ATATÜRK’ÜN TÜRK MİLLETİ ANLAYIŞI (İnsan Odaklı Yurtseverlik)- ENİS TÜTÜNCÜ

Ana Sayfa » TOPLUM » ATATÜRK’ÜN TÜRK MİLLETİ ANLAYIŞI (İnsan Odaklı Yurtseverlik)- ENİS TÜTÜNCÜ

06.08.2018 - 12:00

ATATÜRK’ÜN TÜRK MİLLETİ ANLAYIŞI  (İnsan Odaklı Yurtseverlik)- ENİS TÜTÜNCÜ

 

 

 

Osmanlı coğrafyasındaki farklı din, etnik, mezhep ve kültür yapılarının, emperyalist güç odakları tarafından nasıl istismar edildiğini çok iyi gören ve yaşayan Atatürk, Türk Milleti tanımlamasını zaman ötesi bir yaklaşımla, iki temel taşına oturtmuştur: Bunlardan birincisi insanın yüceliği, ikincisi ise yurtseverlik anlayışıdır.

Bu bağlamda kendi el yazısı ile, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına, Türk Milleti denir” demiştir.

Atatürk’ün bu tanımlaması hiçbir dinsel, mezhepsel ya da etnik farklılık gözetmeksizin, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm yurttaşlarını ayrımsız kucaklayan, “insan odaklı bir yurtseverliktir”.

Bu tanımlamanın değerinin anlaşılabilmesi için, Atatürk’ün ‘’İnsan Yüceliği’’ ile ‘’Yurtseverlik’’ anlayışı hakkındaki kimi düşünce ve söylemlerine bakmak gerekiyor.

1.İnsan Yüceliği anlayışı: Atatürk insanı evrende yaratılan en yüce varlık olarak görmüş ve “Önce İnsan” demiştir.

Gerçekten O’nun kimi arkadaşları o aşamada, kurulan yeni devletin bir arma ile temsil edilip edilemeyeceği konusunu tartışmaya açmışlar ve bunu Atatürk’e de taşımışlardır. Atatürk’ün oluruyla başlatılan arma çalışmalarından seçilen örnekler kendisine sunulmuş, O hepsini inceledikten sonra düşüncesini şöyle ifade etmiştir:

– Bunlardan hiçbiri bugünkü dünyamızın içinde kurulan bir devletin arması olamaz. Devlet armasını sembolik bir insan başı ile temsil etmeli.

– Her şeyin kaynağı insan zekasıdır. Siz bana bir zeka sembolü arayınız…! Sembol… sembol… sembol, insan zekasıdır sembol…!

Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin “insan başı” ile temsilini istemesi, O’nun insanı, evrende yaratılmış en yüce varlık olarak kabul ettiğinin en somut kanıtıdır.

Öte yandan Atatürk’ün bu düşüncesinin, Yeni Varlık Biliminin (Yeni Ontoloji), insan varlığı hakkında yıllar sonra ortaya koyduğu bilimsel araştırma sonuçlarıyla da tam anlamıyla örtüştüğünü hayranlıkla tespit etmekteyiz.

Gerçekten, Yeni Varlık Bilimince insan “yaratma edimi” ile tanımlanmaktadır. Buna göre insan, evrende mevcut tüm varlık kategorilerini kapsayan; onların inorganik, organik, psişik ve tinsel yapılarıyla bütünleşen, çok boyutluluğa (bireyselliğe, toplumsallığa ve evrenselliğe) sahip en yüce varlıktır. Çok boyutluluk insanda ‘’Kurma/Tasarlama Etkinliği – Yaratma Edimi’’ şeklinde ortaya çıkıyor. İnsan ancak bu niteliklerle donandığında, insansal bir yapıt, bir sanat eseri meydana getirebiliyor. Bu süreçte kendi sınırlarını hatta evrenin boyutlarını aşıyor, evrenin değerlerini çoğaltıyor ve büyütüyor. Böylece her insan kendisinde, evrenin bir boyutunu yansıtmaya çalışıyor.

Yeni Varlık Biliminin insan varlığıyla ilgili ortaya koyduğu söz konusu bilimsel gerçeği(kurma/tasarlama etkinliği ve yaratma edimi), yıllar öncesinde fark eden Atatürk bunu tek tümcede özetlemiştir:

“Her Şeyin Kaynağı İnsan Zekasıdır”.

Öte yandan Atatürk’ün “önce İnsan” anlayışı, İslam felsefesi açısından ele alındığında, bunun halk nezdindeki asıl kaynağının, Anadolu felsefesi ve hümanizması olduğu görülür.

Bilindiği üzere Anadolu felsefesi ve bunun hümanizma anlayışı, Anadolu, Kafkasya ve Balkan halklarının, İslam anlayışını şekillendirmiştir. Burada, “Önce İnsan ve Sevgi” tezi benimsenmiş, tüm insanların birliği ve kardeşliği ön planda tutulmuştur. İnsanlar arasında, din, mezhep, kültür ve etnik faklılıklara göre ayrımcılık yapılmasının Tanrısal varlıkla bağdaşamayacağı (Mevlana), kararlılıkla savunulmuştur.

Daha da ötede evrendeki canlı/cansız tüm varlıklara, Tanrı’nın kendisindeki kimi hikmetleri (gizli sırları) aktardığı düşünülerek Tanrı’nın, insanın ve evrenin, yani üçünün bir arada ve aynı bütünsellikte sevilmesi gerektiğine inanılmıştır. Bu nedenle de Tanrı’dan korkmak yerine, Tanrı’yı insan sevgisiyle bütünleştirerek sevmek esası kabul edilmiştir.

“Dünya benim rızkımdır. Halkı kendi halkımdır.” (Yunus Emre)

“Yaratılanı severim, yaratandan ötürü” (Yunus Emre)

“Ey, Tanrıyı arayan! Aradığın Sensin!” (Mevlana)

“Kadın Tanrı ışığıdır, sevgili değil. O sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil.” (Mevlana)

“Benim Kabem insandır.”  (Hacı Bektaş Veli)

“Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız” (Hacı Bektaş Veli)

“Ey Oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın.”  (Şeyh Edebali )

“Yârin yanağındaki gülden gayrı her şey ortaktır.” (Şeyh Bedrettin)

Söz konusu Anadolu İslam felsefesi değerleri, Atatürk’ün kimi söylemlerinde son derece çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır:

Atatürk Dumlupınar savaş alanını gezerken karşılaştığı feci manzara karşısında büyük bir sarsıntı geçirmiş, gözlerinden yaşlar akarken dudaklarından şu sözler dökülmüştür:

– Böyle mi olmalıydı…? Ne gerek vardı buna…? Zavallı insanlık!… (Dumlupınar, 31 Ağustos 1922)

Yine aynı bağlamdaki kimi söylemleri:

– Savaş zorunlu olmadığı takdirde bir cinayettir.

– İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanlıktan uzak ve son derece üzüntü duyulacak bir yoldur. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırarak, birbirlerini sevdirerek karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjidir. (Ankara, 26 Ekim 1931)

– Türk siyasetinin esaslı ilkeleri, barış ve insan severliktir. Biz bunlar için çalışıyoruz. (Ankara, 5 Kasım 1931)

Atatürk’ün insan varlığına bu bakışının salt İslamiyet açısından da, çok değerli olduğu anlaşılmaktadır.  Bu konuda örneğin Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün, Kur’an yorumlarından bir kaçına göz atılmasının yeterli olabileceğini düşünmekteyiz. Öztürk’e göre:

-İnsan, evreni kuşatacak genişlikte bir düşünce kapasitesine sahiptir…

-Kur’an, varlık ve oluşları, Yaratan’ın belirişleri, açılıp saçılmaları (tecelli) olarak görür. Yaratılmışların en güzeli ve kutsalı, insandır. Bu yüzden insanı sevmek, kutsamak ve ona hizmet etmek Yaratıcıyı sevmenin şaşmaz belirtisi kabul edilmiştir… İnsanı renk, dil, ırk, din bölge vs. ile kayıtlamak, Kur’an mesajına ters düşmek olur…

 

  1. Yurtseverlik Anlayışı: Atatürk yurtseverliği, “Toprak, İnsan ve Sevgi” bütünselliğinde görmüştür.

Atatürk yurtseverliği üstünde birlikte yaşanılan toprağa ve bu toprağın ayrımsız tüm insanlarına beslediği, derin sevgi temelinde gördüğü ve yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda çok sayıdaki örnekten sadece bir kaçına değinmeyi yeterli bulmaktayız.

-Ben bu toprakları seviyorum, yurdumun topraklarını, dağlarını, taşlarını… Göğünü havasını seviyorum memleketimin… Köylüsünü, çiftçisini, ırgatını, işçisini, balıkçısını, çobanını, sanatçısını, askerini, gencini, ihtiyarını, bütün insanlarını seviyorum memleketimin…’’ (Ankara,1937; Gökçen, Sabiha)

-Türkiye halkı soy veya din ve kültür yönünden birleşmiş, birbirine karşı, karşılıklı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve menfaatleri ortak olan bir sosyal toplumdur. Bu toplumda soy haklarına, sosyal haklara ve çevre şartlarına saygı, iç siyasetimizin temel noktalarındandır.’’ (1 Mart 1922)

– Benim için dünyada en büyük makam ve ödül, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. (Mersin, 17 Mart 1923)

-Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir soyun evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bizim yeni işimiz budur: Bu damarlar birbirini duysun ve birbirini tanısın. Bu dediğim şey gerçek olacak; çünkü gerçektir. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve bu alem dünyaya hayret verecek, ışığı ve feyzi insanlığa saçacaktır…” (26 Eylül 1932, Diyarbekir Gazetesi)

Özellikle son örnekteki “hep bir soyun evlatları, aynı cevherin damarları” ibaresinde, anlaşılacağı üzere bir bütünsellik söz konusudur. Buradaki soy, cevher ve damar tanımlamaları, kanımızca her hangi bir etnik yapıyı değil, kendiliğinden (bizatihi) insan soyunu, yani insan varlığını ifade etmekte ve “insanın evrende yaratılmış en yüce varlık” olduğu düşüncesini yansıtmaktadır.

Ne var ki emperyalizm, söz konusu damarların birbirini duymasını ve birbirini tanımasını sürekli engellemeye çalışmıştır. Kimi zaman din ve mezhebi, kimi zaman etnik farklılıkları kullanmıştır. Günümüzde de bunları nasıl acımasızca kullandığına hemen her gün tanık olmaktayız.

 

ÖZET/SONUÇ:

Osmanlı coğrafyasındaki farklı din, etnik, mezhep ve kültür yapılarının, emperyalist güç odakları tarafından nasıl istismar edildiğini çok iyi gören ve yaşayan Atatürk, Türk Milleti tanımlamasını, zaman ötesi bir yaklaşımla, iki temel taşına oturtmuştur. Bunlardan birincisi insanın yüceliği, ikincisi ise yurtseverlik anlayışıdır.

Bu bağlamda kendi el yazısı ile, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına, Türk Milleti denir” demiştir.

Atatürk’ün bu tanımlaması; hiçbir dinsel, mezhepsel ya da etnik farklılık gözetmeksizin, Türkiye Cumhuriyetinin tüm yurttaşlarını ayrımsız kucaklayan, “insan odaklı bir yurtseverliktir”.

Bu itibarla, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü ile övünmeliyiz. Bu sözün aynı zamanda, “Ne Mutlu İnsanı Bilene ve Yurdunu Sevene” anlamına geldiğini de iyi bilmeliyiz.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :