ADALET AĞAOĞLU: HİÇBİR ŞEYDEN ÖĞRENMEDİM YAZARAK ÖĞRENDİĞİM KADAR

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » ADALET AĞAOĞLU: HİÇBİR ŞEYDEN ÖĞRENMEDİM YAZARAK ÖĞRENDİĞİM KADAR

16.07.2020 - 14:46

ADALET AĞAOĞLU: HİÇBİR ŞEYDEN ÖĞRENMEDİM YAZARAK ÖĞRENDİĞİM KADAR

 

 

ADA­LET AĞA­OĞ­LU’YLA RO­MAN­LA­RI, ÖY­KÜ­LE­Rİ VE Tİ­YAT­RO­LA­RI ÜZE­Rİ­NE: “HİÇ­BİR ŞEY­DEN ÖĞ­REN­ME­DİM YA­ZA­RAK  ÖĞ­REN­Dİ­ĞİM KA­DAR.”        kaynak: edebistan.com

— Ya­zar­lı­ğa ti­yat­ro eleş­ti­ri­si ve şi­ir ya­za­rak baş­la­dı­nız. Son­ra oyun yaz­dı­nız. Oyun­la­rı­nız­da top­lu­mun so­run­la­rı­nı, gün­cel ge­liş­me­le­ri ve bi­re­yin dra­mı­nı top­lum­sal bağ­lam­da iş­le­di­niz. Oyun­la­rı­nız ti­yat­ro­lar­da oy­nan­dı. Rad­yo oyun­la­rı­nız­dan ba­zı­la­rı ya­ban­cı rad­yo­lar­da ses­len­di­ril­di. Da­ha son­ra ro­man­lar ve öy­kü­ler yaz­dı­nız. Bir Dü­ğün Ge­ce­si önem­li ödül­ler al­dı. Ça­lış­ma­la­rı­nız üze­ri­ne bir­çok ya­zı ve ki­tap ya­zıl­dı. Bu­gün­den ge­ri­ye bak­tı­ğı­nız­da; “yap­mak is­te­dik­le­ri­mi ya­pa­bil­dim, tat­min ol­dum” di­ye­bi­lir mi­si­niz?

— Ya­zar­lık se­rü­ve­ni­mi özet­le­me­niz be­ni ede­bi­yat tür­le­ri ala­nın­da ucu so­nu be­lir­siz ara­yış­la­rı­ma al­dı gö­tür­dü. Ara­dık­la­rı­mı bu­la­bil­dim mi, yap­mak is­te­dik­le­ri­mi ya­pa­bil­dim mi? Bu so­ru­nuz kar­şı­sın­da dü­şü­nüp kal­mak­ta­yım. “Evet, bul­dum” ya da “ha­yır, hiç” di­ye kes­ti­rip at­mak­ta da­ra düş­mek­te­yim. Çün­kü, önün­de so­nun­da her ye­ni adı­mı­mı bir ön­ce­ki­ni ye­ter­li bul­ma­dı­ğım için at­mış bir ya­za­rım. Ti­yat­ro oyun­la­rın­dan ro­ma­na, ro­man­dan hi­kâ­ye­ye ge­çiş­le­rim­de de de­ne­me­ler, değ­ini­ler der­ken yıl­lar son­ra bir sah­ne oyu­nu da­ha ya­zı­şım­da ay­nı yet­mez­lik duy­gum bas­kın ol­muş­tur. Ha­ya­tın so­mut­luk­la akı­şı çer­çe­ve­sin­de da­ha fark­lı kış­kır­tı­lar da var ta­bi­i. Ör­nek­se ruh­sal bu­na­lım, da­ral­ma, kay­gı ya da ânî bir ay­dın­lan­ma­ya uğ­ra­mış­lık ha­li gi­bi… Özel­lik­le, bir tra­fik sal­dı­sı­na uğ­ra­mam ne­de­niy­le ta­nış­mak zo­run­da kal­dı­ğım ça­re­siz­lik, bu­nun ya­nı­sı­ra mah­cu­bi­yet hal­le­riy­le ya­tıp kalk­ma­ya baş­la­mam gi­bi.

As­lo­lan bü­tün bun­la­rın na­sıl kur­gu­lan­ma­sı ge­rek­ti­ği­nin pe­şi­ni ko­va­la­mak. Bu ara­yış­la­rım hâ­lâ da­ha sür­mek­te. Onun için: “Evet ta­mam, yap­mak is­te­dik­le­ri­mi yap­tım bit­ti,” de­mem epey güç. An­cak şöy­le bir doy­gun­lu­ğum ol­du­ğu­nu his­se­de­bi­li­yo­rum: “Be­nim ya­zar­lı­ğa baş­la­dı­ğım sı­ra­lar­da, şi­ir­le­rim ara­da bir şur­da bur­da çı­kar­ken ol­du­ğu gi­bi oyun­la­rım oy­na­nır­ken, ro­man­la­rım, hikâye­le­rim ya­yın­la­nır­ken de hem ya­zı­lı hem gör­sel plan­da ge­niş bir ta­nı­tım ağı söz­ko­nu­su de­ğil­di. Bir iki ‘kül­yut­maz’ ede­bi­yat eleş­tir­me­ni var­dı ama on­lar da ka­le­mi el­le­ri­ne; ‘ben sev­dim, her­kes sev­sin, bu eser yay­gın­laş­sın, sa­tı­şı art­sın, ya­za­rı da da­ha iyi­ye doğ­ru ce­sa­ret bul­sun,’ di­ye de­ğil, san­ki he­men he­men ya­zar­da bir ku­sur ‘ya­ka­la­mak’ için alır­lar; ara­ya ta­ra­ya bu­lur­lar­dı da… Fa­kaa­at, bu­na kar­şı­lık ‘okur’ de­ni­le­bi­le­cek, oku­duk­la­rı üs­tü­ne tar­tış­ma­ya açık bir okur ‘ka­bi­le­si’ de var­dı. Ar­tık bu ka­bi­le üye­le­ri­nin ku­lak­tan ku­la­ğa fı­sıl­da­nış­la­rı­nın et­ki­si­ne gö­re ya var­dı­nız, ya yok­tu­nuz. İş­te ben, bel­ki de ye­ri ve za­ma­nı­na uy­gun düş­tü­ğün­den bu oku­run be­nim­se­di­ği, hat­tâ gi­de­rek sa­hip­len­di­ği ya­zar­lar­dan bi­ri­yim san­ki.”

Za­ma­nın akı­şıy­la okur sa­yı­sı, ka­li­te­si, tu­tu­mu de­ğiş­miş ol­sa da, ni­ha­ye­tin­de ben onun­la hep ele­le yü­rü­müş, de­ği­şip dö­nüş­mü­şüm duy­gu­su için­de­yim. Kı­sa­ca­sı ga­li­ba ken­di oku­ru­mun ya­za­rı­yım. Bu­nun böy­le al­tı­nı çi­zi­yo­rum, çün­kü her­hal­de bi­li­yor­su­nuz, il­kin­den so­nu­na ka­dar bü­tün eser­le­ri­min iç­le­rin­den parça­l­ar eş­li­ğin­de ele alın­dı­ğı Seç­me­ler ki­ta­bı­mın ye­ni ba­sı­mı İş Kül­tür Ya­yın­la­rı ta­ra­fın­dan Oku­ru­nun Ya­za­rı di­ye ya­pıl­mış­tır. Bir ba­kı­ma ay­nı okur ede­bi­yat in­ce­le­me­le­ri­ni, eleş­ti­rmen­le­ri­ni de ken­di­ne kat­tı­ğı­na gö­re, ona olan bor­cu­mu çe­şit­li en­gel­le­me­le­re rağ­men sab­rım ve ener­jim ora­nın­da öde­miş bu­lun­du­ğu­mu dü­şü­nü­yo­rum. Bu an­lam­da içim ol­duk­ça ra­hat.

— “Kı­rıl­ma ânı” de­di­ği­niz bi­linç­li­lik du­rum­la­rı­nı önem­si­yor­su­nuz. Bü­tün ro­man­la­rı­nız­da böy­le top­lum­sal kı­rıl­ma an­la­rı­na yö­ne­lik bir za­man çer­çe­ve­si kur­du­nuz. Kı­rıl­ma an­la­rı bi­rey­ler üze­rin­de de kök­ten­ci de­ği­şik­lik­le­re yol açı­yor. Ro­man­lar­da­ki bi­rey­le­rin özel­lik­le bu de­ği­şik­lik­le­ri üze­rin­de iz­le­me­mi­zi sağ­la­yan gös­ter­ge­ler ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir mi? Eğer böy­ley­se bi­rey­le­re nis­be­ten edil­gen bir kim­lik de yük­len­miş ol­maz mı?

— ‘Kı­rıl­ma ânı’nı ‘Ay­dın­lan­ma ânı’ ile eş­de­ğer­de tut­mu­şum­dur. So­ru­nuz da za­ten bu­nu böy­le içer­mek­te. Ha­ni bir şey için eli­mi­zi al­nı­mı­za vu­ra­rak: “Hay Al­lah ya­hu!.” de­di­ği­miz bi­lin­ce çık­ma ânı… ‘Kı­rıl­ma’ ise yük­se­lip ge­len bir dal­ga­nın te­pe nok­ta­sın­dan kı­rı­la­rak par­ça par­ça da­ğıl­ma­sı ânı ol­du­ğu ka­dar, in­sa­nın ânî bir düş­kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­ya­rak yı­kı­ma uğ­ra­ma ha­li…

Söy­le­mek faz­la ama, top­lum­la­rı bi­rey­ler yap­tı­ğı gi­bi bi­rey­le­ri de ta­rih­sel, si­ya­sal ve eko­no­mik ko­şul­la­rıy­la top­lum­lar ya­par. Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Dev­le­ti’nin ana slo­gan­la­rın­dan bi­ri de: “Ta­ri­hi ya­pan el se­ni de ya­par” gi­bi bir şey­di. Ben bu slo­ga­nı Öl­me­ye Yat­mak ro­ma­nım­da bir hay­li de­for­me ede­rek açık­ca­sı ter­sin­den ba­ka­rak kul­lan­dım. ‘Kı­rıl­ma ân­la­rı’ ay­nı za­man­da da bi­lin­ci ha­re­kete ge­çir­me ân­la­rı­dır. Ro­man­la­rı­mın ki­şi­le­rin­de böy­le sar­sı­lış­la­rı, sar­sı­la­rak uya­nış­la­rı âni­den olup bit­miş sa­nı­lan ay­rın­tı­lar­la ver­di­ği­mi sa­nı­yo­rum. Kı­rıl­ma­lar, düş kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­ma­lar ka­rar­ma­ya, umut­suz­lu­ğa mı yo­la­çar? Ha­yır, tam ter­si­ne! Ya­ban­cı ya­zar­lar­dan Rol­lo May’ın de­di­ği gi­bi: “İn­sa­noğ­lu­nun en ha­yır­lı lâ­ne­ti kı­rıl­ma, da­ral­ma, ça­re­siz­lik duy­gu­su­dur. Üs­tü­nü­ze dar ge­len göm­le­ği yırt­mak, düğ­me­le­ri­ni ko­pa­rıp ko­pa­rıp at­mak is­te­mez mi­si­niz? İş­te tam böy­le bir şey. Kı­rıl­ma ve da­ral­ma­nın te­mel kış­kır­tı­sı ne ola­bi­lir? Öz­gür­lük ara­yı­şı! Ba­ğım­sız­laş­mak, tam ken­di­si ol­mak öz­le­mi, hır­sı… Kur­tul­ma­ya, ha­re­ket­len­me­ye ne ka­dar esas­lı bir çağ­rı­dır bu. Öy­le de­ğil mi?

Ame­ri­ka­lı psi­ki­yatr ve fel­se­fe­ci ya­zar Rol­lo May’ın Ya­rat­ma Ce­sa­re­ti ki­ta­bı­nı okur­ken ba­kın iş­te şu sa­tır­la­rı­nın da al­tı­nı çiz­mi­şim: “Sa­nat­çı için ‘baş­kal­dı­ran’ sö­zü­nü kul­lan­dı­ğım­da ‘ih­ti­lal­ci­lik’ ya da de­ka­nın, rek­tö­rün bü­ro­su­nu ele ge­çir­mek gi­bi şey­ler­den bah­set­mi­yo­rum. Bu bam­baş­ka bir me­se­le. Sa­nat­çı­lar (ya­zar­lar) ge­nel­lik­le ken­di iç im­ge­le­ri ve hül­ya­la­rı­na dal­mış yu­mu­şak huy­lu in­san­lar­dır. Ama tam da iş­te bu on­la­rı bas­kı­cı bir top­lum için kor­ku­lu kı­lar. (Kay­gı­ya so­kar.) Çün­kü sa­nat­çı­lar (ya­zar­lar) in­sa­noğ­lu­nun ka­fa­ tut­ma gü­cü­nün ta­şı­yı­cı­la­rı­dır. Ken­di­le­ri­ni ‘Tan­rı­nın Ya­ra­dı­lış’ sı­ra­sın­da­ki ka­os­tan bi­çi­mi, (kar­ga­şa­dan dü­ze­ni) ya­rat­ma­sı gi­bi kao­sun içi­ne ona bi­çim ver­mek için gö­mül­me­yi se­ver­ler. Gün­de­lik, duy­gu­suz, alı­şı­la­gel­dik olan­dan hiç­bir za­man haz­zet­me­ye­rek de­vam­lı ye­ni dün­ya­la­ra doğ­ru ile­ri atı­lır­lar. Böy­le­ce ‘so­yun ya­ra­tıl­ma­mış vic­da­nı­nın’ ya­ra­tı­cı­la­rı olur­lar.”

R. May’ın “in­sa­nın en ha­yır­lı lâ­ne­ti da­ral­ma­dır,” de­di­ği şe­yi açık­la­ma­sı iş­te böy­le: Ka­os’un için­den in­sa­nın in­san gi­bi ya­şa­ma hak­kı­nı çı­kar­mak. Bir yer­de de: “Ge­çiş ve de­ği­şim dö­nem­le­ri psi­ko­lo­ji­si­nin bü­tün olum­suz­luk­la­rı da­ha iyi, da­ha gü­zel bir ge­le­ce­ğin gös­ter­ge­le­ri­dir” de­mek­te. Ben de bu­na kar­şı: “Çok iyi, ama teş­hi­se dik­kat!” uya­rı­sı yap­ma­dan ge­çe­mi­ye­ce­ğim.

— Baş­ka ro­man­lar­dan par­ça par­ça top­la­ya­bi­le­ce­ği­miz, ya­ni bir et­ki­si­ni ve­ya izi­ni gör­dü­ğü­müz, ya­kın ta­ri­hi de kap­sa­yan gü­nün ger­çek­li­ği ro­man­la­rı­nız­da özel­lik­le “Dar Za­man­lar” üç­le­me­sin­de so­mut bir ze­min ola­rak be­li­ri­yor. İn­san, ya­şa­ma­dı­ğı bir za­ma­nın psi­ko­lo­ji­si­ni bu ro­man ara­cı­lı­ğıy­la ya­şa­mış gi­bi iç­sel­leş­ti­re­bi­lir. Bir ro­ma­nın top­lum­sal ve si­ya­si ko­şul­lar­la âde­ta za­man­la ba­ğım­lı di­ye­bi­le­ce­ği­miz şe­kil­de bi­çim­len­me­si et­ki­le­yi­ci ol­mak­la bir­lik­te, za­man iler­le­dik­çe ro­ma­nın ba­zı yön­ler­den es­ki­me­si­ne yol aça­bi­lir mi? Okur ya­kın ta­rih bil­gi­sin­den uzak­laş­tık­ça ro­man­da­ki ba­zı ale­go­ri­le­ri an­lam­lan­dır­mak­ta zor­la­na­bi­lir mi? Si­zin ifa­de­niz­le “ta­rih­le oy­na­mak” bir ede­bi­yat­çı için “ateş­le oy­na­mak”a dö­nü­şe­bi­lir mi?

— Za­man aşı­mı ya da anak­ro­nizm bağ­la­mın­da­ki en­di­şe­le­ri­niz­de bir hak­lı­lık pa­yı var. An­cak, –hay­li gü­le­sim gel­mek­te ama– özel­lik­le için­de bu­lun­du­ğu­muz bu za­man par­ça­sın­da şu­na da dik­kat ede­lim: Ha­liy­le tav­rıy­la gü­nü­müz­de ner­dey­se her şe­yi işgal et­miş bu­lu­nan post­mo­dern eti­ket­li ede­bi­yat, ro­man ‘her za­man her şey ola­bi­lir, ta­rih de, top­lum­sal ya­pı­lar da de­ği­şe­bi­lir; de­ğer­ler sis­te­mi gö­re­ce­li­dir, ya­pı­lan ya­pıl­mış, ya­zı­lan ya­zıl­mış­tır, an­la­tıl­acak olan çok­tan an­la­tıl­mış­tır; ya­ni ar­tık za­man za­man­sız­dır; yer­kü­re­nin dı­şın­da­dır’ vbg. ken­di­ne has ‘il­ke­ler­le’ ya­zıl­mak­ta, ha­ni san­ki bun­lar yep­ye­ni bir ya­ra­tıy­mış gi­bi su­nul­mak is­ten­mek­tey­se de onu bu­ra­ya ge­ti­re­nin dün­ler­de, uzak­lar­da kal­mış, ‘unu­tul­ma­ya mah­kûm’ sa­yı­lan bi­ri­ki­min ‘öz­gür­ce’ kul­la­nıl­ma­sın­dan iba­ret bu­lun­du­ğu­dur. De­ğil mi? Ay­dın­lan­ma dö­ne­mi­nin baş­la­rın­da, he­men he­men ay­nı ‘ta­ri­hi’ za­man­lar­da, Or­ta­çağ’dan Rö­ne­sans’a ge­çi­şin, öy­le­ki bir gün­den er­te­si gü­ne ol­ma­yan bir ge­çi­şin sı­nır­la­rın­da or­ta­ya çık­mış Ra­be­la­is ile Mon­ta­ig­ne’in, yet­me­di, Cer­van­tes’le Sha­kes­pea­re’in ağ­lar­ken gü­len, gü­ler­ken ağ­la­yan in­san­la­rı­nın ru­hun­dan esin­le­ne­me­miş bi­rin­den bu­gü­nün sa­hi­ci an­la­mın­da­ki post­mo­der­ni de çık­maz. Çün­kü ne ol­sa, ha­zı­rı­na kon­mak da bu­run de­lik­le­ri­nin şöy­le şöy­le oy­na­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Olup bit­mi­şin ko­ku­su­nu al­ma­yı… ‘Ta­rih olup bit­miş bir şey­dir’ di­ye bak­ma­mak la­zım.

Bu­gün ben, hat­tâ ye­ni­den bes­len­mek için dö­nüp dö­nüp Tols­toy’un Sa­vaş ve Ba­rış’ını, Stend­hal’in Kır­mı­zı ve Si­yah’ını, na­sıl de­sem me­se­lâ Gün­ter Grass’ın Te­ne­ke Tram­pet’ini Or­le­ans Dü­kü’nün özel sek­re­te­ri su­bay­dan ya­zar Cho­der­los de Lac­los’un Teh­li­ke­li Alâ­ka­lar’ını oku­yor, oku­mak is­ti­yor­sam bu her­hal­de ya­şa­dık­la­rı dö­ne­mi, gü­nü­bir­lik olup bi­ten­le­ri es­te­tik bo­yut­lar­la ru­hu­ma ve bey­ni­me nak­şet­tik­le­ri için olu­yor. Ale­go­ri­le­ri bu­gün­kü göz­lü­ğüm­le uf­ku da­ha ge­niş bi­çim­de an­lam­lan­dı­ra­bi­li­yo­rum. İçin­de ya­şa­dı­ğım za­ma­nın zih­ni­ye­ti­ni da­ha de­rin­li­ği­ne kav­ra­ya­bi­li­yo­rum. Hat­tâ “Aa­a, Stend­hal bi­zim çı­kar­cı-dö­nek Şe­fik be­yi ta­nı­mış mıy­dı ki Ju­li­en So­rel’i böy­le ya­za­bil­di!” gi­bi bir şey­ler de­di­ğim de olu­yor. Hat­tâ du­rup du­rur­ken Ta­rık Buğ­ra’nın ro­man­la­rın­dan ‘Fi­ra­vun İman’ın­da­ki ru­hu­nu şey­ta­na sat­mış Yu­suf ‘bey’ ak­lı­ma dü­şü­ver­mek­te…

Yok ca­nım, za­ma­nın iler­le­me­si gün­ce­li an­la­tan eser­le­rin mut­la­ka es­ki­me­si­ne, yo­ko­lup git­me­si­ne yo­laç­maz. Taş de­ğer­liy­se de­ğer­li­dir. Za­man iler­le­dik­çe de­ğe­ri de ar­tar. ‘Ta­rih­le oy­na­ma­yı’ gö­ze al­mak ge­re­kir; ‘Ateş­le oy­na­ma’ teh­li­ke­si­ni içer­se de ge­le­ce­ği ha­yal et­mek­te çok işe ya­ra­ya­bi­lir…

— Si­ya­sal tu­tum ile ya­şam­sal/sa­nat­sal ger­çek­ler ara­sın­da bir çe­li­şik du­rum ya­şa­dı­ğı­nız ol­du mu? Dö­ne­mi­ni­zin ka­dın ya­zar­la­rın­da gö­rü­len te­mel çe­liş­ki (dev­rim­ci tu­tum ve bur­ju­va du­yar­lı­ğı… çe­liş­ki­le­ri) si­zin öy­kü­nü­ze de yan­sı­dı mı? Bu ya­zar­lar si­ya­si an­la­yış/tu­tum adı­na yok­sul­la­rın ya­nın­da yer al­mak is­te­se­ler de bi­rey­sel se­çim­le­ri bur­ju­va du­yar­lı­ğı­dır…

— Ha­yat­la sa­nat ara­sın­da­ki asıl bü­yük çe­liş­ki­yi üni­ver­si­te­yi bi­tir­dik­ten son­ra ça­lış­ma­ya baş­la­dı­ğım An­ka­ra Rad­yo­su’nda ve bu­nun sü­re­ği ola­rak TRT’de ge­çir­di­ğim yıl­lar­da ya­şa­dım. Hem ka­dı­nın ikin­ci sı­nıf­lık­tan kur­tu­lu­şu­nun her şey­den ön­ce eko­no­mik ba­ğım­sız­lı­ğa ka­vuş­ma­sıy­la müm­kün ola­ca­ğı dü­şün­ce­si ta­şı­yor hem de “aca­ba ben top­lu­mu ay­dın­lat­ma­ya rad­yo ya­yın­la­rı yo­luy­la mı kat­kı­da bu­lu­na­bi­li­rim, yok­sa yaz­dı­ğım ki­tap­la­rın ya­yın­lan­ma­sı yo­luy­la mı” di­ye dü­şü­ne­rek. Ne ol­sa bir ka­dı­nın hem ya­za­rak ki­tap­la­rın ge­li­riy­le ge­çin­me­si ola­nak­sız hem de ge­nel­de okur/ya­za­rı çok az olan bir top­lum­da in­sa­nı­mı­za pa­ray­la sa­tı­n a­la­ca­ğı ki­tap ye­ri­ne her ev­de bu­lu­nan rad­yo­nun se­siy­le ulaş­mak da­ha iyi, gi­bi bir iki­lem için­de –bir yan­dan evi çe­kip çe­vi­rir­ken– ge­ce­le­ri sa­bah­la­ra ka­dar rad­yo me­tin­le­ri ya­zı­yor, rad­yo, sah­ne oyun­la­rı yaz­ma­ya ça­lı­şa­rak gün­lük­ler dol­du­rup du­ru­yor­dum… Ben­de­ki bu iki­le­min or­ta­dan kalk­ma­sı sa­nı­rım ‘de­mok­ra­tik so­la’ yat­kın ve ya­kın­lı­ğım ne­de­niy­le, ya­ni si­ya­sal bağ­lam­da ol­du. TRT’den is­ti­fa etmek zo­run­da bı­ra­kıl­dım. As­lî ya­zar­lı­ğı­ma da böy­le­ce ka­vuş­muş bu­lun­dum.

Açık­ça söy­le­ye­yim, Tür­ki­ye Cumhuriyeti Dev­le­ti’nin ilk ku­şak üye­le­rin­den ol­ma­say­dım, (Os­man­lı Tanzimatı’nın ışı­ğın­da ço­ğu de­fa Ba­tı­lı uz­man­lar, mü­reb­bi­ye­ler ta­ra­fın­dan ev­de eği­ti­len pa­şa kız­la­rı, to­run­la­rı ara­sın­da da bu­lun­ma­dı­ğı­ma gö­re) yaz­ma­yı bu ka­dar is­tek­le sür­dü­re­mez­dim. Ne de ol­sa, Cum­hu­ri­yet’in Ba­tı­lı­laş­ma ide­olo­ji­si kar­şı­sın­da es­ki­nin yü­kü­nü he­nüz için­den çı­ka­rıp ata­ma­mış­la­rın kız­la­rın­dan bi­ri­yim. Fa­kat ga­rip­tir, ‘Kü­çük bur­ju­va hü­ma­niz­ma­sı­nı’ sa­de­ce duy­gu­sal bir gü­dü di­ye al­gı­la­dı­ğım­dan ola­cak, dev­let için halk de­ğil, halk için dev­let dü­şün­ce­me, ge­nel­de bu yön­den iş­le­yen mu­ha­le­fe­ti­me rağ­men hiç­bir za­man po­pü­list bir du­yar­lık­la yaz­ma­dım. Ka­dın­lık du­ru­mum ba­kı­mın­dan ise ezen er­kek-ezi­len ka­dın for­mü­lü­nün ke­sin­li­ği de be­nim te­mel çe­liş­ki­le­rim­den bi­ri ol­ma­dı. ‘Er­ke­ği bu er­kek ya­pan’ bü­tün ko­şul­la­ra gö­zü­mü dik­mek, in­sa­nı ken­di var­lık ko­şul­la­rı­nın be­lir­le­di­ği in­san ma­ka­mın­da an­la­ma­ya ça­lış­mak­tan bü­yük he­ye­can duy­dum. Ya­ra­tı­cı ya­zar­la­ra, ede­bi­yat­çı­la­ra ‘ka­dın’, ‘er­kek’ di­ye cins ay­rı­mı kul­lan­mak ye­ri­ne ‘ya­zar cin­si’ den­me­si ba­na tam an­la­mıy­la bü­tün­leş­ti­ri­ci ge­li­yor. Ta­bi­i be­nim bu yak­la­şı­mı­ma eği­len ra­di­kal fe­mi­nist ‘ka­dın’ in­ce­le­me­ci­ler­den bi­ri­nin ya­zı­sın­da “ya­ni siz cin­si­yet­siz mi­si­niz?” so­ru­su­na gö­ğüs ge­re­rek… Ken­di­si de ya­ra­tı­cı ya­zar­lar­dan bi­ri ol­say­dı: “Bi­yo­lo­jik ola­rak ka­dın­sı­nız, ama ga­li­ba çok cins­li bir ka­dın­sı­nız” da di­ye­bi­lir­di pe­kâ­lâ. Yi­ne de ‘ya­zar cin­si’ gi­bi bir kav­ra­mın ya­nı­na şu ka­dar­cık yak­la­şa­ma­mış olur­du doğ­ru­su…

— Ner­dey­se ay­nı za­man­da ilk ro­ma­nı­nız ve ilk öy­kü ki­ta­bı­nız ya­yım­lan­dı. En çok da iki­si­nin içe­ri­ği­ne yas­la­na­rak öz­nel bir göz­le­mi ak­tar­ma­ma izin ve­rir­se­niz; ge­nel­de öy­kü­ler­de yok­sul, mah­pus bi­rey­ler ve­ya on­la­rın ya­kın­la­rı­nın (ama ge­nel­de top­lum­sal ola­rak alt kat­man­lar­da­ki ki­şi­le­rin) dram ve çe­liş­ki­le­ri, on­lar üze­rin­de ha­ya­tın/ka­pi­ta­liz­min/sos­yal dü­ze­nin ezi­ci­li­ği ve edil­gen­leş­ti­ri­ci ağır­lı­ğı iş­le­nir­ken, ro­man­lar­da da­ha ge­liş­miş bi­rey­le­rin iç dün­ya­sı, ya­şa­mı ve se­çim­le­ri ir­de­le­ni­yor. Me­rak et­ti­ğim şu: Ede­bî tür ola­rak ro­ma­nın im­kan­la­rı nis­pe­ten ge­liş­miş bi­re­yi ve­ya ay­dı­nı iş­le­me­ye öy­kü­ye oran­la da­ha uy­gun mu gö­rü­nür si­ze? Ve­ya ha­ya­tın/sos­yal ni­za­mın ki­şi üze­rin­de­ki ezi­ci­li­ği yok­sul­lar üze­rin­de da­ha kes­kin et­ki­ler (do­la­yı­sıy­la kı­sa sü­re­li göz­le­me da­ha uy­gun et­ki­ler) bı­rak­tı­ğı için öy­kü­ye da­ha uy­gun mu­dur siz­ce? Fik­ri­min İn­ce Gü­lü’nü dı­şa­rı­da tu­ta­rak so­ru­yo­rum.

— Göz­le­mi­niz, hi­kâ­ye­le­rim­le ro­man­la­rım ara­sın­da­ki far­ka ba­kı­şı­nız bü­tü­nüy­le ge­çer­li. Bun­la­ra şu­nu da ek­le­ye­bi­li­rim: Emi­nim bi­li­yor­su­nuz­dur; ben alı­şıl­mı­şın dı­şın­da kal­dım. Ro­ma­na hi­kâ­ye­den son­ra geç­miş de­ği­lim. Ol­duk­ça ta­nın­mış bir oyun ya­za­rıy­ken bir­den ro­ma­na ku­cak aç­tım; bur­dan da tek hi­kâ­ye ya­yın­lat­mak­sı­zın ye­di hi­kâ­ye­lik bir ki­tap olan Yük­sek Ge­ri­lim’i ya­yın­lat­tım. O sı­ra­lar­da ede­bi­yat ala­nın­da çok tar­tı­şı­lan ko­nu ‘top­lum­sal ger­çek­çi­lik’ idi. Hi­kâ­ye ola­rak so­mut ör­nek­le­ri or­ta­da pek gö­rül­me­yen bu tar­tış­ma­lar ba­na sü­rek­li Gram­ci’in ha­pis­ha­ne­de yaz­dı­ğı sa­tır­lar ara­sın­da bu­lu­nan ‘Ger­çek her za­man dev­rim­ci­dir’ sö­zü­nü ha­tır­la­tı­yor­du. İçim­de ‘top­lum­sal ger­çek­çi­lik’, ‘ede­bi­yat/ide­olo­ji’ tar­tış­ma­la­rı­na bir ce­vap ha­zır­la­ma he­ve­si uyan­dı. So­ru­nuz­da hi­kâ­ye­ler (ya­ni iş­te öy­kü­ler) bağ­la­mın­da de­ğin­di­ği­niz sı­nıf­sal du­rum­la­rın, bur­da­ki ol­gu ve olay­la­rın her­bi­ri­nin ken­di­le­ri­ne öz­gü an­la­tı­mı­na, içe­ri­ği­ne uy­gun bir üs­lûp bir bi­çim ya­rat­ma de­ne­yi­ne gi­riş­tim. Bu ki­tap­ta­ki öy­kü­le­rin her bi­ri­nin an­la­tı­mı bir­bi­rin­den he­men he­men fark­lı­dır. Bu de­ney­le­ri ye­di ay­rı ör­nek­le ro­man­da ya­pa­maz­dım. He­men gö­ze alı­na­ma­ya­cak ka­dar uzun iş… Bu­nu da­ha son­ra­ki yıl­la­ra bı­rak­tım, der­ken kuşku­suz, ge­le ge­le Fik­ri­min İn­ce Gü­lü’ne tos­la­mam da bir an­lam­da ka­çı­nıl­maz ol­du. Bir “ka­dın ya­zar” ta­ra­fın­dan ya­zıl­mış ve ya­zar­la sı­nıf­sal, dü­şün­sel, kül­tü­rel hiç­bir ya­kın­lı­ğı bu­lun­ma­yan bir ‘er­kek’ kah­ra­man­la kar­şı­laş­mak okur ka­tın­da bir şaş­kın­lık ya­rat­tı ya­rat­ma­sı­na.

Ka­pi­ta­list sis­te­min ken­di­ne ya­ban­cı­laş­tır­dı­ğı in­sa­nı Bay­ram’la za­ma­nın en göz­de mar­ka­la­rın­dan ara­ba­sı ara­sın­da­ki tut­ku­lu aşk bağ­la­mın­da GÖS­TER­MEK ya işi­me gel­di, ya ko­la­yı­ma git­ti. Her­hal­de ko­la­yı­ma git­ti, çün­kü so­ru­nuz­da par­mak bas­tı­ğı­nız gi­bi ye­tim, ök­süz, pa­ra­sız pul­suz köy­lü­den iş­çi bir yurt­ta­şa ‘üst kül­tür’ sa­hi­bi bir ‘ay­dın kim­lik’ göm­le­ği giy­di­re­mez­dim. Bay­ram’a üst­ten bir göm­lek giy­dir­mek ye­ri­ne ken­di­si gi­bi ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi bı­rak­tım. İti­raf ede­yim, bu da ya­za­rın dü­şün­sel kurt­la­rı­nı dök­mek­ten fe­da­kâr­lık et­ti­ği an­la­mı­na gel­me­li­dir.

— Yi­ne öy­kü ve ro­man­la­rı­nız ara­sın­da gör­dü­ğüm bir fark var: Ro­man­lar­da ıs­rar­la pe­şi­ne düş­tü­ğüm hal­de ne­şe ve­ya bu­nun çe­şit­le­me­si, ör­ne­ğin iro­ni, alay, her­han­gi bir gül­me­ce un­su­ru ya yok ya da ola­bil­di­ğin­ce zi­hin­sel­leş­ti­ril­miş. Oy­sa öy­kü­le­re ba­kın­ca, ör­ne­ğin “Adi Suç­lu”, “Bi­le­yi­ci”, “Te­şek­kür Ede­rim” ve­ya “Muz” öy­kü­le­ri ak­lı­ma ge­li­yor. Bü­tü­nüy­le ka­ra mi­za­hın öy­kü­yü bi­çim­le­di­ği gö­rü­lü­yor. İro­ni ile da­ha çok yay­gın/bas­kın an­la­yış­la­ra kar­şı eleş­ti­rel ba­kı­şı­nı­zı ifa­de edi­yor­su­nuz. Gün­de­lik ha­yat­ta ya­şa­dı­ğı­mız pek çok gü­lünç ama acı­na­sı hâl­le­ri iro­ni di­liy­le izah edi­yor­su­nuz. Yük­sek Ge­ri­lim’de­ki “Yol”, “Öz­gür­lük­çü”, “Gün Üç Da­ki­ka”; Ses­siz­li­ğin İlk Se­si’nde­ki “Yan Ka­pı”, “Ku­lak Tı­kaç­la­rı”; Ha­di Gi­de­lim’de­ki, “Ki­mi Za­man da…”, “Şi­ir ve Si­nek”; Ha­ya­tı Sa­vun­ma Bi­çim­le­ri’nde­ki “Çın­la­ma”, “Tan­rı’nın So­nun­cu Teb­li­ği” gi­bi. Ro­man­lar­da acı, ça­tış­ma ve ger­gin­lik bü­tün kes­kin­li­ğiy­le omuz­la­ra çö­ker­ken, öy­kü­ler­de in­sa­nı bir neb­ze ha­fif­le­ten, “dün­ya iş­le­ri iş­te böy­le­dir” yar­gı­sı­na gö­tü­ren bir sü­reç var âde­ta. Üçün­cü bir fark da ro­man­lar­da bi­rey­ler ölü­mü is­ter gi­bi; in­ti­har ro­man­la­rın et­kin bir iz­le­ği; oy­sa öy­kü­ler­de ölüm bi­rey­le­ri âde­ta ga­fil av­lı­yor. Hep­si ya­şa­mak için mü­ca­de­le eden ki­şi­ler, ölü­me ne­re­dey­se bir has­ta­lık gi­bi ya­ka­la­nı­yor. Ne der­si­niz? Bir de iro­ni, öy­kü­le­ri­niz­de si­ze na­sıl, han­gi ola­nak­la­rı sağ­lı­yor?

— Aa­a ba­kın, bu çok tu­haf… Be­nim ro­man­la­rı­mın iro­ni yük­lü ol­du­ğu çok söy­len­miş, ya­zıl­mış­tır da, hi­kâ­ye­le­ri­min ne­şe do­lu ol­du­ğun­dan söz açan pek ol­ma­mış­tır. An­cak ro­man­la­rı­mın ‘ağır’ ol­du­ğu, an­la­yıp an­lam­lan­dır­ma­nın her oku­run har­cı ol­ma­ya­ca­ğı ba­na epey­ce his­set­ti­ril­miş­tir. Si­zin de­di­ği­niz ‘öy­kü­ler’in ro­man­la­rı­ma gö­re, ha­di di­ye­lim ki iça­çı­cı­lı­ğı, umut aşı­la­yı­cı­lı­ğı şun­dan ile­ri gel­miş ola­bi­lir. Hi­kâ­ye’yi ba­şın­dan be­ri hep kü­çük bir ol­gu­yu, bir ola­yı, bir ba­kı­şı, bir du­ru­şu, bir ân­lık iç­çe­ki­şi, bir ut se­si­ni, pa­ro­dik bir ha­li AN­LAT­MAK di­ye an­la­mı­şım­dır. Hi­kâ­ye ke­li­me­si­nin ye­ri­ni ‘öy­kü’ye bı­rak­ma­sı­na da bu ne­den­le bir tür­lü ısı­na­ma­mı­şım­dır. ‘Öy­kü’nün fii­li yok. Ha­re­ket­siz. Kar­şı­mız­da­ki bi­ri­ne; “Dur sa­na bir hi­kâ­ye an­la­ta­yım da gör.” de­ni­lip du­rul­ma­sı her şe­yi açık­lar sa­nı­yo­rum. Bi­ri bi­ri­ne ‘öy­kü’ de­ğil bir ‘hi­kâ­ye an­la­tır­ken’ din­le­ye­ni de ken­di­ne kat­mak is­ter. An­la­ta­ca­ğı­nı da­ha çe­ki­ci kıl­mak için mi­mik­ler, jest­ler ya­par, işin ağ­la­na­cak yön­le­rin­den çok gü­lü­ne­cek yan­la­rı­nı or­ta­ya  çı­kar­ma­ya ça­lı­şır. Ki­şi­ler ara­sın­da­ki huy fark­la­rı­nı or­ta­ya çı­kar­mak da, bi­ri­ni öte­kiy­le kar­şı­laş­tır­mak da bu­nun en iş­lek yan­la­rın­dan bi­ri­dir. Cim­riy­le cö­mer­tin bir di­len­ci kar­şı­sın­da­ki fark­lı tu­tum­la­rı­nı gös­ter­mek, me­se­le­yi acı­yı unut­tu­ra­cak ka­dar gü­lünç kıl­ma­ya ye­ter de ar­tar bi­le. Ta­bii bu ara­da ya­za­rın için­de­ki mu­zip­lik ya­nı da he­sa­ba ka­tıl­ma­lı. Ben üç er­kek kar­deş ara­sın­da tek kız ço­cu­ğu­yum. Biz dört kar­deş ba­ba­mı­zı açık açık eleş­tir­me­di­ği­miz için onun otu­rup kalk­ma­sı­na ka­dar her şe­yi­ni gü­lünç­leş­ti­rir­dik; bü­tün söy­le­yip et­tik­le­ri­nin bir gü­lünç ya­nı­nı bu­la­rak kı­kır­da­şır­dık. Hi­kâ­ye­le­rim­de gö­rü­nen acı­lı ne­şe böy­le bir alış­kan­lık­tan da ile­ri ge­le­bi­lir ve her­hal­de ga­yet iyi bi­lir­si­niz, ro­man­lar pek çok hi­kâ­ye­nin ada­bın­ca yan ya­na do­kun­ma­sıy­la bü­tün­le­nir; bu do­ku­nuş­lar ro­man­la­rın çok bo­yut­lu­lu­ğu­nu, dü­şün­sel de­rin­li­ği­ni sağ­la­mak için ‘işe ya­rar.’ Kı­sa­ca şöy­le de di­ye­bi­lir­dim: Hi­kâ­ye­ler an­la­tı­lır, ro­man­lar oku­nur. Ro­man­la­rım­da­ki ‘in­ti­har’ iz­le­ği­nin öne çık­ma­sı üs­tü­ne gö­rü­şü­nüz­de hak­lı­sı­nız. Bu ki­tap­la­rı­mın he­men hep­sin­de za­man­la, me­kân­la he­sap­laş­ma­nın ya­nı­sı­ra kim­lik­le­rin ka­rak­ter­leş­me­si, bi­rer ki­şi olu­na­bil­me­si/olu­na­ma­ma­sı ile he­sap­la­şıl­ma­sı da söz ko­nu­su­dur.

Küt­le ve bi­rey ara­sın­da­ki uçu­rum de­rin­leş­tik­çe yal­nız­la­şan ‘ki­şi’ye ken­di ken­di­ni or­ta­dan kal­dır­mak­tan baş­ka çı­kar yol kal­ma­ya­bi­lir. Dik­kat et­miş­si­niz­dir; ro­man­la­rım­da­ki ‘in­ti­har’ iz­le­ği hep ‘ay­dın he­sap­laş­ma­la­rı’ üs­tü­ne­dir. Ar­tık için­de ya­şa­dı­ğı­mız ‘nük­le­er çağ’ın de­ğer­le­riy­le he­sap­la­şan Ha­yır… ro­ma­nım da du­rum dö­nüp do­la­şıp Ay­dın İn­ti­har­la­rı ve Ge­le­ce­ğin Baş­kal­dı­rı­sı he­sap­laş­ma­sı­na ka­dar da­yan­mış­tır. Mec­bu­ren!

İz­ni­niz­le si­ze bu ro­man­da­ki şöy­le bir çığ­lı­ğı ha­tır­la­ta­yım da bu so­ru­nuz bu­ra­da bu ka­dar­la kal­sın: Her du­rum­da öz­gür kim­li­ği­mi­zi ko­ru­ya­bil­mek an­cak edim­le söy­le­ne­bi­le­cek şu tek ve son sö­ze bağ­lı: Ha­yır…

— Ül­ke­miz­de öy­kü ya­zar­la­rı­nın son­ra­dan ro­man yaz­ma­sı sık rast­la­nan bir du­rum. Her iki tü­rün de hak­kı­nı ver­dik­ten son­ra tar­tı­şı­la­cak bir du­rum yok el­bet­te ama il­gi çe­ki­ci olan şu: Ro­man yaz­dık­tan (üs­te­lik çok emek ve­ril­miş bir ro­man­dan) son­ra öy­kü ya­zan ilk siz­si­niz. İki şe­yi me­rak edi­yo­rum: Bu tek­nik bir ter­cih miy­di? Bi­linç­li bir se­çim mi? Ro­man bit­tik­ten son­ra içi­niz­de bit­me­miş olan ve da­ha kes­kin an­lat­mak is­te­di­ği­niz te­ma­lar ta­ra­fın­dan bir bas­kı mı his­set­ti­niz? Si­zi ro­man ya da öy­kü yaz­ma­ya iten ne­den­ler na­sıl fark­lı­la­şı­yor?

— Hay Al­lah, böy­le bir so­ru­nuz ol­du­ğu­nu ön­ce­den bil­sey­dim, bun­dan ön­ce­ki­ler­de o ka­dar uzun­boy­lu ko­nuş­maz­dım. An­lat­ma­ya ça­lış­tı­ğım gi­bi iş­te, bir tür­den öte­ki­ne ge­çiş­ler el­bet­te bi­linç­li bir se­çi­mim­di. Oyun ya­zar­lı­ğın­dan Öl­me­ye Yat­mak’la ro­ma­na ge­çi­şim gi­bi: Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti’nin do­ğu-ba­tı gi­bi iki kül­tür ara­sın­da sı­kı­şıp kal­ma­sı­nı, Cum­hu­ri­yet top­lu­mu­nun he­men bü­tün kat­man­la­rın­da his­se­di­len ra­hat­sız­lı­ğı teş­his edip ame­li­yat ma­sa­sı­na ya­tır­ma­yı sah­ne oyu­nu ola­rak ya­za­maz­dım. Ti­yat­ro sa­na­tı top­lu ya­pı­lan bir iş ve ya­za­rın met­ni da­ha or­ta­ya çık­ma­dan san­sü­re uğ­ra­ma ih­ti­ma­li bi­le çok faz­la. Ro­man ise ya­za­rı ta­ra­fın­dan tek ba­şı­na ya­ra­tı­lır. Ye­ter ki vir­gü­lü­ne ka­dar tam ola­rak ba­sıl­sın. Ba­sıl­dık­tan son­ra ar­tık o, o’dur. Ya­za­rın de­di­ği de­dik, öt­tür­dü­ğü dü­dük­tür…

Ben bir de Göç Te­miz­li­ği ile ‘anı-ro­man’ tü­rü icat et­mi­şim­dir. Bi­linç­le ara­nıp bu­lun­muş­tur. Çün­kü bur­da söz­ko­nu­su olan ço­cuk­luk anı­la­rı­nı, ha­yat hi­kâ­ye­si­ni fa­lan yaz­mak de­ğil­dir; için­de yir­mi beş yı­la ya­kın ça­lı­şıl­mış bir oda­nın ‘ha­fı­za­sın­dan’ dö­kü­len­le­rin kur­gu­la­nıp Ruh Üşü­me­si’ne ‘oda ro­ma­nı’ de­me­yi seç­mem de böy­le: Bu ro­man çok çal­gı­lı or­kes­tral bir ro­man de­ğil, az çal­gı­lı, olup ola­bi­le­ce­ği ka­dar in­tim bir oda mü­zi­ği kı­va­mın­da ol­sun is­ten­miş­tir ta­ra­fım­dan…

— Dar Za­man­lar’da Ay­sel’in du­yar­lı ki­şi­li­ği so­run­la­rı pa­ra­to­ner gi­bi üze­ri­ne çe­ki­yor. Ko­ca bir top­lu­mun ağır­lı­ğı san­ki onun üze­rin­de. Dur­mak­sı­zın dü­şü­nen bir ki­şi­li­ği var. Bu­na rağ­men çö­zü­me yö­ne­lik bir dü­şün­me bi­çi­mi yok. Ah­met Ok­tay’ın Üç Beş Ki­şi üze­ri­ne bir de­ğer­len­dir­me­si var. O ya­zı­da Fe­rit Sa­kar­ya’nın fi­kir­le­ri­ne kar­şı di­ğer ro­man ki­şi­le­ri­nin al­ter­na­tif üre­te­me­di­ği­ni söy­lü­yor Ok­tay. Bu­nu, si­zin ede­bi eser­de son­la­rı ve fi­kir­le­ri “ucu açık” bı­rak­ma­ya düş­kün­lü­ğü­nü­zün bir so­nu­cu mu say­ma­lı­yız? Yok­sa ede­bi ese­rin iş­lev­le­ri ara­sın­da top­lum­sal/si­ya­sal so­run­la­ra ve­ya sı­nıf çe­liş­ki­le­ri­ne ha­ya­li bir çö­züm ya da yak­la­şım ge­tir­mek ol­ma­dı­ğı söy­le­ne­bi­lir mi?

— Üç Beş Ki­şi’nin Fe­rit Sa­kar­ya ki­şi­si hak­kın­da­ki de­ğer­len­dir­me­le­ri­ni ne Ah­met Ok­tay’a ne de Fe­thi Na­ci’ye ya­kış­tır­mı­şım­dır. Çün­kü her iki­si de Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti top­lu­mu­nun sos­yal, si­ya­sal, eko­no­mik dö­nü­şüm ve de­ği­şim­le­ri­nin olum­lu yön­de sey­ret­me­di­ği­ni bal gi­bi bil­mek­te­dir­ler. Fe­rit Sa­kar­ya için “ro­ma­nın se­vi­len, en gü­ve­ni­len, çok öz­le­nen, is­te­nen tek ki­şi­si bu adam,” de­ni­lip çı­kıl­dı. Es­naf­lık­tan iş adam­lı­ğı­na geç­me gay­re­ti için­dey­ken ai­le­nin ge­le­ce­ği önü­ne çı­kan bir ka­dın ‘en­ge­li­ni’ bir otel oda­sı ya­ta­ğın­da se­vi­şip kul­la­na­rak önü­ne iki kâ­ğıt pa­pel at­mak su­re­tiy­le or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı… İş­te bu­nun gi­bi ‘pa­ra ah­lâ­kı­na yat­kın­lık işa­re­ti’ gör­mez­den ge­li­ne­rek… Her­ke­sin öz­le­di­ği, hu­zur­lu gün­le­ri adı­na umut­lar bes­le­di­ği adam Fe­rit Sa­kar­ya! Evet öy­le. Es­ki­şe­hir Cer atöl­ye­si iş­çi­le­rin­den bi­ri­nin dos­doğ­ru, düp­dü­rüst ana­sız ba­ba­sız ve er­kek kar­de­şi­ne bak­mak zo­run­da kal­mış kı­zı Kıs­met’e bir ‘iş ka­pı­sı’ aç­mış, ayak­ta kal­ma­sı­nı sağ­la­mış tek kim­se ‘bü­yük umut’ Fe­rit Sa­kar­ya!… Her şey ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi ol­mak­ta­dır. (Bakz.: Yaz­so­nu ro­ma­nı, ilk cüm­le.)

Kur­tu­luş sa­va­şı­nın ilk ha­ber­leş­me mer­ke­zi olup Cum­hu­ri­yet’in ilk fab­ri­ka­sı ‘Şe­ker’in sa­hi­bi, de­mir­yo­lu­nun ilk is­tas­yon­la­rın­dan bi­riy­le ilk mo­tor atöl­ye­si­nin ye­ri olan Es­ki­şe­hir’in taş­ra es­naf­lı­ğın­dan fab­ri­kas­yo­na geç­me he­ve­si ta­şı­yan Fe­rit Sa­kar­ya’sı… Mem­le­ke­tin kal­kın­ma ça­re­si­nin ulu­sal eko­no­miy­le ken­di­ne yet­mek­te yat­tı­ğı gö­rü­şü­ne bağ­lı. Bu­nun ya­rat­tı­ğı he­ye­can ken­di­si­ni ne ka­dar ace­le­ci­li­ğe it­miş­se, 1980 dar­be­si­nin ya­rat­tı­ğı kao­tik or­tam­da ro­ma­nın bu kah­ra­ma­nı­nı not­la­mak da sev­gi­li Ah­met Ok­tay ile –ede­bi­ya­tı­mı­zın ba­şı sağ ol­sun– de­ğer­li Fet­hi Na­ci’nin de o ka­dar ace­le­si­ne gel­miş­tir. Önün­de so­nun­da kal­kın­ma yo­lun­da­ki atı­lım­cı­lar­dan Fe­rit Sa­kar­ya hiç de­ğil­se şim­di­ki ‘la­ik ve ulu­sal’, AB dı­şın­da ka­lıp ke­ndi içi­ne ka­pa­lı eko­no­mi kal­kın­ma­cı­la­rı­na’ bir ib­ret ışı­ğı ye­ri­ne ge­çe­bil­se ba­ri. Ro­man ya­za­rı­nı böy­le böy­le şey­le­ri iş­le­me­ye iten umut, bu umut ola­bi­lir… ama di­şi cins­ten ya­zar­la­rın ‘ro­man­la­rıy­la fa­lan’ böy­le cid­di cid­di me­se­le­le­re bu­run­la­rı­nı sok­ma­la­rı­nı kim ta­kar!!! Yi­ne de şu­na bi­le de­ği­ne­yim: Üç Beş Ki­şi’nin fi­gür­le­ri ara­sın­da­ki ko­lej-üni­ver­si­te me­zu­nu, aka­de­mis­yen, bi­lim adam­la­rı­mı­zın yan­la­rı­na öğ­ren­ci­lik yıl­la­rın­dan o gü­ne ka­dar ya­kın dost­la­rı olan Fe­rit Sa­kar­ya’yı da kat­mak farz ol­muş­tur!

Hal­kın in­sa­nî hak­la­rı­nın he­men he­men hiç­bi­ri­ni sağ­la­ya­ma­mış ka­mu hiz­met­le­ri kar­şı­sın­da göç­ler­le bir­lik­te ABD’ye si­lah gü­cü eşit­tir pa­ra gü­cü borç­lan­ma­la­rı gi­bi bir ba­ğım­lı­lı­ğın çık­tı­ğı bi­li­nip dur­mak­ta. En­düs­tri dev­ri­mi ger­çek­leş­miş bu­lun­mak­ta. Ge­liş­miş dev­let­ler se­ri üre­tim­le ge­niş pa­zar­la­ra yö­nel­miş­tir. Ar­tık taş­ka kent­le­ri­miz­de es­naf ya da tar­la­sı ta­ba­nı olan ki­şi­ler (ai­le­ler) ala­cak ve­re­cek­le­ri­ni ka­sa ba­şın­da­ki kü­çük he­sap def­ter­le­ri­ne mor ka­le­mi du­dak­la­rı ara­sın­da ıs­la­ta­rak kar­ga­cık bur­ga­cık kay­det­me za­ma­nın geç­ti­ği­nin de far­kın­da­dır. Ço­cuk­la­rı­nı üni­ver­si­te­ler­de okut­ma güç­le­ri olan­lar, ka­pa­lı eko­no­mi­ye kar­şı bir ye­ni­leş­me is­te­ği ta­şı­ma­ya baş­la­yan oğul­la­rı­nı ya­ban­cı üni­ver­si­te­le­re ka­pi­ta­list sis­te­min yollarını yön­tem­le­ri­ni, kı­sa­ca­sı ‘eko­no­mi po­li­ti­ği’ öğ­ren­me­ye gön­der­mek­te­dir­ler. Koç, bu an­lam­da­ki ele­ma­na duy­du­ğu ih­ti­ya­cı genç­le­re burs ve­rip ken­di işi­ne gö­re ye­tiş­ti­re­rek gi­der­me­ye ça­lış­mış de­ğil mi­dir?

Cum­hu­ri­yet dö­ne­mi­nin ilk es­naf ku­şa­ğı ken­di­si­ne ye­ter­li de­ğil de ka­mu üre­ti­mi ‘mil­le­ti­ni’ sağ­lık­lı, in­san­ca ya­şa­ma şart­la­rı­nı ye­ri­ne ge­tir­mek­te ye­ter­li mi? Sıt­ma ile mü­ca­de­le ba­şa­rıl­mış, ‘de­mir­yol­la­rı yur­du bir uç­tan bir uca sa­ra­cak’ken Ba­tı mo­tor­lu araç­lar­la, trak­tör, oto­mo­bil, oto­büs­ler­le dün­ya­yı bir uç­tan bir uca sar­ma­ya baş­la­mış­tır. Sar­mış­tır. Eh bu­yur­sun ar­tık üç beş tar­la­nın sa­hi­bi ve Cum­hu­ri­yet mil­let­ve­kil­le­rin­den bi­ri­nin oğ­lu Fe­rit Sa­kar­ya! İn­san­lar ‘ha­di gel, ha­di gel!’ de­yip dur­mak­ta. Aran­mak­ta. Bek­le­mek­te…

Fet­hi Na­ci bir ya­zı­sın­da: “Bu ro­ma­nın An­ka­ra’da­ki bir evin te­ra­sın­da top­lan­mış ‘ay­dın ta­kı­mı’ sah­ne­sin­de bun­la­rın ara­sın­da ne­den Ke­nan So­mer yok ki?” di­ye sor­muş­tu.Ona: “Sev­gi­li Fet­hi Na­ci, Ke­nan bey her­hal­de ‘o ta­kı­mın’ ulu­sal­cı Fe­rit Sa­kar­ya’ya ya­kın du­ran ‘sol­cu­luk­la­rı­nı’ be­ğen­mi­yor­du ki top­lan­tı­ya ka­tıl­ma­dı,” di­ye­bil­sey­dim, en­se to­kat gü­le gü­le ba­rı­şır­dık her­hal­de. İçim­de kal­mış­tır.

Hiç de­ğil­se ka­tı fe­mi­nist­le­ri­miz Çağ­daş Ya­şa­mı Des­tek­le­me Der­ne­ği’nin ‘Her­kes Oku­la’ kam­pan­ya­sı des­te­ğin­de­ki ki­tap ad­la­rıy­la bü­tün çi­çekçi ve ma­nav ad­la­rı­nın an­sı­zın ner­den na­sıl ‘Kar­de­len’ler ke­sil­di­ği­ne mim koy­muş ola­bil­se­ler­di ro­man­da­ki Kar­de­len ka­rak­te­ri­nin es­te­tik bo­yu­tu­na say­gıy­la…

So­ru­nu­zun ilk bö­lü­mü çok kış­kır­tı­cı idi; ya­nı­tı da çok uzun sür­dü. Ar­tık olan ol­muş­tur. Eser­le­ri­mi son­la­rı­nı hep ucu açık bı­rak­tı­ğım göz­le­mi­ni­ze ge­lin­ce. Doğ­ru. Ke­sin çö­züm­ler­den hep ka­çın­mı­şım­dır. Ders ve­rir gi­bi ya­zıl­mış ro­man ve hi­kâ­ye­ler pek il­gi­mi çek­me­miş­tir. Ha­yal­le­ri bes­le­mek kes­ti­rip at­mak­tan çok da­ha üre­ti­ci de­ğil mi?

Üç Beş Ki­şi’yi oku­muş bu­lun­du­ğu­nu­za gö­re far­kın­da ol­muş­su­nuz­dur: Ben bu­ra­da ol­ma­sı çok is­te­nen, öz­le­nen bir şe­yi o ân olu­yor­muş gi­bi de yaz­dım, ol­ma­sın­dan çok kor­ku­lan bir şe­yi, sır­tı­nı­zı ter ba­sar­mış­ça­sı­na ora­cık­ta olu­yor­muş gi­bi de… Ha­va­da ası­lı ka­lan boş­luk­lar okur du­yar­lı­ğı­na do­ku­nuş­lar­dır.

— Ruh Üşü­me­si sırf bu­nu ko­nu edin­di­ği hal­de ora­da fan­te­zi­ye gir­me­di­ği­ni­zi, cin­sel­li­ğin bi­le dai­ma ho­şa git­me­yen ger­çek­ler­le göl­ge­len­di­ği­ni, oy­sa Ha­yır’da ol­du­ğu gi­bi ölü­mün/in­ti­ha­rın fan­te­zi­si­ni ya­par­ken (Ay­sel’in fark­lı ha­ya­lî ölüm şe­kil­le­ri) çok ra­hat ol­du­ğu­nu­zu dü­şü­nü­yo­rum. Ka­çı­nıl­maz ola­na kar­şı bir ace­le­ci­lik var mı bu­ra­da? “Ne ola­cak­sa bir an ön­ce ol­sun” ve­ya “na­sıl­sa ge­le­cek, ba­ri he­men gel­sin” gi­bi. Baş­ka tür­lü so­ra­cak olur­sak Ada­let Ağa­oğ­lu “ölüm” (bi­yo­lo­jik bir son ola­rak, bir in­san ey­le­mi –in­ti­har- ve­ya in­sa­nın in­sa­na yö­nelt­ti­ği bir zu­lüm bi­çi­mi –öl­dür­me- ola­rak) kar­şı­sın­da na­sıl bir ta­vır ta­kın­dı­ğı­nı dü­şü­nü­yor? Me­se­la “Bi­le­yi­ci” öy­kü­sün­de öl­dür­me­yi âde­ta “hak­lı” gös­te­ren bir son var.

— Be­şir Fu­ad gi­bi ölü­mün fel­se­fe­si­ni ön­ce­den, ner­dey­se tem­rin­le­ri­ni ya­pa­rak ölü­mü se­çen­le­rin­ki­ne in­ti­har di­ye­bi­li­rim ben. Ölü­me bi­yo­lo­jik bir ge­rek­li­lik di­ye se­rin­kan­lı, ‘akıl­cı’ bir yak­la­şım­la bak­mak da var, ya­kın­la­rı­nız­dan bi­ri­nin can çe­ki­şe çe­ki­şe öte­ya­na doğ­ru ka­yı­şı kar­şı­sın­da­ki bü­yük ça­re­siz­li­ği ya­şa­ya­rak ölüm­le duy­gu­sal an­lam­da ta­nış­mak da… Ben cen­ne­te, ce­hen­ne­me ina­nan bi­ri de­ği­lim. Öl­mek kor­kum yok, ama sü­rü­ne­rek git­mek­ten kor­kum her kor­ku­mun üs­tün­de; o da ba­şu­cu­nuz­da­ki ya­kın­lar şu bü­yük ça­re­siz­lik çi­le­si­ni çe­ke­cek­le­ri için. Ye­ri ve za­ma­nı­nı doğ­ru seç­ti­ği­mi san­dı­ğım in­ti­ha­ra ya­kın­lı­ğım ya da yat­kın­lı­ğım var. Çe­kin­di­ğim de “ya tut­tu­ra­maz­sam” di­ye…

Bi­ley­ci adın­da­ki hi­kâ­yem­de bas­kı­cı, soy­suz, fa­şist ‘mülk sa­hi­bi’nin in­sa­noğ­lu­nu kı­yı­ma sev­ket­ti­ği­ni, ken­di me­za­rı­nı ken­di­si­nin kaz­dı­ğı­nı söy­le­mek is­te­mi­şim­dir. Yok­sa ba­na ola­bi­le­cek en bü­yük kö­tü­lü­ğü do­kun­muş bi­ri­ni yok et­mek üze­re ki­ra­lık ka­til tu­ta­bi­le­cek­ler­den de­ği­lim. Tar­tış­ma­ya çok açık ol­sa da kur­ban eti yi­ye­mem; ye­me­dim. Gö­zü­nü can­lıy­ken ıpıl ıpıl gör­dü­ğüm ba­lı­ğın eti­ni hâ­ke­zaa­a.

Dep­rem­de yı­kın­tı­lar al­tın­da kal­mış olan­lar­la bir­lik­te ya­şa­dı­ğı­mı söy­ler­sem, lüt­fen ina­nın. Ha­yır…’da­ki yaş­lı şa­ir ya­za­rın Ay­sel’in ölüm bi­çim­le­ri­ni ha­yal­le­me­le­ri­ni ya­zar­ken­se ina­nın pek ke­yif­len­miş, hat­tâ gü­lüp dur­mu­şum­dur. Eh, önün­de so­nun­da fan­te­zi fan­te­zi­dir. Bu ro­ma­nın so­nu da be­lir­siz­dir ya? Ay­sel’in ba­şı­na ne gel­di­ği­ni, ne­re­ye kal­kıp git­ti­ği­ni so­ran okur­lar ol­muş­tur. Üni­ver­si­te­ler­de­ki kon­fe­rans­la­rım da­hil. “Val­la ben de bil­mi­yo­rum.” de­mi­şim­dir. Kim­bi­lir, be­ki de bir ân’ın ro­ma­nı­nı yaz­ma­yı is­te­yip dur­muş, bir tür­lü de ya­za­ma­mış yaş­lı şa­ir ya­zar bi­li­yor­dur. Ay­sel’in ölüm sah­ne­le­ri­ni o ha­yal edip dur­du­ğu­na gö­re?..

— Bir ro­man gü­cü­nü ba­zen ver­di­ği haz­dan, ba­zen de ya­rat­tı­ğı tip­le­rin ruh­la­rın­da­ki ça­tış­ma­dan, de­rin­lik­ten ala­bi­lir. Ba­zen­se, ha­ya­ta ver­di­ği ce­vap­lar­da­ki kap­sa­yı­cı­lık­tan. Dos­to­yevs­ki gi­bi ro­man­cı­la­rın ça­tış­ma­yı ve şid­de­ti, Or­han Pa­muk gi­bi ro­man­cı­la­rın haz­zı he­def­le­di­ği, Or­han Ke­mal gi­bi ro­man­cı­la­rın ha­ya­ta ce­vap üret­me te­la­şın­da ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir. Mu­hak­kak ki her bi­ri iyi­ce ay­rış­mış ol­ma­dı­ğı gi­bi ya­zar­la­rın dün­ya gö­rüş­le­ri ve yat­kın ol­duk­la­rı tek­nik­ler de bu­nu be­lir­le­me­de esas­tır. Bel­ki si­zin için de bu­nu bi­zim tes­pit et­me­miz ve in­ce­le­me­miz ge­re­kir ay­rı­ca ama si­zin yo­ru­mu­nu­zu me­rak edi­yo­rum. Bir ese­re baş­la­dı­ğı­nız­da si­zin he­def­le­ri­niz­den han­gi­si ağır ba­sar?

— Ya­za­rın yaz­dık­la­rı­nı be­lir­le­yen hiç kuş­ku­suz dü­şün­ce­le­ri, hat­tâ inanç­la­rı bağ­la­mın­da ha­yat­ta du­ruş bi­çi­mi­dir. İn­san hak­la­rı­na te­ca­vüz­de bu­lu­nan her tu­tu­ma kar­şı dur­mak, görüyorum, bi­li­yo­rum çığ­lı­ğı at­mak, bun­la­rı in­sa­nî ba­kım­dan inan­dı­rı­cı kıl­mak be­nim hiç üs­tüm­den ata­ma­dı­ğım bir so­rum­lu­luk duy­gum­dur. Or­ta­lık­ta bo­şu bo­şu­na ka­la­ba­lık ede­rek do­la­şıp dur­mak ye­ri­ne ha­yat­ta ol­ma­nın bor­cu­mu öde­mek gi­bi bir şey.

Dar Za­man­lar’la uğ­raş­mak, dar­lı­ğın, da­ral­ma­nın ana da­ma­rı­na in­me­ye ça­lış­mak ba­na ik­ti­dar, par­ti, der­nek, hüc­re, çe­te me­te’ler ta­ra­fın­dan ve­ril­miş bir gö­rev de­ğil. Bu da Dos­to’nun çe­liş­ki­le­rin kö­tü mey­ve­si olan şid­de­te kar­şı dur­ma­sı an­la­mı­na ge­le­bi­lir. Or­han Ke­mal ‘ka­çış’ mec­bu­ri­ye­ti­ne dü­şen, Je­an Val­jan gi­bi ça­lıp çır­pan in­san­lar için de­rin­le­me­si­ne an­la­yış­lı­dır. On­da­ki bu em­pa­ti hep yer­li ye­rin­de­dir, ama as­la şid­det öğüt­le­mez. Or­han Pa­muk ya­za­rak ke­yif­le­ni­yor, bun­dan haz al­mış olu­yor­sa; bu da onun tek ih­ti­ya­cı­nın içi­ni dö­ke­rek fe­rah­la­ma­sı an­la­mı­na ge­le­bi­lir. Ca­nım iş­te önün­de so­nun­da he­pi­miz ‘va­rız’ de­me­ye, var­lığ­mız­dan se­vinç duy­ma­ya ge­tir­mek­te­yiz (!) Bu da kuş­ku­suz el ve kol kuv­ve­tiy­le beş ço­cuk bes­le­me­ye ça­lı­şan­la­ra gö­re bir ke­yif de­ğil. An­cak sa­yı­sı on­lar­dan çok da­ha az fi­kir emek­çi­le­ri­ne lâ­yık bir te­sel­li ne­şe­si…

Be­nim için bir ro­ma­na baş­lar­ken ağır ba­san ney­se, ya­zar­ken de odur. İn­san­la­rı eğit­mek gi­bi di­dak­tik bir fi­kir­le baş­la­mam işe; çok sat­sın, çok oku­na­yım; öy­ley­se şun­dan şu ka­dar, bun­dan bu ka­dar ko­ya­yım di­ye de sı­va­mam kol­la­rı. Ak­lım­dan bi­le geç­mez. Bü­tün me­se­le içi­me dü­şe­ni na­sıl in­şa ede­ce­ğim, bi­li­nir kı­la­ca­ğım me­se­le­si. Di­ye­lim ki, hız­la ya­vaş­lı­ğın bir kö­şe­ba­şın­da çarp­tı­ğı ânın bi­lin­ci be­ni tam şu­ram­dan ya­ka­la­dı; iş­te ar­tık bu bi­linç ânı gir­di­si çık­tı­sıy­la bir po­li­si­ye ya­zı­yor­mu­şum gi­bi ko­va­lar du­rur be­ni. Bu da za­man de­nen şey­le he­sap­laş­mak de­me­ye ge­lir. Baş­lar­da de­di­ği­niz ‘ta­rih­le oy­na­ma’nın ya­za­ra bah­şet­ti­ği bir  ke­yif de yok de­ğil­dir. Bir an­lam­da şöy­le: Ne­re­de san­ki du­rup du­rur­ken bir çar­pış­ma, bir ça­tış­ma, iş­te ora­da ateş ba­sar­ca­sı­na mu­ha­lif bir sil­ki­ni­şin se­si… Bu se­sin yan­kı­la­nış­la­rı­na ku­lak ver­me­den du­ra­mam. İçi­ne düş­tü­ğüm hal­ler bun­la­ra ben­zer şey­ler iş­te…

— Ro­man­la­rı­nı­za baş­la­ma­dan ön­ce pek çok oyun ya­za­rak ya­zı de­ne­yi­mi­ni­zi art­tır­dı­nız. Bu­nun ro­man­la­rı­nı­za za­man ve söz­cük eko­no­mi­si açı­sın­dan çok olum­lu kat­kı­sı ol­du­ğu­nu sa­nı­yo­rum. Oyun ya­zar­ken sa­nı­rım ko­nu­şan­la­rın bir­bi­ri­ni duy­du­ğu­nu ve bu­na gö­re ya­nıt­la­dı­ğı­nı gö­zet­mek zo­run­da­sı­nız. Ya­ni her ko­nu­şan öz­ne di­ğe­ri­ne gö­re ko­num­lan­mak zo­run­da. Her­kes öz­ne. Me­se­le­yi dra­ma­ti­ze edip so­nuç­la­rı ve yar­gı­la­rı oku­yu­cu­ya bı­rak­mak, bu­nu se­vi­yor­su­nuz. Za­ten “Akıl ver­mek ba­na düş­mez” de­yi­şi­niz de bu­nu doğ­ru­lu­yor. Bu yön­te­min ro­man­la­rı­nız­da­ki açık uç­lu­lu­ğu/bir­den faz­la so­nu­cu ima eden so­nuç­suz­lu­ğu be­lir­le­di­ği söy­le­ne­bi­lir mi?

— Ya­za­rın ki­tap­la­rı­nı oku­muş, bun­lar üs­tün­de olum­lu olum­suz fi­kir­le­ri olan­lar­la, ge­nel an­lam­da ede­bi­yat, sa­nat, kül­tür üs­tü­ne gö­rüş­le­ri bu­lu­nan ki­şi­ler­le ko­nu­şup tar­tış­mak şim­di ol­du­ğu gi­bi zevk­li, gü­zel bir şey ay­nı za­man­da da soh­be­ti ko­yul­tu­cu. Bu şim­di­ki so­ru­nu­za bir ya­nıt ola­bi­lir bel­ki. Ro­man­lar­da­ki za­man ve ke­li­me eko­no­mi­si­ne bir ka­pı ara­la­ma açı­sın­dan, de­mek is­ti­yo­rum.

Baş­ka söy­le­şi­ler­de de be­lirt­tim sa­nı­yo­rum: Ti­yat­ro oyu­nu yaz­mak de­mek, za­man­la sı­nır­lı­lık de­mek; bu­nu gö­zö­nün­de tut­mak. İz­le­yi­ci­yi bir ti­yat­ro sa­lo­nun­da üç sa­at­ten faz­la otur­ta­maz­sı­nız. Mü­zi­kal­ler, şi­ir­ler, dans­lar, film/kuk­la gi­bi gör­sel av­la­yış­lar­la bel­ki, ama me­tin­le, di­ya­log­lar, ya­ni söz­ler, ke­li­me­ler­le as­la… Ba­zı ro­man ya­zar­la­rı ken­di dü­şün­ce­le­ri­ni kah­ra­man­la­rın­dan bi­ri­nin ağ­zı­na ve­rir, an­lat­tı­rır du­rur­lar. Sah­ne oyu­nun­da bu ola­maz. Bur­da ‘evet” ve ‘ha­yır’lar bi­le bo­şu­na söy­len­me­me­li. Öy­le bir ‘pe­ki’ de­dirt­me­li­si­niz ki, bu­nun al­tın­da se­kiz on cüm­le­lik bir an­lam yat­ma­lı. Çe­hov’un de­di­ği gi­bi: Eğer oyun­da bir ta­ban­ca­dan bah­se­dil­miş­se, o ta­ban­ca mut­la­ka pat­la­ma­lı­dır. Ben ba­zı ro­man­lar­da­ki; şu bu­na de­di ki:…. O da ona de­di ki:….. Bu se­fer öte­ki de:….. di­yor­su­nuz ama:…… di­ye ce­vap ver­di vb. za­ma­nın ge­rek­li akı­şı­na ve an­la­mı­na tek kat­kı­sı bu­lun­ma­yan di­ya­loğ­la­rı okur­ken şöy­le bir baş ha­re­ke­tiy­le bun­la­rı ki­tap­tan si­lip çı­kar­dı­ğı­mı far­ket­mi­şim­dir. Bu ba­na ro­man­da­ki di­ya­loğ­la­rı ola­bil­di­ğin­ce azalt­ma uya­rı­sı ye­ri­ne geç­miş­tir. Ro­man oku­ru­nu zo­ra koş­mak için de­ğil bu­nun böy­le olu­şu. Onu bu nok­ta­ya ge­le­ne ka­dar leb den­me­den leb­le­bi­yi an­la­ma­sı­na ha­zır­la­mak.

Es­ki­den ro­man­la­rın son say­fa­sı­na ‘Son’ ve­ya ‘bit­ti’ di­ye ya­zı­lır­dı. San­ki ro­ma­nın na­ma­zı kı­lın­mış, me­za­rı­na gö­mül­müş gi­bi. Böy­le­ce ya­zar oku­ra apa­çık el koy­muş­tur. Ha­be­ri­niz ol­sun, bu iş bu­ra­da böy­le­ce bit­miş­tir, de­mek­te; onun ta­sav­vur et­me öz­gür­lü­ğü­ne el koy­mak­ta­dır. Ben ‘fi­nal’in açık uç­lu­lu­ğu­na ilk ro­ma­nım­la baş­la­mı­şım­dır. Fa­kat ya­yın­cı oku­ra bir yar­dım­da bu­lun­mak is­te­miş ola­cak ki, son say­fa­nın so­nu­na bir ‘Bit­ti’ ke­li­me­si at­tır­mış­tır. Ayıp­tır söy­le­me­si; kah­rol­muş­tum. Doğ­ru­su ha­ya­tım ro­man de­ğil ama, ro­ma­nım ha­yat­tır.

— Ka­dın, öy­kü­le­ri­ni­zin ve oyun­la­rı­nı­zın ana öz­ne­le­rin­den bi­ri. Ki­mi öy­kü­le­ri­niz­de Do­ğu-Ba­tı kar­şıt­lı­ğın­dan yo­la çı­ka­rak ka­dı­nı­nın ezil­miş­li­ği­ni, top­lum­sal bas­kı­la­rı, çev­re ve inanç bas­kı­sı­nı an­lat­tı­nız. Bu­ra­da da si­zi ay­rı­ca­lık­lı kı­lan fark­lı ke­sim­le­rin (ile­ri­ci-ay­dın) ka­dın al­gı­sı­nı da eleş­tir­me­niz ol­du. Yük­sek Ge­ri­lim’de­ki “Öz­gür­lük­çü” öy­kü­sün­de ile­ri­ci bir po­li­ti­ka­cı­nın iki­yüz­lü­lü­ğü­nü an­lat­tı­nız. Ka­dı­na gün­de­lik ha­ya­tın­da in­san gi­bi bak­ma­yan, ama la­fa ge­lin­ce on­la­rı öz­gür­leş­tir­me­ye ça­lı­şan (po­li­tik söy­lev­le­riy­le) bir po­li­ti­ka­cı ti­pi­ni eleş­tir­di­niz. Ben­zer bir yak­la­şı­mı da Ha­di Gi­de­lim’de­ki “Ki­mi Za­man da…” öy­kü­sün­de ser­gi­le­di­niz. Köy ede­bi­ya­tı­nı, po­pü­ler ede­bi­ya­tı gün­de­me ge­tir­di­ği­niz öy­kü­de, ile­ri­ci bir ya­za­rın ka­dı­na ge­le­nek­sel “er­kek­si” ba­kı­şı­nı eleş­tir­di­niz. So­rum şu: Ül­ke­miz­de ka­dı­nın yaz­gı­sı de­ğiş­mi­yor mu ya da de­ği­şik­lik­ler yü­zey­sel mi? Bu yan­lış ka­dın al­gı­sı­nı, er­kek­si ba­kı­şı ne­ye bağ­lı­yor­su­nuz?

— ‘Er­kek Ya­zar’la­rın ki­tap­la­rın­da­ki ka­dı­na ba­kış­la­rı, ha­yat­ta ol­du­ğu gi­bi hep ufa­la­yı­cı, cin­sel ob­je açı­sı­na odak­lan­mış­tır; ka­dın hak­la­rı­na say­gı­lı, fe­mi­nist ko­ca­lar, sev­gi­li­ler­miş gi­bi yap­ma­ya ça­lış­tı­lar­sa da bu ya­lan­cık­tan öy­le­dir. Ben hep sert fe­mi­nist ka­dın ya­zar­la­rın ikin­ci sı­nıf­lık­tan sü­rek­li şi­kâ­yet et­me­le­ri­nin, ya­ni ken­di­le­ri­nin ya­nı­ba­şı­na ‘er­kek ya­zar­lar’ın bir­den asıl on­la­rın ikin­ci sı­nıf ol­duk­la­rı­nı, ken­di­le­ri­ney­se ra­hat­ça bi­rin­ci sı­nıf­lık pa­yı­nın dü­şe­ce­ği­ni dü­şün­mü­şüm­dür. Şim­di bu­ra­da is­ta­tis­tik ve­ri­ler, iki cins ara­sın­da­ki fark­lı­lık­la­rı aş­ma gi­ri­şim­le­ri­nin il­mi­ne bi­li­mi­ne dal­mak­sı­zın şu ka­dar­cı­ğı­nı söy­le­ye­yim ki; er­kek cins hep ‘er­kek­li­ği­ne tut­sak’ bir cins bü­yü­ye­me­miş ço­cuk, ço­cuk­tur. Öy­le­ce de ka­la­kal­mış­tır. Açık­ca­sı, önü­müz­de du­ran asıl so­run er­ke­ğin er­kek­lik so­ru­nu­dur. Ka­dın­lar de­ği­şim­le­re kar­şı da­ha açık­lar, bu­na da­ha yat­kın­lar çün­kü du­rum­la­rın­dan hoş­nut de­ğil­ler. Ken­di­le­rin­den kur­tul­mak is­ti­yor­lar. Ne ka­dar ezi­lir­sen o ka­dar baş­kal­dı­rır, di­re­nir­sin. Fa­kat na­sıl?

Sa­nı­rım so­ru­nu­zun ya­nı­tı iş­te bu ‘na­sıl?’da yat­mak­ta. Ka­pi­ta­list de­ğer­ler bas­kı­nı so­nu­cu top­lu­mu­muz­da pek çok şey ‘de­ğiş­ti­ği’ gi­bi ‘ka­dı­nın yaz­gı­sı da ‘de­ğiş­mek­te… Bü­tün dün­ya­da böy­le bu.

Ka­dın­lar es­ki­si­ne oran­la ya­vaş ya­vaş ‘ev ka­dı­nı’ ol­mak­tan çık­mış, dı­şar­da ça­lış­ma­ya baş­la­mış, bir an­lam­da ‘eko­no­mik öz­gür­lük­le­ri­ni’ ka­zan­ma­ya baş­la­mış­lar­dır. Ka­dın er­kek ara­sın­da­ki iliş­ki­yi bü­yük öl­çü­de be­lir­le­yen şey­le­rin önem­li­le­rin­den bi­ri bu. İkin­ci el­den ge­lir sağ­la­ma, da­ya­nış­ma iliş­ki­le­ri de de­ğiş­mek­te. İyi. Pe­ki ama na­sıl? Ne yön­de? İş­te bu­ra­sı iyi de­ğil. Ka­dı­nlar ken­di­le­ri­ni oto­ri­te­ye aday gör­me­ye, ‘er­kek gi­bi ol­ma­ya’ baş­la­mak­ta. Bas­kı ve şid­de­ti ele ge­çir­me eği­lim­le­ri git­tik­çe art­mak­ta. Na­sıl ya­ni?

Biz­de da­ha ya­kın­dan göz­lem­le­yip gö­re­bil­di­ğim ka­da­rıy­la şu oto­ri­te sa­hi­bi ol­ma eği­lim­le­ri ya­nı­sı­ra ‘öz­gür­leş­me’ hal­le­ri de yü­zey­sel. Ya­ni bi­çim­sel.

Gü­nü­müz de­ğer­ler sis­te­mi­ne ba­ka­rak söy­le­ne­bi­lir ki, ner­dey­se ge­nel an­lam­da ka­dın­lar şöy­le nok­ta­lar çev­re­sin­de dö­nen­mek­te, dö­ne dö­ne öle­si­ye yo­ru­lup düş­mek­te­ler: Eros, Aşk adı­na Gö­ze gir­mek, do­la­yı­sıy­la Tü­ke­tim, Tü­ke­tim do­la­yı­sıy­la Lüks, Lüks do­la­yı­sıy­la Ka­zanç, Ka­zanç do­la­yı­sıy­la dü­şün­ce ürün­le­ri­nin üs­tü­nü ör­ten bi­yo­lo­jik ser­ma­ye­nin, açık­ca­sı Be­den’in pa­za­ra sü­rül­me­si: Hay­dan ge­len hu­ya git­mek­de… Bu da bir tür­lü bü­yü­ye­me­miş, ken­din­den kur­tu­la­ma­mış er­kek cin­sin hâ­lâ da­ha cin­sel ob­je­ye ba­ğım­lı­lı­ğı­nın ya­rat­tı­ğı bir pi­ya­sa. Ezil­miş­li­ğin en ezil­mi­şi olan ka­dı­nın ‘öz­gür­leş­mek­ten’, ya­ni kur­tu­luş­tan an­la­dı­ğı ya­zık ki ge­ce­kon­du­da­ki kom­şu­su­na fi­lan­ca fir­ma­da man­ken­lik ‘ka­zan­dı­ğı’nı, fa­lan­ca ya­rış­ma­da gü­zel gö­ğüs yıl­dı­zı se­çil­di­ği­ni muş­tu­la­ya­bil­mek… Pi­ya­sa­nın ma­lı.

Ay­dın­lan­mış, fe­mi­nist bi­linç edin­miş er­kek­le­ri­miz de ka­dın­lar­la tü­ke­tim ye­ri­ne da­ha ya­ra­tı­cı ilişki­le­rin­de sık sık ya­ya kal­mak­ta; çün­kü ka­dın­lar da on­la­ra sık sık ana ku­ca­ğı ik­ram edip epey­ce de on­la­rın çağ­daş kah­ra­man­lık­la­rı­na âşık ol­mak­ta: Hay­di bu­na da eşit­lik pe­şin­de­ki ay­dın­lan­mış biz­le­rin za­fe­ri, di­ye­lim! Es­ki des­tan­la­rın Gi­yom Tel aş­kı­na, Or­ta­çağ­la­rın Kül­ke­di­si ma­sa­lı­na ka­vuş­ma­nın (!) za­fe­ri. Te­vek­ke­li Mi­lan Kun­de­ra za­ma­nı­mı­zın Or­ta­ça­ğa dö­nüş za­ma­nı ol­du­ğu dü­şün­ce­si üs­tün­de öy­le uzun­boy­lu dur­mak­ta…

— Ro­man­lar­da çev­re­ye da­ir tas­vir­le­ri ay­rın­tı­la­rıy­la gör­mek müm­kün. Ya­ni ola­bil­di­ğin­ce so­mut ola­rak be­tim­li­yor­su­nuz or­ta­mı. Hat­ta tas­vir­le­ri­niz­de ta­san­nu’a va­ran bir süs­le­me­ci­lik ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir. Yaz­so­nu’nda me­se­la. Bu­na rağ­men ben­de olu­şan bir ka­na­at var. San­ki yok­luk­la var­lık ara­sın­da kay­gan bir ze­min­de var olu­yor ki­şi­le­ri­niz. Bu­nu düş­sel an­la­tı­mı­nız­la özel­lik­le sağ­lı­yor­su­nuz. İki ay­rı kod­la­ma var ço­ğu ese­ri­niz­de. Bal­zac has­ta­lan­dı­ğı za­man ken­di ya­rat­tı­ğı köy he­ki­mi­ni is­te­miş ya ba­şın­da. Siz hiç­bir du­rum­da ya­rat­tı­ğı­nız ki­şi­le­ri ça­ğır­ma­ya­cak ka­dar bi­li­yor­su­nuz on­la­rın bi­rer ya­zın­sal fi­gür ol­du­ğu­nu. Bu­nu inan­dı­rı­cı­lı­ğın ye­ter­siz­li­ği bağ­la­mın­da söy­le­mi­yo­rum. Mah­sus böy­le ol­sun­lar is­te­miş­si­niz san­ki; ya­şam­la-ölüm, ger­çek­le-ger­çek­dı­şı­lık, ger­çek­le-düş­ler, so­mut­la-so­yut ara­sın­da, vb. Ne der­si­niz?

— Doğ­ru­dur. ‘Nük­le­er ça­ğın de­ğer­le­ri’ni ‘tü­fek icat ol­du, mertlik bo­zul­du’yu bil­me­den an­la­ya­ma­yız. Sa­na­yi dev­ri­mi, tek­no­lo­jik gi­ri­şim­ler çev­re­yi de ya­şan­maz, so­luk alı­na­maz ha­le ge­tir­mek­te. Yaz­so­nu’nda­ki be­tim­le­me­le­ri özel­lik­le bu­nun için öy­le in­ce­den in­ce­ye uzun uzun yaz­mı­şım­dır. As­lın­da bu ro­ma­nı salt bu amaç­la yaz­dım. Bâ­kir, ter­te­miz kum­sal­la­rın üs­tün­de­ki TİT (Türk İn­ti­kam Tu­ga­yı) şif­re­si­ni bi­le göz­den ka­çır­ma­ma­ya ça­lı­şa­rak.

“Bi­lin­sin ki dün­ya de­nen yer­de bir za­man­lar böy­le cen­net mi­sa­li yer­ler de var­dı ya­aaa­a, lâ­kin iş­te…” de­miş ola­bil­mek için; yer­kü­re­mi­ze bir çe­şit şah­sî ta­nık­lık. Kuş­ku­suz, her şey bi­ter, ama ya­zı bit­mez, gi­bi saf sa­fa­lak, ço­cuk­su bir hayale bel­bağ­la­ya­rak…

Var­lık­la yok­luk ara­sın­da­ki kay­gan bir za­man­da­yız. De­ği­şim­le­rin hı­zı­nın ya­rat­tı­ğı be­lir­siz­lik. Dü­şün­se­ni­ze or­ta­lık­ta da­ha post­mo­dern ede­bi­ya­tın P’si bi­le yok­ken ya­yın­lan­mış bu ro­ma­nın Av­ru­pa üni­ver­si­te­le­rin­den bi­rin­de in­ce­le­ne­rek bir ‘Pre Post­mo­dern’ ro­man ol­du­ğu­nun or­ta­ya çı­ka­rıl­mış bu­lun­ma­sı ak­lı­mı­za ge­lir miy­di? Yaz­so­nu’nun İn­gi­liz­ce­si bu yı­lın Ni­san ayın­da New York’da ya­yın­lan­mış bu­lu­nu­yor. Ba­kar­sı­nız elin oku­ru bu be­tim­le­me­le­rin tu­za­ğı­na düş­müş de ta­til­le­ri­ni ora­lar­da ge­çir­me­ye he­ves­le­ni­ver­miş! Aman sa­kın yi­ne ır­za geç­me ola­yı­nın kur­ban­la­rın­dan bi­ri ol­ma­sın da.

— Mo­dern ede­bi­ya­tı­mı­zın ge­li­şi­mi­ni, si­zin baş­la­dı­ğı­nız gün­ler­den bu­gün ilk ki­ta­bı­nı çı­ka­ran ya­zar­la­ra ge­le­ne ka­dar na­sıl bu­lu­yor­su­nuz? Özel­lik­le de ro­man­da…

— Ge­nel­lik­le bu ko­nu­da sus­kun kal­ma­yı yeğ­le­dim. Genç ya­zar­la­rın yaz­ma ve ya­yın­lan­ma hı­zı­na ye­ti­şe­me­mek­te­yim. Si­zin­ki­ne ben­zer bir so­ru ba­na ya­zar­lı­ğı­mın 55. yı­lı­nı kut­la­ma top­lan­tı­sın­da da so­rul­muş­tu. Top­tan: “Bun­la­rı he­men he­men hor­mon­lu mey­ve­ler, mo­ra bo­yan­mış ka­ran­fil­ler, erik ye­şi­li, gül­ler gi­bi bu­lu­yo­rum,” de­yip çık­mış­tım. Vit­rin­le­re ba­kın­ca öy­le ça­ğır­gan­lar ki, do­lap­ta yer kal­ma­dı­ğı hal­de, ca­zip gö­rü­nüş­le­ri­ne da­ya­na­ma­ya­rak uza­nıp alı­yor­su­nuz; ama vah vah, el­ma­lar­dan el­ma ta­dı ala­mı­yor, ka­ran­fil­ler­de ka­ran­fil ko­ku­su du­ya­mı­yor­su­nuz. Be­li bü­kül­müş­le­ri ba­ğış­la­ma­sı ge­re­ken­ler bu­nu da mo­dern son­ra­sı ye­ni­lik­çi­li­ğin­de ya­ya kal­mış­lı­ğa ve­re­rek omuz sil­kip geç­sin­ler. Za­ten öy­le ol­mak­ta. New York’lar­da ro­man yaz­ma okul­la­rı bi­ti­rip dön­müş ‘post­mo­dern’lik­ler­den mü­te­şek­kil bir ka­bi­le: “Bı­ra­kın ar­tık şu 1960-70’ler ya­zar­la­rı­nı. İş biz­de.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :