeniz çok şey anlatıyordu.

Sevgi biterse bir işte, her şey bitmiştir. Bakın, bana göre devrimciliğin en büyük kaybı sevgi olmuştur. Bizde sevgi bitmiştir. Biz öyle sınıfsal gerekçelerle falan bu işlere girmiş adam değiliz. Böyle bakarsanız bizi hapishaneye değil, tımarhaneye koymanız lazım. Mahir’in bütün sınıf arkadaşları -ki bakanlık yapmış adamlar bunlar- bizden iyiydi o diyorlar. Demek ki başbakan olacak adam yani. (Nur Sürer: Hasan Celal Güzel, Murat Karayalçın, Mehmet Ağar falan… Bunların hepsi sınıf arkadaşlarıydı. Abdullah Öcalan’ı da unutmayalım.) Evet. Aynı sınıftaydılar. Deniz’i düşünün, fevkalade bir fizik, fevkalade bir belagat, fevkalade bir akıl ve uyanık bir çocuk.

Aynı sınıftan iki ayrı uçta insanların çıkması garip diyeceğim ama aynı aileden gelip de bu kadar farklı olan kardeşler de var.

Bu güzel sohbeti teorik olarak boğmamak lazım ama şöyle anlatayım; başta iki ana damar var. Ülkenin bir aydınlanma damarı var, Anadolu aydınlanması var, bunun bir de arkası var, izler doğru sürüldüğü taktirde bizi doğru tarif edebilirsiniz. Bir de karşı damar var; bunların çocukları pozisyon aldı yani. Kurtuluş Savaşı’na bakıyorsunuz, Osmanlı’nın kuruluşundan sonra derebeyleşmeye bakıyorsunuz, ona karşı isyanlara bakıyorsunuz; o isyanlardaki kadın haklarına, eşitliğe bakıp kamusal mülkiyete yönelik eğilimleri görüyorsunuz ama bir taraftan da derebeylik damarını görüyorsunuz. Bunun tarihi bir arka planı var. Zaten Türkiye’de bu durum tarihi arka planı ile anlatılmadığı taktirde, bizim durumumuz doğru tespit edilemez. Biz perdeyi açtık ama biz derken ben oraya kendimi hiç sokuşturmuyorum, benim eksiğim, 71’de ölmemek oldu. Ölseydim zaten o perdeyi açanlar içerisinde ben de bir pozisyon olarak yer alırdım. Biz Denizlere, Mahirlere, Ulaşlara, Cihanlara, İbrahimlere, Cevahirlere, Sinanlara, Kadirlere, Alpaslanlara önder dedik. Bunların hepsi arkadaşımız. Çoğuyla samimiyetim vardı. Bunlar yaşanırken de ne demagojiye girdik ne ajitasyona… Yoksa eylemler başlamadan evvel hikâye anlatsak, hikâye başka… DEV-GENÇ’in içindeki var olacak liderlik kavgasını anlatsam size, güçler başka… Bu arkadaşlar günün koşullarına göre, bütün o gençliğin üzerine uygulanan o kirli ve çirkin politikalarla, göbeklerini kendileri kesmek durumunda kaldılar ve öncülük yaptılar, perdeyi açtılar. Bize düşen, o perdeden bu yana yapılan politikalarda özeleştiri yapmak… Onları kirletmeden, lekelemeden…

‘DEV-GENÇ’İ KURAN İNSANLAR, BANA GÖRE KURTULUŞ SAVAŞI’NDAKİ KUŞAKLAR KADAR DEĞERLİDİR’

İsterseniz siz de bir liderlik yarışına girebilirdiniz ve fraksiyonların içine dahil olabilirdiniz.

Yarışmak çok çirkin bir şey. Zaten bu çocuklara o fraksiyonlarla gelinmemiş olsaydı, bugün Türkiye’nin kaderi değişik olurdu. Bunlar şu an tarif etmeye çalıştığım ruh haliyle 78’e aktarılmış olsaydı, meşale misali ülkenin her yanı aydınlanmış olurdu. Onlar bizim öncümüzdür, ben de bugüne kadar düşe kalka devam eden bir adam olarak, onları incitmeden hesap verme bizde, diyorum. Tarihi arka plan neden önemli, kendi gerçekliği için doğru tasvip edebilmek ve özü anlayabilmek için… Özeleştiriyi ideolojik yapmamak lazım. Yoksa ben tekrar gerilla savaşı yapacağım, öncü savaş yapacağım çizgisinde değil bu. Onların yeri, tarihsel misyonları çok farklı olduğu için o ideolojilerin ötesinde bir yerde… Tartışma burada kalırsa, oradan fraksiyonlara gidiyoruz zaten; o ayrı bir tartışma, ben ona girmem ama DEV-GENÇ’i kuran insanlar, bana göre Kurtuluş Savaşı’ndaki kuşaklar kadar değerlidir.

Siz de idamla yargılandınız ama kaç defa… Hep ipten dönmüşsünüz.

Ankara’dan ayrılıyoruz, İstanbul’da farklı bir dava var. O zaman çok büyük bir sevgi hâkim ve ben o 10 metrelik yolu Ruhi Koç’la beraber yürüyorum. Erçıkan’a (Korgenerel Atıf Erçıkan) saldırmaktan dolayı ceza almışız, , büyük bir coşkuyla geldik ve Deniz uğurladı bizi, bana “Hangimiz sağ kalırsak, 80 yaşına bile gelsek, bu işi bırakmayacağız değil mi?” dedi ve bir daha da görmedim Deniz’i o günden sonra. O zaman benim de durumum çok ağırdı, Genelkurmay saldırıyor, ordunun hedefindeyim, idam edilme ihtimalim var -gerçi Remzi Şirin bize idam vermediği için lağvedildi o mahkeme-… Remzi Şirin bizim mahkeme başkanımızdı. Remzi Baba derlerdi, ben de çok severdim kendisini… Hapishaneye girerken kendisine telefon etmiştim, bana “bak, senin kafanı o dönemde almak istediler, ben karşı çıktım ama düşmanlık bitmiyor be Sarp. Hadi bakayım koçum, bu belayı da atlat delikanlı gibi…” demişti, geçen gün de vefat etti, Allah Rahmet Eylesin.

Deniz Gezmiş’in infaz haberini aldığınızda neredeydiniz?

O asıldığında ben İstanbul’daydım. Hapishanede aldık haberi. O kadar çok severdim ki çok üzülmüştüm. Hepsini çok severdim, kardeşten ötelerdi benim için.

O dönemler aynı mücadelenin içinde olanların kardeş gibi olmama ihtimali yoktur herhalde. Zaten kaç kişi kaldı ki o dönemden? En son Teslim Töre’yi de kaybettik. O da arkadaşınızdı, değil mi?

Evet, tanırdım. Teslim gençlik hareketinden değil aslında. Türkiye İşçi Partisi’nden, biliyorsunuz. Malatyalı bir köylü olduğu için o daha çok emekçilerin yanındaydı, köylü lideridir o esasında. Onlar da değerli arkadaşlar.

Konu aşka gelince devrimciler hep sınıfta kalmış. İnandıkları dava yüzünden sevdiklerini hep arka plana atmışlar. Kadın meselesinde de hiç aktif olmamışlar.

(Nur Sürer: “Kadın ilişkileri çok berbat hakikaten, en berbat oldukları konu o bence.”) Var tabii böyle sorunlar, oralarda biraz zayıf kalmışız. Bakın bizde çevre sorunu yok, kadın meselesi yok.

Halbu ki aranızda da pek çok kadın devrimci varmış ama sizin kadar isimleri ön planda değil.

Kızlar aranmadığı için, okula silahı taşıyanlar onlardı mesela. Kadınlar yok muydu bu mücadelenin içinde vardı ama ön planda değildiler çünkü inisiyatif verilmedi onlara.

Rüçhan Manas vardı mesela, Mahir Çayan’ın firarına katkıda bulunan…

Rüçhan vardı, Kadriye vardı, daha birçok kadın arkadaşımız vardı, Ankara’da da varlardı. (Nur Sürer: Gizli kahramanlar onlar…)

Hepsi de güzel kadınlar, zengin koca bulup evlenebilirlermiş aslında ama demek ki insana, adalete dair bir dertleri varmış.

Siyasi tarafları olan, güçlü kadınlardı hepsi. İsteseler siyasalı bitirip, ciddi bir istikbal yapabilirlerdi ama onlar mücadeleyi seçti ve bu uğurda bedel ödediler.

‘BİZLERE İADE-İ İTİBAR YAPMALARI LAZIM, NİYE YAPILMIYOR?’

Kürt sorunu da çok ön planda olmamış. Sadece tartışılmış ama o konuda bir şey yapılmamış.

Kürt sorununa karşı bir hassasiyetimiz vardı ama Kürt sorunu ayrı bir proje olarak ele alınmadı maalesef. Bizde çok kısa zamanda silaha bulaşmış ve militanlaşmış bir yapı var, burayı görebilmek lazım. Aynı zamanda bizler ilktik. Önümüzde bir örnek yoktu ki. Rusya ayrı bir deney, Çin ayrı bir deney, Latin Amerika ayrı bir deney… Güçlü bir tarih bilincimiz de yoktu. Bu konularda eksik kaldık, bak biz bunu yapamadık dediğimizde, bizden sonrakilere bırakacağımız en büyük miras budur.

Kürt sorununa devrimciler olarak gerçek anlamda sahip çıkıp, bunu bir platform haline getirseydiniz, bu sorun bu hale gelmiş olur muydu?

2004’te Kürtlerin içinde Demokratik Toplum Projesi’ne riayet etmiş olsaydık, o projenin kıymetini bilmiş olsaydık -ki benim ismim de telaffuz ediliyordu-, o projeye sahip çıkabilseydik, bugün Türkiye’nin kaderi çok farklı olurdu.

Hala Kürtçe konuştuğu için tepki gören vatandaşlarımız var.

Maalesef. (Nur SürerGeçenlerde beni çok güldüren bir olay okudum; Kürt bir çift hacca gitmiş, aralarında Kürtçe konuşuyorlar, önlerindeki adam dönmüş ‘bari burada yapmayın’ demiş… Fıkra gibi)

Ülkenin üstünden buldozerle geçen 12 Eylül darbesinin etkilerini hala yaşıyoruz. Sizce o darbenin en büyük yansıması ne oldu?

Bugün var olan ‘Ortadoğu Konsepti’nin başlangıcı 12 Eylül darbesidir. Fethullahçıların orduya sızması da aynı döneme gelir. Bakın, bir gün Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kayacan bana “Sen bizim değerli bir subayımızsın, seni severiz ama bir gün hem asacağız seni hem de altında ağlayacağız.” dedi. Ben subaylı bir grupla, oraya hapsedilen Harbiyeli çocukları almaya gitmiştim orduevine, orada oldu bu konuşma. Üstümüzde resmi üniformalar var, büyük bir sessizlik hâkim… Ben de ona karşılık “Bizi atacağınız anlaşılıyor ama yerimize kimi koyacaksınız? Bunu düşündünüz mü?” dedim. Şimdi bakarsan, o zamanki genç subay potansiyelinin ne olduğunu bildikleri için, ordunun en aktif elemanlarını biçerek, budamayı doğru yaptılar esasında. Biz eğer donanmada kalsaydık, bu Fethullah katiyen giremezdi oraya… O damarı temizlediler, önce sivil sonra ordu gençliğine kıydılar, itiraz kültürünü geri çektiler ve Türkiye’yi bugünlere hazırladılar. Bugün Kürt meselesi de o itiraz kültürü üzerinden oynanıyor.

Devlet bizi sevmiyor düşüncesi de o aralar iyice yerleşti herhalde ve kopukluk başladı.

O, o kadar acılı bir kopuş oldu ki, onun özeleştirisini devlet hiçbir zaman yapmadı yani. 15 Temmuz’da, karşı çıkanlar için “ne yapmışlarsa yapmışlar” dediler değil mi? Çünkü 15 Temmuz bir ihanet şebekesinin Türkiye’de bir darbe teşebbüsüdür. Şimdi Kenan Evren yargılandı, bugün bütün kışlalardan ismi söküldü değil mi? E, o zaman ona karşı çıkanları baş üstünde taşımaları lazım değil, mi? Amerikancı, hain bir adam, değil mi? Müebbet yedi, değil mi? E, o zaman bizi yargılamamaları lazım; biz de darbeye karşı çıktık. Uçaklarla dolanarak değil, bilmemne tüneline saklanarak değil, bizler de canımızı vererek karşı çıktık o darbeye… E, o zaman bize madalya takman lazım. İade-i İtibar yapmaları lazım o halde, niye yapılmıyor?

Mustafa Suphiler dönemine gidelim, Ankara hükümetine geliyorum diye telgraf çeken adamın başına gelen bellidir yani. Şimdi, sola bir düşmanlık yapılmıştır, solda inanılmaz bir tasfiye yapılmıştır, devletin hafızası budur, şimdi bunun kurmaya çalıştıkları cumhuriyete yararlı olup olmadığını düşünüyorlar beyefendiler. Hepimize kıydılar bu anlamda. Ta Mustafa Suphiler, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası zamanında başlamış sola karşı bu hoyrat tavrın cumhuriyete karşı bir faydası olmamıştır. Sol damarı tasfiye etmenin, Türkiye’nin aydınlık damarını tasfiye etmek olduğunun bilincine varmak gerek.

Sizin kuşak yanlışlar da yapsa, büyük fedakarlıklarda da bulundu…

Büyük fedakârlık, büyük bedel falan, şimdi böyle bir damar kalmadı artık. Şimdi adam dört ay hapis yatıyor, 400 sene konuşacak materyal buluyor. Bakın, bu Fethullah adamının yaptığı darbe teşebbüsünden sonra ben Edirne cezaevine geldim, girdim koğuşa, biri 30 yıldır, diğeri 25 yıldır, bir diğeri de 28 yıldır orada… Böyle bir hapis yok! Anneler gitmiş, babalar gitmiş, kadınlar gitmiş, çocuklar gitmiş, her şey gitmiş. (Nur SürerBen çok şaşırdım onları görünce. 2o’lerinde girmişler, şimdi yaşlılar bildiğin… Nasıl üzüldüm.) Bir kuşağın bu fedakarlığı varken… Kurtuluş Savaşı’ndaki çocuklar zaferden sonra görüşürüz diye gidip, üç sene sonra ailelerine geri dönmüşler. Burada bir geri geliş olmadı yan. Mezarlıklar doldu, hapishaneler doldu, bunlar hala içeride ve direniyorlar. (Nur SürerFETÖ’cü hakimlerin, savcıların yargıladığı insanlar da hala içeride, onları yargılayanlar da içeride…)

‘BEN ŞİMDİ HAPİSHANEDE AĞLASAM, ‘YAHU KARDEŞİM ÇELİK ÇOMAK OYNAMAYA MI ÇIKTIN SOKAĞA?’ DEMEZ MİSİNİZ?’

Hakkınızdaki mafya söylentilerine gelelim; ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Herhalde çok göze battım. (Gülüyor) Mafya olsanız sizin karşınıza çıkar, belgeli konuşurlar zaten. Eğer devrimci harekette lojistik aramada bir rahatsızlıkları varsa, o onların anlamadığı bir konu demek ki! Lenin’den öğrendik biz bu yolları… Lenin’e mafya der misiniz? (Nur Sürer26 yıldır beraberiz Sarpla, bu söylentilerden sonra “4 aylık kiramızı veremiyoruz, ya sen ne biçim mafyasın” demiştim.) (Gülüyor) Bana göre mafya, bir yerleri tutup orayı kendi şartlarına göre ayarlamak, sokaktaki goygoycu mafyadan daha büyük tehlikedir. Silahsız mafyadır bunlar, otoparklardan başlayarak entelektüel kurumlara kadar bütün sektörlerde vardır ve daha tehlikelidir. Basının içinde de mafya var mesela. Eğer esas mafyayı konuşacaksak, bunlardan bahsetmek lazım. Her köşeyi tutmuşlar ve kendilerine göre düzenlemişler, memnun olmadıkları şahısları da ya hedef gösteriyor ya da karalıyorlar. Ben de hapishaneye yürüyorum. Beni neden yargıladıkları belli. Bu yüzden bu laflar söyleyende kalır, bize dokunmaz. Gitsinler mafyayı başka yerde arasınlar.

Öğrenciliğimde mafya dendi mi akla gelen isimlerden biri Dündar Kılıç’tı, kendisine son kabadayı falan diyorlardı. Evinde hatırı sayılır bir kütüphanesi varmış, solcu dostuymuş, hatta cenazesine Yaşar Kemal de gitmiş.

Dündar abiyle ben hapis yattım, bizim abimizdi. Devrimci dostuydu ve her aşamada bize elinden geldiği kadar yardımcı olmuştur. O da mafya değildir, o tip kabadayılığın da tarihi bir arka planı vardır. Taa Köroğlu’na dayanır. Zenginden alıp fakire dağıtan, garibanın işini gören bir gelenek var esasında… Onlar mahalle devrimcileridir. Onları mahallede adalet arayan, ezilenleri koruyan bir karakter olarak dizilere, filmlere yansıttığınız zaman, binlerce adam seyrediyor ve ismine kahraman deniyor, değil mi? İzleme oranında birinci oluyor, değil mi? Olay budur. Bir de sırtını milli istihbarata, devlete dayayıp, kolpacılık yapanlar var, onlar başka…

Tek başınıza bir örgütün kurucusu ve yönetici olmak yalnızlığıyla nasıl başa çıktınız?

Burası acı su, içtiğiniz her zaman tatlı su olmuyor. Önümüze gelen her şeyle başa çıkacağız. Ben şimdi hapishanede ağlasam, “yahu kardeşim çelik çomak oynamaya mı çıktın sokağa?” demez misiniz? (Gülüyor) Bunları bilerek gittik. Burada bir yalnızlığın olduğunu bilerek gittik. Burada ağlama, zırlama olmaz. Bana hapishanede yatmak düştü, üstüne yüklendiler bana, dünyanın lafını söylediler, şu devletin kime nasıl baktığı belli, akıllı ve vicdanlı insan bundan bir sonuç çıkartmıştır zaten.

30 yıl evvelki eylemlerden yargılandınız; zaman aşımı size işlemedi tabii…

Bana yok. Benim davamda yoktu ama diğerlerinin davalarında vardı. Bizden daha felaket olaylar var, bizimki örnek değil yani. Siz sordunuz diye söylüyorum; geçen gün biri geldi yanıma, dedi ki “abi şu örgütsel meseleye bir değerlendirme yap!” Biz Türkiye Devrimci Hareketi’nde devede kulağız. Öyle bir değerlendirme yapmak lazım ki herkesi içine alsın. Ben kendime göre değerlendirme yapamam, onun için hapis yatmak marifet değil, bu ülkenin birikimlerine dikkat etmek lazım. Adalet Yürüyüşü’nde 100 kilo insanların 18 km’yi koşarak yürüdüğünü gördüm. Bizim o militanlaşmış yapımız kriter değil. Bizim o yapımız tecrit vaziyetini yaratıyor esasında. Bütün birikimleri kucaklayacak, hepsine tevazu göstermek önemli.

‘ÖNCESİNDE KÜRT BÖLGESİNDE SEÇİMLERDE GOY GOY YAPILACAĞINI GÖRDÜLER VE AİLELER ARALARINDA ‘SEN CHP’YE, BEN HDP’YE’ DİYE İKİYE BÖLÜNDÜLER’

Hapisten çıktınız ve Kılıçdaroğlu size partinin nişanını taktı. Sizi eleştirenler en çok da bu konuda eleştiriyorlar. Bir devrimci nasıl olur da ulusalcı bir partiye dahil olur diye…

Bir değerlendirme yaptık ve Türkiye’nin meselelerinin bu kadro tarafından halledilmesinin pek bir imkânı olmadığını gördük. Büyük bir karanlık var ve bizim 60 parçaya ayrılmış devrimci potansiyelimiz, bu karanlıkla tek başına başa çıkabilir mi? Hayır. O zaman bir yerde toplanmak lazım. Sosyal demokrat olmak için gitmedik partiye, toplanma yerinin orası olmasına karar verdik. Bizi eleştirenlerin yanıldıkları yer burası… Çok açık söyledim; burası bir toplanma yeridir ve burada bu karanlıkla olan mücadelede, CHP’ye bir misyon düşüyor. Bu misyonu tahkim etmeye çalışacağız biz. Bizim partiden milletvekili olalım, şunu olalım, bunu olalım diye bir talebimiz yok… Biz devrimciyiz. Eğer bu saatten sonra bir devrim görevi olursa, hazırız, Türkiye’nin önünde bir devrim adımı olduğunu görsem, benim meskenim dağlar olur ama var mı Türkiye’de devrim şartları? Yok. Bu karanlıkla mücadele etmek şart mı? Şart. Kendi gücümüz buna yeter mi? Eskiden kendi gücümüzle denemişiz, silahlı silahsız her tür mücadeleyi denemişiz, yetmemiş, şimdi hiç yetmez. O zaman devrimciler oturacaklar, bu karanlığa karşı çıkmak için, dönemin ruhuna uygun bir tavır alacaklar, bu bu kadar basit bir formüldür.

HDP de uygun bir toplanma yeri olabilirdi.

HDP de sonunda buraya geldi ama. İstanbul’da 800 bin oy farkını nasıl yaptık? CHP’nin arkasında hizaya gelindi yani. E, ne bu şimdi? Ben öyle hizaya gelmem şahsen. Ben seçim için yan yana gelmem. Ben karanlıkla mücadele için yan yana gelirim, bu o partiye angaje olmam anlamına gelmez. Çünkü bu dönem 12 Eylül’den bile daha karanlık. Hapis yatmak marifet değil çünkü burada herkes mücadele ediyor, bütün birikimlere saygılı olmak lazım. Dindar insanlar da bu karanlıkla mücadele ediyor.

CHP dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet dediği için Kürtlerin liderleri şu an hapiste; durum böyle olmasına rağmen Kürt halkının seçimlerde CHP’ye oy vermesi çok değerli, değil mi?

Bakın, bu bir misyon. Farkında olun ya da olmayın, ortada tarihi bir misyon var ve bizim görevimiz bu tarihi misyonu hatırlatmak. Türkiye zordadır ve zorda olduğunda çıkmasını bilmiştir, bu dayanışma da zordan çıkmayı isteyenlerin bir tepkisi olmuştur. Tarih bize bunu gösterdi, bugün bizim tarafımızın zaferinin altında hepsi var. Bu kadar baskının, bu kadar zulmün olduğu bir ülkede, insanlar kendiliğinden yan yana gelmişler. Bu hiçbir partinin başarısı değildir, bu tabanın başarısıdır. İçimizde Kürtler var mı? Var. MHP’den kopan toplumcu milliyetçi damar var mı? Var. Demirel’in partisinden kopan adamlar var mı? Var. Sosyalistler var mı? Var. Sosyal Demokrat var mı? Var. Tarih bizi yan yana getirdi, buna bir anlam katmak ve bunun anlamını anlatmak bizim görevimiz…

Peki, geçen hafta Talat Atilla ve Rahmi Turan’ın başlattığı, ‘CHP’ye operasyon’ gözüyle bakılan durumu nasıl okuyorsunuz? Öyle bir söylemi bu kadar ciddiye almaya gerek var mıydı? Yine her zamanki gibi karı-koca kavgasına döndü bu iş.

CHP, uzun seneler muhalefette kaldığı için, iç didişmeye müsait bir yapıya sahip. Dolayısıyla buna bir oyunlar oynanacağı belli çünkü bu sadece CHP’yi değil, hepimizi ilgilendiren bir durum. Şimdi Millet İttifakı denilen, bana göre tarihsel bir blok var ortada… Bunun hakkını vermek lazım tabii. Bunun içinde Kürtler var, cumhuriyetçiler var, devrimciler var, kadınlar var, aydınlanmayı ve cumhuriyeti savunan insanlar var; bu tarihsel bir blok oldu yani. Bu asgari müştereklikte bir cephedir. Bunu dağıtmak istiyorlar, bu belli.

Ama başardılar, bayağı gündemde kaldı bu önemsiz mesele.

O yapı müsait çünkü. İç kavgaya organize bir yapı ama o tarihsel bloku hafife almayın. O bir kere oluştu, o blokun önemi iç kavgalardan daha mühim. Türkiye politik bir devrime gebe ve bu politik devrime göre organizasyon yapacağız. Bir şemsiyenin altındayız bugün. CHP’de akılcı bir sağduyu var. Bırakın yukarıyı, tabanda var bu sağduyu. Kabuğu hiç konuşmamak lazım. Öncesinde Kürt bölgesinde seçimlerde goy goy yapılacağını gördüler ve aileler aralarında “sen CHP’ye, ben HDP’ye” diye ikiye bölündüler. Bu tabanın sağduyusudur. Bu taban ve tabandaki sinerji çok önemlidir ve bizim inandığımız da bu tabandır.

Savaşa hayır demenin suç sayıldığı ve barış istediğinizde savaşı üstünüze çektiğiniz bu dönemde, CHP’nin tezkereye evet demesi, temsil ettiği bütün ideolojilere aykırı değil mi sizce?

Türkiye’de özgürlükler üzerine yürümek lazım. CHP, bugünkü iktidarın güvenlik politikalarının peşine takıldığı için, kendi misyonuna da ters düşüyor. Fikir özgürlüğü ve halkın refahı olmadan demokrasi olmaz. Bundan korkmamak lazım. Dokunulmazlıkların kaldırılmasından bu yana güvenlik politikaları öne alınarak yapılan bütün tavırların doğru olmadığı kanaatindeyim. Bunların hepsine itiraz ediyorum.

‘KADINA ŞİDDETİ PROTESTO ETMEK İÇİN YÜRÜYORSUNUZ VE YİNE ŞİDDET GÖRÜYORSUNUZ’

O kadar büyük bir faşist dalgaya rağmen, dünyada büyük uyanışlar da oluyor.

Bütün dünyada ta Latin Amerika’da başlayan yeni bir arayış var. (Nur Sürer: İran’daki kadınların çıkışı, o baskıya rağmen seslerini yükseltmeleri müthiş bir şey. Şili’de feministlerin yaptığı gösteri inanılmaz, bu dalga dalga bütün dünyaya yayılıyor şimdi. Bizim ülkede de ‘Kadın Cinayetlerini Önleyeceğiniz’ platformu bunun için bir hazırlık yapıyor şimdi ama onlar gazı yiyecek kesin…) Doğru. Her ülke içinde bulunduğu durumun değerlendirmesi yapacak artık.

Hazır söz açılmışken, kadın meselesini de konuşalım mı? 25 Kasım Kadına Şiddet Yürüyüşü yine plastik mermiyle bitti.

Siz kadınlar tarihsel olarak o kadar haklısınız ki! Kadına şiddeti protesto etmek için yürüyorsunuz ve yine şiddet görüyorsunuz. Bütün bu itirazları bir araya toplamak lazım. Eylemlerin yapılması doğru bir harekettir çünkü itiraz olmazsa dinlemezler. İtirazımızı yapmak lazım! Şimdiki iktidar Türkiye’yi toparlayamaz artık, öne çıkan bütün meselelerde iflas ettiler. Gereken iradeyi gösteremediler. Ve halk yeni bir arayış içerisinde, bizim özgürlük damarımız kalkacak ayağa

Türkiye’de intihar eden ailelerin sayısı yükseldi. En son 6 aylık bir bebeği olan bir manav, sebze deposunda kendini öldürdü. Bu olaydan bir gün evvel başka biri, pazara gitmek isteyen eşine param yok diyemediği için, banyoda kendini vurdu.

Adamın cebinde 1,5 lira parası var. Çarşıya çıkacak, evde yiyecek bir şey yok, para yok, karısına bunu söyleyemiyor, içeri giriyor intihar ediyor. O dört kardeşin intiharı… Öbür tarafta çocuklarını da öldürüp intihar eden baba… Bir tarafta korkunç bir yoksulluk, korkunç bir ekonomik kriz, diğer taraftan aydınlanmanın ve cumhuriyetin erimesi… Korkunç bir tablo.

Bu korkunç tablo düzelir mi sizce?

Düzelir ve düzelecek elbet. Bu ülke neler gördü.

Oyuncu olduğunuz için size sorayım Nur Hanım ; Haluk Bilginer’in ödül almasına bir sürü tepki geldi; yok ödül vasat bir ödülmüş, yok yapım şirketi torpil geçmiş…

Nur Sürer: O kadar sevindim ki aldığı ödüle… Türkiye’nin en iyi oyuncularından biridir Haluk. Ne istiyorsun sen, nasıl bir ödül almalıydı yani? Organizasyonu yapan şirketlerin jüride olması gerekir zaten, her şey kurallara göre işliyor. Şahane oyuncu, iyi insan, enerjisi yüksek, şakacı, neşeli

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :