BU ANALİZİ OKUMADAN TRUMP’I ANLAYAMAZSINIZ. SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- VAHŞİ KAPİTALİZMİN SON PEYGAMBERİ BRİTANYA’YI NASIL SALLADI?

Ana Sayfa » GÜNCEL » BU ANALİZİ OKUMADAN TRUMP’I ANLAYAMAZSINIZ. SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- VAHŞİ KAPİTALİZMİN SON PEYGAMBERİ BRİTANYA’YI NASIL SALLADI?

06.06.2019 - 19:20

Sönmez Çetinkaya

Sönmez Çetinkaya

yazarın tüm yazıları
BU ANALİZİ OKUMADAN TRUMP’I ANLAYAMAZSINIZ. SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- VAHŞİ KAPİTALİZMİN SON PEYGAMBERİ BRİTANYA’YI NASIL SALLADI?

 

Bilindiği gibi ABD Başkan’ı Trump üç günlük ziyaret için  Britanya’nın başkenti Londra’ya gitti. Washington Post’dan Ishaan Tharor’un deyişiyle, Brexit  sürecinin ilginç bir aşamasında ” yıkıcı gülle ” gibi indi başkente!

Londra’ya inmeden önce medyaya verdiği demeçler, attığı twitler, temasları sırasında ve Başbakan May ile yaptığı basın toplantısındaki söylemlerine bakıldığında, Trump aynı Trump!

Bugüne kadar Trump hakkında yazdığım birkaç yazıda onu fenomen adam olarak nitelendirmiştim. Nedeni, göreve geldiği 2017’nin başından itibaren  söylem ve eylemleriyle, kendinden önceki başkanlardan  hayli farklı bir liderlik tarzı sergilemesiydi. Son Londra gezisinde de, bu çizgiyi sürdürmekten hiç kaçınmadı.

Trump’ın önceki başkanlardan farkı, iç politikada geleneksel siyasi ahlak normları ile kendini sınırlamaması şeklinde ortaya çıkıyor. Dış politikada ise eleştirilere aldırmadan, iş adamı kimliği ve pratiği ile neredeyse  diplomasız iş görüyor. Dış politika söylemlerinde anlaşma ( deal ) kelimesini dilinden düşürmemesi de bu tutumunun ilginç bir göstergesi olsa gerek.

Peki başarılı mı?

Elbette hangi açıdan bakıldığına bağlı!

Gelin önce, 21.yy’ın ilk çeyreğinde küresel ekonomi-politik göstergeler çerçevesinde ve felsefecilere göre içinden geçtiğimiz post-modernizm ürünü reel politik üzerinden ABD’nin konumuna bir bakalım.

Üzerinde çok konuşulup, yazılmakta olan yeni Çin olgusunun ortaya çıkışına kısaca değinip, küresel hegemoni çerçevesinde büyük resim ne gösteriyor; onu görmeye çalışalım.

Soğuk Savaş’ın ardından dağılan SSCB’den sonra Rusya, Putin’in büyük çabalarına karşın kendini henüz toparlayabilmiş gibi görünmüyor.

Böylece ABD tek süper güç olarak kalınca, emperyalizmin son evresi olan küresel neo-liberalizmi dayattı. Bu sürecin doğal sonucu olarak başta ABD’li şirketler olmak üzere batılı kapitalistler, ucuz işgücünden yararlanmak üzere Çin’e, neredeyse akın ettiler.

Çin’de üretilen ucuz tüketim ürünleri, başta ABD pazarı olmak üzere bütün dünyada dengeleri alt üst etti. Batılı yatırımcılar kârlarının yükselmesinden pek memnun oldular ve Çin’deki yatırımlarını sürdürdüler.

Bu süreçte yabancı firmalar iyi kârlar elde ettiklerini düşünürken, Çinliler de bu süreçte sağladıkları finans ile sermaye biriktirdiler. Bu olanaklarıyla, ABD üniversite ve araştırma kurumlarında yetişip, bilim ve teknolojide yetkinleşmiş on binlerce Çinli  genç insanı cazip olanaklarla ülkelerine çektiler.

Nihayet bu gençler bir süre sonra, Çin Bilimler Akademisini, dünyanın 1 numaralı bilimsel araştırma merkezi haline getirmekle kalmadılar, dünyanın en iyi 100 üniversitesi arasında yer bulan çok sayıda üniversite kurdular.

Sonrasında Çin, biriken büyük finans olanaklarını başta ABD olmak üzere Güney Amerika, Afrika, hatta bazı Avrupa ülkelerinin mali açıklarını karşılamak üzere, büyük montanlarda borçlar vererek kullanmaya başladı. En büyük yatırımı da ABD hazine bonolarına yaptı. Ayrıca birçok ülkede, önemli endüstriyel ve lojistik  yatırımlarını harekete geçirdi.

 

AMERİCA FİRST DOKTRİNİ

Dönelim Trump’a!

Kimilerine göre ” çılgın “, kimilerine göre klasik diplomasi dışı söylem ve eylemleriyle ” edepsiz “, bendeniz gibilerin tanımlamasıyla ” fenomen adam ” Trump, böylesi bir Çin gerçekliğinin kendini iyice dayattığı yıllarda ABD Başkan’ı oldu.

İnsanları amaç değil araç olarak gören kapitalist kültürün içinden gelen bir  işadamı olarak, bu tablo karşısında ne yapabilirdi? Kendisini destekleyenlerin de, aynı kültürün insanları olduğunu dikkate alarak Trump’ın yaptıklarını şöyle bir hatırlayalım.

Kanımca seçimi kazanmasında önemli rolü olduğuna inandığı ” America First “, sloganı doğrultusunda yol almaya karar verdi. Bazı yorumcular bu tutumu 19.yüzyılın başlarında uygulamaya konan ve 2.Dünya Savaşı’na kadar bir ölçüde uygulanan Monroe Doktrininin 21.yy versiyonu olarak algıladılar.

Bu yorumlar nükleer tehdit olmasa belki tutarlı olabilirdi. Ancak günümüzde, nükleer güce sahip kimse pek sesini çıkarmaya kalkmasa da, K.Kore rahat durmuyor. O yüzden Trump da ilk iş olarak, K.Kore’ye yoğunlaştı ve uzun müzakereler sonunda lider Kim’i şimdilik bir şekilde pasifize etmeyi başarmış görünüyor.

Trump göreve geldiğinde,  2003 yılında Bush’un güvenlik danışmanı Condoleeza Rice’ın BOP planının yarattığı sorunların en kanlısı Suriye savaşı sürüyordu. ABD’nin ulusal startejilerinin başında gelen, İsrail’in güvenliği ve petrol kaynaklarının kontrolü amaçlı rolünü oynamayı sürdürerek savaşa doğrudan müdahil oldu. Filistin sorununda ABD’nin geleneksel denge politikasından vazgeçip, İsrail’in talepleri doğrultusunda hareket kararı aldı ve uygulamaya geçti.

Fenomen adam İran’ın, öncelikle İsrail olmak üzere körfez ülkeleri üzerinde tehdit yarattığı  ve terörü beslediği gerekçesiyle, Obama döneminde yapılmış nükleer anlaşmasından tek taraflı çekildi ve bu ülkeye ambargo kararı aldı. ABD ile iş yapan ülkeleri de kendi ambargo kararına uymaya çağırdı. Bu arada Suud’ların liderliği altında diğer Arap ülkelerinin İran’a karşı örgütlenmelerini sağladı.

Yukarıda değindiğim Monroe Doktrininin ilanından bu yana Güney Amerika’yı kendi etki ve koruma alanı olarak gören her ABD’li Başkan gibi o alanlara Çin sızmasının önüne geçmek için en son Brezilya’daki başkan seçimine ağırlığını koydu. Venezuela’da ise kendisine başkaldıran rejimin lideri Maduro’yu ambargolarla yıpratıp, ülkeye alternatif başkan tayin etti.

Meksika ve Kanada ile yürürlükte olan NAFTA anlaşmasının, kendi ülkesi aleyhine olan maddelerini değiştirerek yeni bir düzenlemeyi onlara dayattı.

Güney Amerika’daki faşist rejimlerden kaçıp, Meksika’yı da geçerek ABD’nin sınırlarına yığılan göçmenleri, “ülkesinden geçiriyor” diyerek, Meksika ürünlerinin ABD’ye girişinde yüksek vergiler koymaya karar verdi.

AB üyesi ülkelerin ABD’ye yaptığı ihracat ürünleri arasında, yerli üretimi tehdit ettiği düşünülen başta otomotiv olmak üzere birçok ürüne yüksek vergi uygulama kararı aldı.

En başlarda aldığı, Paris İklim Değişikliği Mutabakatı’ndan tek taraflı çekilme kararını da unutmayalım.

Trump’ın geçtiğimiz günlerde Londra’da sergilediği tavırları da bu çerçevede ele almak gerekiyor. Londra Belediye Başkanı ile tartışmak ve Prens Harry’nın ABD’li eşi Sussex Düşesi’ni aşağılamak dahil, alışılmış kaba sözlerini sarfetmekten çekinmedi. Başbakan May’i Brexit konusunda bir taraftan eleştirdi, diğer taraftan övdü. Muhalefet lideri Jeremy Corbyn’in görüşme isteğini reddetti ve onu ” negatif güç ” olarak nitelendirdi.

Brexit’i desteklediğini, ancak en doğru çıkış yolunun, AB ile üyelik anlaşmasının hükümleri arasında yer alan 50 milyar $’ı ödemeyerek, anlaşmasız ( no deal ) olarak çıkılması olacağını öğütledi.

Brexit sonrası, zaten derin tarihi bağlarla bağlı iki ülke olarak, dünyanın şimdiye kadar tanımadığı en büyük işbirliği olanaklarını yeniden yaratacakları vaadlerini anlatırken gerçekten çok keyifliydi.

Yukarıdaki soruya tekrar dönersek;  Çin hariç, yukarıda başlıklar halinde vermeye çalıştığım konularda; ” Önce Amerika ” diyerek yola çıkan Trump’ın başarısız olduğunu söylemek mümkün mü?

Britanya gezisinin son gününde  İrlanda Cumhuriyeti Başbakanı Varadkar ile yaptığı basın toplantısında
kendisine sorulan bu soruya yukarıda sıralanan başlıkların bazılarını hatırlatarak, gayet başarılı olduğunu söyledi.

Ancak Çin ile girdiği büyük kapışma için aynı şeyi söyleyebilmesi pek mümkün olmasa gerek. Çünkü son zamanlarda medyada sıklıkla yer alan  ” 2040’lı yıllara doğru Çin her alanda dünyanın süper gücü olacak ” şeklindeki analizlere dayalı tahminler, Trump’ın korkulu rüyası olmaya devam ediyor olmalı.

Nitekim bu rüyayı daha da sıkıntıya sokacak haber bugün Washinton Post’da çıktı. SSCB’nin çözülmesinden sonra bir türlü istediği etki alanını yakalayamayan Putin davet ettiği  Çin Başkan’ı Xi ile Moskova’da görüştü.

İlginçtir!  Aynı gün, başta Kraliçe II.Elizabeth ve Trump olmak üzere batılı liderler, 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Normandiya’ya çıkarma yapmak için, ABD liderliğindeki batılı ülke ordularının yığınak yaptığı, Britanya’nın Portsmouth liman kentindeki D-Day Anma Günü için bir araya gelip müthiş bir görüntü sergilediler.

Bir başka ayrıntıda 2. Dünya Savaşı’nın yenilen tarafı Almanya Şansölyesi Merkel bu anma gününde, galip ülke liderleri arasında yer alırken, savaşın diğer kazananı o zamanki SSCB’nin günümüzdeki tek mirasçısı Rusya lideri Putin’in, yeni büyük güç, Çin’in lideri ile Moskova’da bir araya gelmeleri!

Bütün bu görüntülere bakınca yeni dönem felsefecilerinin ” Hey uyanın, modernite çoktan geride kaldı, artık bütün zamanların bir arada yaşandığı post-modernite dönemindeyiz.” söylemi  bendeniz gibi modernite içinde yetişmişleri bir hayli zorlasa da, galiba üzerinde düşünmeyi hak ediyor gibi!

Ziyaretçi Yorumları

Gönül Ungan07 Haziran 2019

Sayın Sönmez Çetinkaya nın yazılarını büyük bir zevkle okuyorum. Yorum ve analizlerine yürekten katılıyorum. Başarılarının devamını bekliyorum.

Bekir Peynircioglu08 Haziran 2019

Yazarın tüm yazıları gibi bu da zevkle okuduğum bir yazısı.

İlgili Terimler :