4 Temmuz 2022 - Hoş geldiniz

ARZU UZUNALİ: BODRUM NEREYE S*ÇACAK?

Ana Sayfa » GÜNCEL » ARZU UZUNALİ: BODRUM NEREYE S*ÇACAK?

Eklenme : 17.05.2022 - 21:18

ARZU UZUNALİ: BODRUM NEREYE S*ÇACAK?

İçinden geçtiğimiz süreç bir kıyamet etkisi yaratarak ülkenin dört bir yanını adeta savaş alanına çevirdi. Bu tükenişten bir zamanların gözde tatil beldesi Bodrum da nasibini aldı.

Peki Bodrum’da neler yaşanıyor?

Diken’den Arzu Uzunali, gerçekten etkileyici gözlemler eşliğinde bir yok oluşu anlatmış.

 

 

Çok sevdiğim şehrimden sürgün mü ediliyordum? Bir başka şehirde daha mutlu olabilecek miydim? Daha iyi bir hayat mümkün müydü? Ben bu romantik soruların cevabını ararken karşıma çok daha basit bir soru çıktı.

Gezi sonrasında çevremizdeki birçok arkadaşımız yurtdışına taşındı. Seneler içerisinde bu hüzünlü gidişleri, karmaşık duygular içinde onlar adına sevinmeli mi sevinmemeli mi bilemeden sosyal medya hesaplarından sessizce seyrettik. Ve onlara mutlu musunuz, değil misiniz diye de hiç sormadık. Sanki doğduğun ve yaşadığın toprakları terk etmek ve hayata bambaşka bir dilde günaydın denilen bir sabaha gözlerini açarak devam etmek çok normalmiş gibi davranmaya devam ettik.

Fotoğraflar: Arzu Uzunali

Mutlu fotoğraflarını görünce seviniyor, bambaşka ve görece tatlı bir medeniyetin tadını faşizan şakalar ve sorular içerisinde olabildiğince çıkarmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Gidenler için kurabileceğim en iyi fantezi her zaman bu kadar olabildi.

Tabii ki bir yanım sınırların varlığını hiçbir zaman kabul etmedi. Hele hele böylesine küreselleşmiş bir dünyada insan kendini doğduğu topraktan ve kültürden ne kadar uzak hissedebilir ki. Ta ki bir Avrupalı size ‘Siz üç kadınla evlenebiliyor musunuz’ diye sorana kadar. Ama bu devirde ‘siz okula deveyle mi gidiyorsunuz’ diye soran cahil Avrupalı da, ne bileyim… Hiç mi Instagram’a girmiyorsunuz be kardeşim denilebilirdi o cahil Avrupalı’ya. Ve sonra medeniyetin tadını çıkarmaya devam edilebilirdi.

Tanıdığım faşistleri seçtim

Tanıdığımız faşistler ve tanımadığımız faşistler arasında bir seçim yapmak zorunda kaldık sanırım bu dönemde. Bu, dünyanın en acıklı seçimlerinden biri.

Seçimimi ‘tanıdığım faşistlerden’ yana kullandım, medeniyetlerin beşiğinin talanına şahitlik etmek üzere burada kaldım. Ben kendi faşistimi eğitemeyeceksem, onunla başa çıkamayacaksam elalemin faşistiyle nasıl başa çıkarım değil mi, diye düşündüm.

Ve itiraf edeyim hayatım boyunca şairlerin ince mısralarındaki gibi bir aşk duydum İstanbul’a. O kadar naif ifade edemedim belki ya da ona edilen onca küfrün karşısında yeterince dik de duramadım ama içten içe hep çok sevdim.

Bir şey değişecekse buradan değişir, bir yol bulunacaksa çıkışı bu şehirden olur, bir kalyon yanaşacaksa içerisinde en güzel malların olduğu, o kalyon bu limana yanaşır, en iyi arkadaşlar, en güzel çocuklar, en cilveli oyunlar, en unutulmayan filmler, en akla işleyen şiirler, en duygulu şarkılar bu şehirden çıkar. Yaşam ve ölüm arasında yaşanılacak en gaddar ve en şefkatli her şey aynı anda sadece burada bulunur. Bu şehirde her duygu en üst perdeden yaşanır. Sanırım o yüzden hastalıklı bir aşk ilişkisinin hırçın sevgilisi yakıştırması yapılır İstanbul’a. Bu nedenle İstanbul’u sadece sevemezsiniz, aynı anda nefret de etmeniz gerekir.

Bunun üzerine çok düşündüm… Çünkü göç dalgasına kapılıp bir günde bu şehirden gitme kararı alıp kendimi göç yolunda ‘Çınarlı kubbeli mavi bir liman, beni o limana çıkaramazsın’ sözlerinin ne anlama geldiğini gözümden düşemeyen bir damla yaşla zihnimle değil kalbimle anladığımda, sanırım İzmir’i geçmiştik. Sümme haşa, siyasi sürgün değildik. Bu sebeple o kahrın zerresini kendime hak görebilmiştim. Ne hapis yatmış ne işkence görmüş ne de o limandan sürülmüştüm. Kendi kendimi bu ülkeye hapsetmiş, kendi kendime bu işkenceyi çektirmiş, kendi kendimi o limandan sürmüştüm. O siyasilerin yaptığı duble yollardan şarkılar eşliğinde gidiyordum bambaşka bir şehre. Buna olsa olsa gönüllü sürgün denilebilirdi ve bunu sadece ağlayarak günlüğüme yazabilirdim. Bir şiir yazmak yakışık almazdı.

Gerçekten de böyle miydi?

Göç için Bodrum’u tercih etmemizin özel bir nedeni yoktu. Bodrum’un küçük İstanbul olması, biraz gelişmiş olması, İzmir’e ve diğer merkezlere yakınlığı, çok fazla şehirli göç aldığı için ‘kaliteli insanların’ varlığı gibi son derece uydurma gerekçelerin hiçbirini önemsemiyorduk. Yiğit’in o dönem müzik yaptığı arkadaşı orada yaşıyordu. Benim tanıdığım birkaç kişi birkaç sene önce oraya göçmüştü. Birkaç yaz tatile oraya gitmiştik ve masmavi denizi, sakinliği, her daim yüzünüzü yalayıp geçen esintisi yeterliydi.

Bu hesapsızlığımız neyse ki Bodrum’un, -o zaman son derece karşılanabilir- cömert şartları nedeniyle bize hiç sorun yaşatmadı. İstanbul’daki kiramızın üçte birine kocaman bir köy evi tuttuk. Meğer her şeyi yeni gelin gibi birinci el almamıza gerek yokmuş. Bunu Bodrum’da öğrendik ve tüm evi ikinci elcilerden yok pahasına bir günde dizdik. Bodrum halkı bize bir işi yapmak için asla acele etmememiz gerektiğini kafamıza resmen vura vura ezberletti. İnternet bazı yerlerde olmayabilirdi bu çok normaldi. Klimacı canı istediğinde klimayı takmaya gelebilirdi. Geceleri çığlık atan bir hayvan sesi duyduğunuzda elinizde vileda sapıyla değil çifteliyle dışarıya çıkmanız gerekiyordu. Odun kırmak filmlerde göründüğünden çok daha zordu. O balta asla odunun tam ortasına denk gelmiyordu.

Bodrumlular genelde çok güler yüzlü olmayan iyi insanlardı. Bir şeyden rahatsız oldular mı bunu dolaylı yoldan anlatmazlar yüzünüze dümdüz söylerlerdi. Bu onları çok sevmemize neden oldu. Hepsinin cep telefonu olmasına rağmen herkes evden eve bağırarak iletişim kuruyordu. Bize de arada bağırarak bir şeyler anlatıyorlardı ama şivelerinden çok anlayamıyorduk. Kafamızı sallıyorduk anlamış gibi. Allahtan tam bir ‘small talk’ cumhuriyeti olduğundan garip karşılanmıyordu.

Bizden daha önce Bodrum’a yerleşmiş daha eski şehirliler bize ‘Geldiler burayı da rezil edecekler’ bakışları atıp diş gıcırdatıyorlardı. Biz de ‘Bu ne mülkiyetçilik efendim deyip’ kıçımızı oturduğumuz yere iyice yerleştiriyorduk.

Bir o masmavi deniz sakince ‘hoş geldiniz’ tüm enginliğini parıltılı bir şekilde önümüze seriyordu. O tatlı serin rüzgarı herkes kadar bizim de yanağımızı yalayıp geçiyordu. Bir de Türkiye’nin başka hiçbir yerinde göremeyeceğiniz insancıllıkta Atatürk heykellerinden bir sıcaklık alabiliyordun.

Bilmiyorum, her sabah, asla ait olmadığım, gerçeklikten öte kartondan bir dekora benzeyen manzaraya uyanmanın verdiği mutsuzluğun arasında aklımda orada yaşadığımız bir buçuk yıldan bunlar kaldı. Bir buçuk yıl her sabah kendime ‘Bu İstanbul sana ne etti’ diye sormadan edemedim. Ve ‘eski akıl hastası sevgilimi’ düşünürken de, bu biraz ‘soğuk mizaçlı ama nev-i şahsına münhasır yeni sevgiliyle’ aramdaki ilişkiyi besleyemedim. Onun tatlı mavi denizinde serinlerken aklım hep eskisinin serinlemek için giremediğim mavi denizindeydi. Mavinin tonuna da aşık olabiliyormuş insan. -Alın size sümme haşa şiir.-

Ama sonra sonra yaz dizilerinin kötü aşk senaryolarındaki gibi bir şey oldu. Bodrum’un asık suratına da bir kıpırdanma hissetmeye başladım. Bunu da işimiz dolayısıyla İstanbul’a gidip gelirken anladım. Bu defa da İstanbul’da geçirdiğim süre içerisinde o asık suratlı yâri özlediğimi fark ettim. Zamanla onu İstanbul’un gençliğine benzeyen bir güzel gibi görmeye başladım hatta. Bu duygu beni hem ona yakınlaştırdı hem de içten içe onun için kaygılanmaya başladım.

Ya kaderleri de benzerse…

Sonuçta bir zamanlar İstanbullular da yazın sıcağında mavi denizin, temiz havanın tadını çıkarıp, eve dönerken çocuklarına dondurma alıp, kendilerine de bir dilim karpuz kesip, geceleri tatlı bir esintiyle uykuya dalıyorlardı. Şimdiki Bodrumlular gibi…

Ve tabii ki hayatta -ve daha çok bu ülkede- maalesef sadece korktuğumuz şeyler gerçek olur.

Oralı olan ya da oraya sonradan göçmüş bizler Bodrum’un son birkaç yıldır ne kadar hızlı bir şekilde talan edildiğini gözlerimizle görüyor, kulaklarımızla duyuyor, her bir hilti kalbimizi deliyormuş gibi derinden hissediyoruz. Çaresizce birbirimize bir şeyler yapmamız gerektiğini söyleyip, gördüğümüz her Bodrumlu’ya bu gidişatın hiç iyi olmadığını, milyon dolarlara sattıkları arazilerden nasıl da sorgusuz sualsizce sanki gönüllü bir sürgüne gidiyormuş gibi sürüleceklerini anlatmaya çalışıyoruz. Ancak milyon dolarlar havalarda uçuşurken ve köylüsünden iş adamına, müteahhitinden siyasisine herkes gözünü bu dolarlara dikmişken sesimizi kimseye duyuramıyoruz.

Ama hanımefendi, burası cazibe merkezi!

Daha talan nispeten bu kadar gözle görünür halde değilken, inşaat yasaklarına nispeten daha kurallı uyulup, evler aylık 30 bin liralara kiralanmıyorken bir emlakçıyla sohbet etmiştik. Bana ne kadar çok arsası olduğunu gururla anlattı. İyi biliyordu ki o artık milyon dolarlık bir adam. Bodrum’un taşı toprağı altın. Ben de iyi biliyordum ki çocukluğunu yokluk içerisinde bu verimsiz topraklarda geçiren biri için bu çok değerli bir şey. Milyon dolarlar çok değerli. Yine de dayanamayıp ona ‘Bu kadar kontrolsüz bir büyüme sonucunda bir on yıla Bodrum diye bir şey kalmaz. Burayı kaybedersiniz ve gidecek bir yeriniz olmaz. Biz İstanbullular gibi yersiz yurtsuz kalırsınız’ dediğimde bana dedi ki ‘Ama hanımefendi burası bir cazibe merkezi. Bakın, siz neden buradasınız!’ 

Ben neden buradayım…

Ben tanıdığım faşistleri tercih ettiğim için buradayım.

Ben doğduğum ve çok sevdiğim şehrin çoktan talan edilmiş sokaklarında artık huzur bulamadığım, hırpalandığım, her gün taciz edilip çeşitli işkencelere maruz bırakıldığım için buradayım.

Ben daha demokratik ve insancıl bir görüşü savunduğunu iddia eden insanlarla bir araya gelip nefes alabileceğim bir toprak parçasında huzurla yaşayabilmek umuduyla buradayım.

Ben daha önce yapılan yanlışlar, talanlar, tecavüzler, ahlaksızlıklar, çarpıklıklar burada da yapılmasın diye buradayım.

Herkese inat kendimi yersiz ve yurtsuz hissetmemek için buradayım!

Daha doğrusu sanırım artık şöyle demeliyim: Buradaydım…

Mavi bayraklar tek tek düşerken

Çünkü geçtiğimiz sene yanı başımızdaki inşaatın, inşaat yasağı tarihleri içerisinde faaliyetine devam edip benim onları şikayetim sonucunda, bu faaliyetlerin yasak kapsamına girmediğini öğrendiğimde anladım ki, ben artık talihsiz bir şekilde bir şehrin daha talanına gözlerimle şahit olmak için buradayım. Yok Genç İstanbul, Küçük İstanbul romantizmi yaparken, arsayı alan evi dikmiş, iş işten geçmiş…

Daha ne olduğunu anlayamadan, bütün yarımada hiç düşünülmeden, hiçbir plan, hesap yapılmadan, sadece 60 metrekare ve son derece kötü inşaat kalitesine sahip evleri 5 milyondan satmak umuduyla santim santim talan ediliyor. İstanbul’un talanının hızlandırılmış versiyonu yaşanıyor resmen. İnanmayan hemen bir uçak bileti alıp Gümüşlük – Turgutreis arasında bir geziye çıkabilir. Sadece o aralığa kaç ev sığdırıldığına inanamazsınız.

Ve en basitinden şehir plancısı olmadan bile, o malum videodaki soruyu sormak yeterli: Nereye s*çacaklar? 

Aslında sorunun cevabı da çok belli. Çünkü ben bu yazıyı yazmadan birkaç gün önce Gümüşlük’ün mavi bayrağı iptal edildi. Yani Gümüşlük denizi artık mavi bayraklı bir deniz değil. Bir sene sonra Turgutreis de olmayacak, Bitez de, Yalıkavak da, Ortakent de. Diğer tüm sahiller de birer birer düşecek. Çok değil bir on yıl sonra da tıpkı İstanbul gibi sadece bazı sahillerde denize girilecek. O çok sevdiğiniz zenginler de ‘Offf burası çok bozdu, çok halk’ deyip başka bir yeri talan edecek. Kalan birkaç yerli çocuklarına eskiden buralardan hep takla atarak denize girerdik diye anlatacak. Tarih tekerrür edecek ve bu topraklardaki kimse huzur içinde ölemeyecek.

Daha da uzatmayayım, çünkü günün sonunda çok da romantikmiş gibi başlayan bu göç, yersizlik ve yurtsuzluk hikayesi, ‘Nereye sıçacaklar’ sorusuyla bitiyor. Kötü de bitmiyor, iyi de… Dandik, çiğ, iğrenç bir soruyla bitiyor hikaye.

Yine de bu kadar realite içerisinde ‘romantizm yaratma çabama sağlık’ diyebilir miyiz?

Ama Arzu Hanım burası bir cazibe merkezi!

Keşke kaderiniz benzemeseydi…

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları