AHMET ARİF..NE ÇOK İZLER BIRAKTI HAYATLARIMIZA..TERK ETMEDİ SEVDAN BENİ, HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM, AY KARANLIK..

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » AHMET ARİF..NE ÇOK İZLER BIRAKTI HAYATLARIMIZA..TERK ETMEDİ SEVDAN BENİ, HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM, AY KARANLIK..

08.06.2020 - 8:04

AHMET ARİF..NE ÇOK İZLER BIRAKTI HAYATLARIMIZA..TERK ETMEDİ SEVDAN BENİ, HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM, AY KARANLIK..

Herkesin şarkılarda mırıldandığı şair: Ahmet Arif

Geçen hafta 29. ölüm yıldönümünde anılan şair Ahmed Arif’in şiirlerini bilmeyen bile şiirlerinden bestelenmiş şarkıları ezbere bilir: “Hasretinden prangalar eskittim”den tutun da “Ay Karanlık”, “Terketmedi Sevdan Beni”, “Leylim ley” hangimizin aşk acılarına ortak olmadı ki?

 

Cumhuriyet’ten Nurduran Duman Ahmet Arif’i yazdı:

 

Annesi Kürt, babası Kerküklü, 1927 Diyarbakır doğumlu, sekiz kardeşin ağabeyi Ahmed Arif, küçük yaşta öksüz kalmış ama devlet okullarında okurken Merkez Bankası’na girmiş; hem de çalışmış ve o zamanlar pek yaygın olduğu haliyle şiirlerini, hem de para karşılığında şiir dergilerinde yayımlatmış!

Tabii o dönem de demokrasi ve özgürlükler sonsuz değil, şair oluyor ama özgür kalamıyor! Siyasi görüşleri nedeniyle tutuklanan, işkence gören, hapis yatan, okulunu ve memuriyet hakkını yitiren ozan, yaşamı boyunca pek çok baskıya maruz kalan Ahmed Arif, daha sonraları hayatını kazanmak için gazetecilik yapıyor. Şiirleri çok seviliyor, kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim” çok satılıyor. Oldukça genç yaşta kalp krizinden kaybettiğimiz Ahmed Arif’in şiirleri bugün de müzikle yaşamaya devam ediyor. Biz de kendisini bir başka şairin kaleminden anıyoruz.

Dağ zirvelerinden, bayırlardan havayı, suyu, madeni toplaya toplaya gelen sert harfler. Ekili biçili tarlalardan, balığa çıkılan sulardan, göz nuru dökülen el işleyen tezgâhlardan derlenen ağız dolusu sevecen sözcükler. Türküler, deyişler, destanlar, ağıtlar, deyimler ile… Halkın kaynağından beslenir, yaşamın hallerini gözetler, derdini edinir, edindiği derdin endişesine sahip çıkar. Ölesiye.

Çünkü şairdir Ahmed Arif, namus işçisi yani yürek işçisi. Açlık, susuzluk, tütünsüzlük, zincir, hasret… Ama ille de ötekinin onu terk etmeyeceğine güven. Kimdir bu öteki? Sevdasıyla terk etmeyen “Şair”i? Sevgilisi mi? Yurt sevgisi mi? İnsanlığa, özgürlüğe, üleşmeye ve şiire inancı mı? Kimini bazı dizelerinde doğrudan işaret ederken çoğu şiirinde her birinin, hepsinin sevdasını görebilir okuyan kendi haline göre.

Çünkü onu ona bağırır. Dipsiz kuyulara, akan yıldıza, bir kibrit çöpüne varana… Çünkü içeride gelen yeşil soğana sevinir, karanfil kokan cigaraya, dışarıda ise memleketinin dağlarına gelmiş bahara. Bu derin özleyişle mümkün müdür prangalar eskitmemek? Mısra çekmemek? Nasıl da hem yılları hem bizleri bulur, bir mısra boyu macerası oysa. Maphushane damında değil Makam-ı Yusuf’tadır çünkü Ahmed Arif. Dört duvar arasında değil, pirinçte, pamukta, tütünde. Karacadağ, Çukurova ve Cibali’de.

Şafakları balığa çıkar akan akmayan sularda, paydosa gider bütün tezgâhlarda, bir bahar akşamı dünyada. İster sevgilinin özlemi ister ötekinin dertleri olsun benimsediği, dışarıdaki dünyanın tüm halleri ilgilendirir onu. Zaten tutunduğudur da hepsi, her biri. Yüksek avaz, keskin, asi bir sesin derinlerinden yayılan mırıl mırıl insan, şırıl şırıl doğa, pırıl pırıl vatan sevgisi.

“Dağlarının, dağlarının ardı / Nasıl anlatsam… / Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz. Çırılçıplak, / Vay kurban… / ‘Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda.’ / Yiğitlik, sen cehennem olsan bile / Fedayı kabul etmektir, Cennet yapabilmek için seni, / Yoksul ve namuslu halka. / Bu’dur ol hikayet, / Ol kara sevda.”

Ritim yapısının, ezgisinin debisinin gücünü sevdadan, inançtan, haklılıktan alan bu aykırı ses, yaşadığı ülkenin şiirini söylerken dünya şiirini de iyi bilmiştir. Şiir hareketlerinin etkin ve etkili yaşandığı 40’lı, 50’li yıllarda poetikasını nerede konumlandıracağını net biçimde seçmiştir. Cemal Süreya “Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir” der. “Bir de Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim:

Paul Eluard’ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü döneminde de, ondan sonraki dönemde de, şiirin temelinde yatan ana öğe, mısraların kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbirleriyle bağlama biçimi sayesinde ipuçlarını hiçbir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. “Hasretinden Prangalar Eskittim’de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü.

Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır” diye devam eder.

Şair “Anadolu” şiirinde “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar, / Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır, / Anadolu’yum ben, Tanıyor musun?” diye sorar. Tanıyor muyuz?

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :