AYŞE SARISAYIN: SEVGİLİ ADALET HANIM…”HALİM, BÜTÜN KİTAPLARIM SENİN, SEN BÜTÜN KİTAPLARIMSIN. BEN GİTMEDEN SAKIN GİTME.”

Ana Sayfa » KÜLTÜR ve SANAT » AYŞE SARISAYIN: SEVGİLİ ADALET HANIM…”HALİM, BÜTÜN KİTAPLARIM SENİN, SEN BÜTÜN KİTAPLARIMSIN. BEN GİTMEDEN SAKIN GİTME.”

19.07.2020 - 18:17

AYŞE SARISAYIN: SEVGİLİ ADALET HANIM…”HALİM, BÜTÜN KİTAPLARIM SENİN, SEN BÜTÜN KİTAPLARIMSIN. BEN GİTMEDEN SAKIN GİTME.”

14 Temmuz günü sabah saatlerinde gördüm: “Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden 1929 Nallıhan doğumlu yazar Adalet Ağaoğlu 91 yaşında, çoklu organ yetmezliği nedeniyle…”

Artı Gerçek’ten Ayşe Sarısayın yazdı…

Ah, sevgili Adalet Hanım! Bir buçuk yıl kadar önce, Etiler’deki evinizde ablamla birlikte ziyaretinize geldiğimizde söylediğiniz, sonrasındaki telefon konuşmalarımızda tekrarladığınız sözleri hatırladım hemen. Uzun yaşamaktan çok sıkıldığınızı, can yoldaşınız, her kitabınızın yeni basımlarını imzaladığınız –ki bu ithaflar Halim’e İthaflar adlı kitapta toplanmıştı birkaç yıl önce- eşiniz Halim Ağaoğlu’nun ardına kalmanın üzüntüsünü, yeryüzünde unutulmuş olmaktan duyduğunuz kaygıyı, sizi tanıdığımdan bu yana eksilmeyen muzip gülüşünüzle, ince ironinizle ifade etmelerinizi nasıl unutabilirim?

Çok zaman önce, daha 1982 yılındayken Hadi Gidelim’i imzalarken dile getirdiğiniz bir dilekti bu: “Halim, bütün kitaplarım senin, sen bütün kitaplarımsın. Ben gitmeden sakın gitme.”

Ölüm haberinizle birlikte, her büyük kayıpta olduğu gibi Edip Cansever’in sevdiğim dizeleri çıkageliyor yine: “Anılardan anılara bir yol / Ve / Anılardan anılara sallanan bahçe / Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor.”

Ve Behçet Necatigil’in şu sözleri: “Sevdiğimiz birini, kendimizi katmadan, yalnız o olarak anlatmak da mümkün! Ama bu, anı değil tanıtmadır, incelemedir, bilimsele yaklaşmadır. Ve ölüm haberleri çoklarımızda hemen özel yaşantıları çağırır, tatlı acı bir sürü anıları tazeler. (…) ‘Onu ilk defa… yahut bir gün…’ diye başlarız. Benim de bu yazım öyle bir yazı. Özür dilerim kendimi anlatıyorsam.”

Kayıplar anıları tazelemekle kalmıyor, yıllar yılı okunan, her kitabı merakla beklenen bir yazar söz konusu olduğunda, o kitapların izlerini, belleğin bölük pörçük biriktirdiklerini, kimi kitaplarla yaşadıkça tekrarlanan karşılaşma anlarını da getiriyor beraberinde.

Sizinle ilk karşılaşmamız 1974 yılında, Ölmeye Yatmak’la. Lise öğrencisiyim. Adınızı duymamışım daha önce; ölmeye yatmak deyişini duymuşluğum olsa da ölüm kavramına çok uzağım henüz. Kitabın adı mı çekiyor beni, yoksa kapağın albenisi mi? Hatırlamıyorum artık.

İlk romanınızı bir solukta okumamın nedeni, edebiyata olan ilgim, okuma oburluğum değildi yalnızca. Cumhuriyet Türkiyesi’nin 1938’den 60’ların sonuna uzanan otuz yıllık bir döneminin o güne dek rastlamadığım bir biçimde kaleme alınmış olması kadar, Anadolu’nun küçük bir ilçesinde doğmuş, ilkokul öğretmeninin ısrarı ve desteğiyle başkente, ortaokula gönderilen Aysel’in hikâyesiyle Erbaa doğumlu annemin zorlu okuma serüveni arasında benzerlikler bulmuş olmamdı sanırım. 80’li yıllardan başlayarak annemle kurduğunuz dostlukta bir şairin anısını paylaşmanın yanı sıra çocukluğunuzun ve aile kökenlerinizin de etkileri vardı belki, kim bilir –Yazsonu’ndaki ithafınız kendini hatırlatıp araya giriyor hemen: “Sevgili Huriye Necatigil için; bizde yaşayan-süren Behçet Necatigil’in anısına, saygıyla…” İmzanızın hemen yanında babamın sıklıkla andığınız dizeleri: “Kimi şiirler / Okunur arkasında / Kendi ateşiniz varsa.”

O yaşlarda geri dönüşlerle yol olan Ölmeye Yatmak romanınızın günlüklerle, mektuplarla ve belgelerle desteklenen yapısının da, şaşırtıcı tekniğinin de ayırdında değildim elbette. Hem romanın yapısal özelliklerini somut olarak görmek için, hem de ülkeme, yakın uzak çevreme, hatta aileme bakışımın farklılaşması için zamana ihtiyacım vardı. Ülkedeki toplumsal ve siyasi değişimlerin, durulmayan çalkantıların, doğu-batı arasında sıkışıp kalmış hayatların, ödenen bedellerin izini sürebilmek daha nice okumalar gerektirecekti.

Ardından bu romanın devamı olan 1979 tarihli Bir Düğün Gecesi geldi. Yine unutulmaz bir Türkiye panoraması çizen, içeriğinin yanı sıra diliyle, üzeri örtük derin ironisiyle, yeni anlatım teknikleriyle büyüleyici bir romandı. Çeşitli ödüller aldı, çok tartışıldı. Yakın bir gelecekte bizleri bekleyen karanlık günlerin habercisiydi de -hemen sonrasında her şeyi yerle bir eden, umutlarımızı yok eden 12 Eylül darbesi…

Bir Düğün Gecesi’nin verdiği ivmeyle, ilk romanınızı tekrar okuyorum, bu kez farklı bir bakış açısıyla: Atatürk Türkiyesi’nde batılı olma çabasında, özgür olmaya çalışan eğitimli bir kadın olarak yaşamanın bedelleri üzerine düşünerek, çıkışın nerede olduğuna kafa yorarak ve bulamayarak.

Dar Zamanlar Üçlemesi’nin son halkası aynı karakterin, Aysel’in -artık sosyal bilimler profesörü- 1980 darbesiyle, yakın geçmişle ve kendisiyle hesaplaşmasını dile getiren Hayır (1987), içinde yaşadığım topluma, benimsediğim ya da dayatıldığı için kabullenmiş göründüğüm değerlere ilişkin farkındalıklarımın pekişmesine, yerli yerine oturmasına büyük katkı sağlıyor. Kendimi hâlâ yolun başında hissediyorum, değişime, dönüşüme dair inançlarım var…

Ölmeye Yatmak’la başlayan birlikteliğimiz yıllar yılı devam etti; siz yazdınız, ben okudum. Hep okudum. Sizinle şahsen tanışma, pek çok ortamı paylaşma şansım da oldu üstelik ama birkaç kırık dökük söz dışında kitaplarınızdan nasıl etkilendiğimi, kimi sahnelerle tekrar tekrar buluştuğumu söyleyemedim bir türlü. Sadece bir kez, seksen beşinci yaşınızın kutlandığı bir sempozyumun ardından birkaç satır yazabilme cesaretini gösterdim. Yazıyı okuyunca aramıştınız, nasıl da çocuksu bir sevinçle ve çocuklar gibi sevindirerek beni…

Tekrar tekrar buluşmalar dedim ya az önce, yaşadıkça bitmeyecek bu karşılaşmalar. İyi şiirler, iyi metinler böyle, ömür boyu eşlik ediyorlar bize. Olmadık bir anda, hiç akılda yokken kendilerini hatırlatıveriyorlar. Annemden kalan eski, siyah-beyaz fotoğraflardan biri örneğin: Tokat’ın Erbaa ilçesinde bayram kutlaması. Tarih 23 Nisan 1933. Eğreti giysiler, eğreti süslemeler, nasıl bir ifade takınacağını bilemeyen yüzler… Bakar bakmaz Ölmeye Yatmak romanınızın unutulmaz sahnelerinden birini çağrıştırıyor, yüzlerini batıya dönme çabasında, kökleri ve gelenekleri doğuda olanların çelişkili hallerini, Dündar öğretmenin başarıyla tamamlanması için çırpındığı trajikomik müsamereyi.

Ya da Bir Düğün Gecesi’ni okuduktan yıllar, yıllar sonra bir gece yarısı kim bilir hangi olayın, hangi hayal kırıklığının etkisiyle günlüğüme yazdığım şu satırlar:

“Ne diyordu Tezel: İntihar etmeyeceksek içelim bari! Bir kuşak, kendini bu sözlerle savunabilirdi isteseydi…

Ben de savunamadım. Ne intiharı savundum ne de alkolü –hiçbirini, hiçbir şeyi.

Biliyor musunuz sevgili Adalet Hanım, Tezel’le birlikte büyüdük biz. Bu sözleri söylesek de her sıkıştığımızda, öylesine, içini boşaltana dek adeta, intihar kavramından uzak, güçlü kadınlar olma hayalleriyle durduk ayakta. İntiharı asla düşünmedik; ne yaptık ettik, düşünmemeyi başardık. Bunalımlı ilk gençlik yıllarımızı, coşkulu, atak gençliğimizi, yüreğimizin kendimizden başka herkes için çarptığı ve fakat kendimizden başka hiç kimse için hiçbir şey yapmayı beceremediğimiz o çok naif, o çok masum, o çok ateşli, o çok hırslı, çok … çok … yılları tarifi imkânsız duygularla boğuşarak, yine de intiharın eşiğine gelmeden geçirmeyi başardık.

Ya şimdi?

Alkole sığınarak direnen Tezel’i ve bir otel odasında … saat, … dakika boyunca ölmeye yatan, sonra kalkıp soğuk bir Ankara sabahına karışıveren doçent Aysel’i hatırlamak ansızın. Onca yılı, onca yaşanmışlığı, onca öğretiyi silip atarak ölmeye yatmayı düşünmek neden şimdi?

Kırklı yaşların getirdiği mi, alıp götürdüğü mü yoksa? Ölmeye yatma hayalleri kurduran yalnızlıklar, yok olan ülkülerin hayal kırıklıkları mı elde kalan yalnızca?

Belki de Göç Temizliği’ni bir kez daha okumalı. Fatma İnayet’e danışmalı, sormalı, nerede hata yaptık diye…”

Göç Temizliği’yle tekrar buluşmam o sıralar değil, çok daha sonraları. Birkaç yıl önce, Beşiktaş’ta yirmi beş yıla yakın yaşadığım evden Kadıköy yakasına taşınmadan önceki günlerde. Dosyalar, kâğıt yığınları, koliler, kutular –atılacaklar şu yana, atılmayacaklar bu yana. Kimilerine sadece göz gezdirirken kimilerini son satırına dek okuyorum. Ne zamandır bu hâldeyim? Üç hafta, dört hafta? Aylar, yıllar? Kendimi bildim bileli? Okuduğum her satırla, göz attığım her belgeyle uzak geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyorsam bir ömür denebilir mi?

Tozlu kâğıtlardan kurtulmak istesem de durum tam tersi. Atılmayacaklar dağ gibi yükselirken, atılacaklar küçük bir yığın. “Atmalısın!” diye ikna etmeye çalışıyorum kendimi. “Daha çok atmalısın! Kurtulmalı, arınmalısın! Adı üstünde, göç temizliği!”

Göç temizliği mi?

Sevinçle çalışma odama gidiyorum. Henüz boşaltmaya başlayamadığım kitaplığımın ‘en üst rafının neredeyse tamamını kaplayan kitaplarınızın arasından buluyorum aradığımı: Göç Temizliği. Remzi Kitabevi’nden 1985 tarihli ilk baskı. Otuz küsur yıl önce okuduğum anı-romanınızı yeniden okumaya başlıyorum. Ertesi akşam kitap bitiyor –temizliğe bıraktığım yerden devam edebilirim artık.

Atılacakların hayal ettiğimce çoğalmamasını da dert etmiyorum şimdi; çocukluğumda annemin gönderdiği kartpostallar ya da ilkokul yıllarımdan başlayarak tuttuğum günlükler de yeni eve gelse ne çıkar? Belgelerden kurtulunca geçmişten kurtulmak mümkün olamıyor ki… Geçmişi bu kadar önemserken, unutmamak, unutturmamak için böylesine direnirken, bugünkü varoluşunu sadece geçmişle açıklayabilir ve anlamlandırabilirken, neden bu kurtulma isteği? Bırak onlar da gelsin seninle!

Hazır Göç Temizliği’ni yeniden okumuşken, Fatma İnayet ile Adalet Ağaoğlu arasındaki çatışmaya, Türkiye’de hem kadın hem yazar olma mücadelesine bu kadar yaklaşmışken, kitabın oluşum serüvenine de göz atma isteği beliriyor içimde. Nerede bulacağımı biliyorum. 1969-1996 yıllarını kapsayan, Damla Damla Günler adını verdiğiniz günlüklerinizde şöyle diyorsunuz: “Göç Temizliği için her şey hazır. Ancak, ben düne ait başkalarına şimdiki gözümle bakarken, kitaptaki bana ve anlatıcı ben’e kim şimdiki ben olarak bakacak? Anıların oyunbazlığından kim kurtaracak yazarı?

İnsan kendini ancak kendisiyle aşabilir. Öteki kendim, yani icabında karşıma geçip ben’i sorgulayan ben olmadan yazılmamalı bu Anı-Roman. (…) 

Buldum! Ortaokula kaydım yapılana kadar bilmediğim öteki adım! Hadi, bir kahramana ad yakıştırır gibi, beni bana göstermeye sıvanacak iddia makamı sahibinin adı Fatma İnayet olsun!..”

İyi ki yayımlamışsınız bu günlükleri. Özel yaşamınıza ilişkin kimi ayrıntılar, okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, oyunlar, seyahatleriniz bir yana, kitaplarınızın yazılış hikâyelerinin, kendi kendinizle tartışmalarınızın, açmaza düştüğünüzde çözüm arayışlarınızın izini sürmek ne kadar değerli… Ya da yeni bir romanın, öykünün aklınıza, yüreğinize düştüğü ânları görmek… Kitaplarınızla ilgili yorumlara duyduğunuz tepkileri, sevinçleri, öfkeleri; yazıyla ilişkili hemen herkesin içinden geçirip çoğu zaman dile getirmediklerini.

Edebiyata, kültür dünyasına ilişkin konuların arasında Türkiye’de 1969-1996 yılları arasında yaşanılanlar da sıklıkla karşımıza çıkıyor günlüklerinizde: siyasi cinayetler, işkenceler, toplu katliamlar, askeri darbeler, bu toprakların dinmeyen acıları -aradan geçen onlarca yıl boyunca tanık olduklarımızla gitgide çoğalan, yürek yakan…

Buluşmalar bitecek gibi değil sevgili Adalet Hanım… Her okurda farklı izler bırakan metinleriniz yaşamaya devam edecek. Okurlarınız sizi öncelikle Türkiye’nin yakın tarihine ayna tutan, bu ülkede aydın ve kadın olmanın tüm sancılarını hissettiren yapıtlarınızla, her kitabınızda farklılaşan kurgularınızla, dil ustalığınızla, örtük ironinizle hatırlayacak ama sizi tanıyanlar açık sözlülüğünüzü, dürüstlüğünüzü, dik duruşunuzu, hakkına sahip çıkan ve kimsenin hakkını yemeyen onurlu tavrınızı, doğru yaptığınıza inandıklarınızı sonuna dek savunurken, hatalarınızı kabullenip dile getirebilme cesaretinizi de unutmayacak.

“Biliyorum, bir gün bu yakınmaları da bol neslimiz tükenecek. Bizden sonra gelenler, artık yüz çizgilerimizi, seslerimizin tınısını bile anımsamayacaklar. Ve bir gün, bütün bunların nedeni anlaşılacak. Çekilen bütün acıların, olmazlıkların üstünü örten giz perdesi kalkacak. Ama şimdi, henüz yaşıyoruz. (Ne yaparsınız, ölene dek yaşamak da gerek! Müzik!..)” diyordunuz ya Yazsonu’nda, haklısınız kuşkusuz; yüz çizgileri, seslerin tınıları anımsanmayacak, ancak eserler kalacak, yeni kuşaklarla buluşacak.

Böyle olacağına inanıyorum, böyle olmasını kalpten diliyorum. Ve sevgili şair Edip Cansever’in dizeleriyle başladığım bu yazıyı yine onun dizeleriyle bitirerek uğurlamak istiyorum sizi: “Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak / Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir.”

18 Temmuz 2020, Heybeliada

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :