28 Eylül 2022 - Hoş geldiniz

CENGİZ ÖKSÜZ YAZDI- KÖY ENSTİTÜLÜ EDEBİYATÇILARIN EDEBİYATIMIZA ETKİLERİ

Ana Sayfa » GÜNCEL » CENGİZ ÖKSÜZ YAZDI- KÖY ENSTİTÜLÜ EDEBİYATÇILARIN EDEBİYATIMIZA ETKİLERİ

Eklenme : 14.09.2022 - 12:42

CENGİZ ÖKSÜZ YAZDI- KÖY ENSTİTÜLÜ EDEBİYATÇILARIN EDEBİYATIMIZA ETKİLERİ

 

Son yıllarda Köy Enstitüleri çok ilgi görüyor. Bize düşen görev Enstitüleri her yönden doğru tanıtmaktır. Enstitülerin eğitim anlayışı, kısa süre içinde başardıkları, mezunların atandıkları yerlerde gerçekleştirdikleri, kısaca bu topluma katkıları yazılıyor, anlatılıyor. Köy Enstitülerinin bir de edebiyat alanında bize kazandırdıkları var. Bu okullardan yetişen edebiyatçılar edebiyatımıza yeni bir renk, yeni bir anlayış getirdi.

1950’de Mahmut Makal’ın Bizim Köy ile başlayan süreç 12 Eylül dönemine dek sürdü. 12 Eylül’den sonra Köy Enstitülü yazarlara adeta bir sansür uygulandı. Kitapları basılmadı; dergiler, televizyonlar ve diğer iletişim aygıtları onlara kapatıldı; yok sayıldılar ve unutulmaya terk edildiler. Son zamanlarda sevinerek görüyoruz ki Köy Enstitülü yazarların yapıtları yeniden basılıyor. Bu, olumlu bir gelişmedir.

Köy Enstitülü yazarların verimleri için önce Köy Romanı ya da Köy Edebiyatı adlandırmaları yapıldı. Köyü, köylüyü, onun sorunlarını anlatan edebiyat küçümsendi, değersizleştirmeye çalışıldı. Köy Enstitülü yazarlar, ozanlar toplumda ilgi görmeye başlayınca da bunların yazdıklarına yönelik tezek kokuyor, demeye başladılar. Hep köy yazılmaz ki dediler. Attila İlhan gibileri de “ Yok kasabada akşam olunca içine bir gariplik çökermiş de yok köyde öğretmenle imam dolaşır dururlarmış da yok cezaevinde ‘ adem baba’ koğuşunda hükümlüler çıplak dolaşırmış da…Anladık birader, yeter artık. Biraz da roman yazın.” diyordu.( Attila İlhan, Cumhuriyet, 30. 6. 1975)

Fakir Baykurt’un bu tür eleştirilere yanıtı şöyle oldu: “ Genellikle köy ve köylü sorununu işleyişimizin bence iki nedeni var: Birincisi, köyde doğup büyümüş ve uzun süre köyde çalışmış oluşumuzdur. Elimiz kalem tutacak kadar eğitim gördüğümüz zaman doğal olarak köylülerin – yani kendimizin- içinde bulunduğu durumu dile getirmeğe yöneldik. O zaman edebiyatta köyden söz açan yapıtlar azdı. Neredeyse bomboştu alan. Bunu doldurmaya, yüzyıllardır susmak zorunda bırakılmış bu büyük kitleyi konuşturmağa çabaladık. Tarihsel ve güncel olarak tonla dert vardı önümüzde. Bunları deşmek(…) bir görev olarak çıktı önümüze.

İkincisi daha çok düşünsel bir gerçekliktir. Köylüler, Türkiye toplumunun çoğunluk kitlesidir. Tam ulusal bağımsızlık, tam kalkınma, tam çağdaşlaşma bu kitlenin uyanıp kıpırdanmasına bağlıdır. O, eskiden olduğu gibi yerinde durdukça ya da gerekli tempoda kıpırdamadıkça toplu değişmemiz de o oranda gecikmektedir. Bu yüzden (…) bu kitleyi etkilemek amacımız olmuştur.” ( Mehmet Bayrak, Köy Enstitüleri ve Köy Edebiyatı, Özge Yayınevi, s.231-232)

Ünlü yazar Hasan İzzettin Dinamo da bu tartışmalara katıldı. “…Peki neden kent romanı yazılmıyor da durmadan köy romanı yazılıyor? Bu konuyu biraz insafla düşünmeliyiz: Roman türü bakımından ilk kez edebiyatımıza geçtiğinden beri yazılan bütün romalar, konularını kentlerden almıştır. Bu da 1950’lilere dek süregelmiştir. Mahmut Makal’ın köye araladığı kapı, birdenbire bir tabuyu kırmış, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, bu yasak bölgede kır atıyla cirit atmağa başlamış, onun arkasından köy enstitülerinin yetiştirdiği harika çocuklar, başlarında Fakir Baykurt, Talip Apaydın köy romanı yazma yarışına girmişlerdir. Onların da arkasından hepimizin bildiğimiz üstün yetenekli köy kökenli romancılarla, hikayeciler sökün etmiştir. Evet, insafla düşünecek olursak, kırk milyonluk Türk köylüsünün yaşayışı üstüne şimdi bile yazılan romanlar parmakla sayılacak kerte azdır. Giderek kent romanlarının çokluğu yanında devede kulaktır.”

Enstitülü edebiyatçılar yalnızca konu ve içerikte devrim yapmadı. Dil, biçem ( üslup) konusunda da büyük değişiklikler getirdiler. Köyün konuşma dili yazıya geçti. Bu, kentli edebiyatçının benimseyemeyeceği bir şeydi. Yıllarca süslü, sanatlı, tumturaklı dille yazmaya alışmış yazarlar için, yalın, kısa, açık, kısa cümlelerle ve Türkçe sözcüklerle yazmak, edebiyat değildi. Kenti edebiyatçı için edebiyat güzel söz söylemekti. Güzel söz de süslü ve sanatlı olurdu.

Köyün özlü sözü, deyimi, deyişi “Halk Ozanları”ndan sonra Köy Enstitülü edebiyatçıların ürünlerinde yeniden gün yüzüne çıkmıştı. Dergimizin 66. Sayısında Köy Enstitülü edebiyatçıların dilimizdeki özleşmeye katkılarından örnekler vermiştim. Nasıl Halk Ozanları Türkçemizin yitip gitmesine engel oldularsa, Köy Enstitülü yazar ve ozanlar da Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarına yazdıklarıyla ve önerdikleriyle destek olmuşlardır. Çünkü iki kesim de aynı damardan beslenmiştir. Halk damarı varsıldır, tükenmez…

Azra Erhat da tartışmalara katıldı: ”Son yıllarda şehir aydınlarının acayip bir tutumu ile karşılaştık. Köy romanlarından gına gelmiş, köylü dilinden illallahmış, romanda da köylüyü konuşturmak olur muymuş? Köylü romancılar cahilmiş, önce dil öğrensinlermiş, dünyanın büyük romancılarını okusunlarmış…”

Edebiyat eleştirmeni Rauf Mutluay Cumhuriyet gazetesinde 16. 4. 1974 tarihinde yazdığı yazıda bakın ne diyor: “ Hikaye ve romanımıza içinden gizlenen asıl köyle, köylüyü, Türkiye’nin yoksunluk altındaki öz direncini, insani değerlerini taşıyan yazı emekçileri. Şiire yeni bir tat, köy notları üstüne güçlü bir temel, röportaj ve eleştiriye taze bakışlar kazandıran genç yürekliler. Eğer kurutulmasaydı, o büyük kaynaktan daha nicelerinin doğduklarını göreceğimiz halk çocukları. Edebiyatı İstanbul dışında yaratan, güçlendiren Anadolu aydınları.” ( Mehmet Bayrak, Köy Enst. Ve Köy Edeb.)

Ünlü ozan, eleştirmen Cemal Süreya, ” Köy romancıları son yirmi yıl içinde büyük çaba gösterdiler, büyük tutkuyla çalıştılar, kendine özgü diyebileceğimiz yapıtlar ortaya koydular; uzunca bir süre Türk romanını kendi adlarıyla anımsattılar. Dahası yaygın bir köy edebiyatı akımı yarattılar. Hatta daha ileri giderek söyleyeyim, Türkiye’de 1955’ten sonra romanın yaygınlaşmasına, okur kazanmasına ilk ve büyük katkı köy edebiyatındaki atılımdan gelmiştir.” diyerek, Köy Enstitülü edebiyatçıların hakkını teslim ediyor.( Cemal Süreya, İki Şey, Politika, 19.9.1975)

Tartışmalar gazete ve dergi sayfalarından salonlara, radyo programlarına taşındı. Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Ümit Kaftancıoğlu, Dursun Akçam, Osman Şahin gibi köyden çıkan yazarlar, ozanlar yıllarca sürecek bir tartışmanın içine girdiler. Köy Edebiyatı diye küçümsenen ürünler –roman, öykü, röportaj, deneme, tiyatro- edebiyatımızda yeni bir çığır açıyordu. Yalnızca edebiyatımızda değil, yıllarca zengin kız, yoksul oğlan konusunu işleyen sinemamız da köylü sorunlarına yönelmişti. Susuz Yaz ile başlayan değişim, Irazca’nın Dirliği ile sürdü. Köyü yazan yazarlar, köyden kente göçü de yazmaya başladılar. Kente gelen köylünün karşılaştığı sorunlar da edebiyatımızdaki hak ettiği yeri almaya başladı; hatta Fakir Baykurt, Almanya’da çalışan işçilerin sorunlarını da edebiyatımıza taşıdı. Böylece “Köy Edebiyatı” eleştirileri zamanla geçersiz duruma geldi. Sinemamız ve tiyatromuz da bu değişimden yararlandı. ‘’Beyaz Perde”de kartpostal gençleri yerine kavruk köy, gecekondu insanları görünüyordu. Bu, Köy Edebiyatı diye küçümsenmeye çalışılan edebiyatın başarısıydı.

12 Eylül’den sonra Köy Enstitülü edebiyatçıların ürünlerinin unutturulmaya çalışılmasının toplumsal, siyasi nedenleri var. Sanat, içinden çıktığı toplumun aynasıdır. Toplumda olan biten sanata yansır. Toplumda ne zaman özgürlük varsa, sanat toplum sorunlarına eğilir ve halka ayna tutar. Yönetim baskısının sürdüğü dönemlerde ise sanat toplumdan kopar ve soyutlaşır. Bunu bizim edebiyat tarihimizden de izleyebiliriz. Tanzimat Edebiyatı döneminde edebiyat topluma yaklaşmışken, Serveti Fünun dediğimiz dönemde edebiyat toplumdan kopmuş ve soyutlaşmıştır. Abdülhamit’in baskıcı yönetimi 33 yıl sürmüş, bu sürede edebiyatın dili ağırlaşmış, konular da yeniden Divan edebiyatı dönemini aratmayacak denli halktan kopmuştur. 1908’den sonra yani 2. Meşrutiyet döneminde edebiyatın yeniden halka döndüğünü görüyoruz. Özgürlük ortamı özgür yazmaya olanak sağlıyor. Ulusal Edebiyat Dönemi olarak adlandırdığımız dönemde (1912-1922) Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı var. Genel olarak edebiyatın dili ve işlediği konular halka yakın. Cumhuriyet dönemi için de aynı şeyleri söyleyebiliriz; inişler, çıkışlar var. 1950-1960 döneminde sanatın yeniden soyutlaştığını, halktan uzaklaştığını görüyoruz. Bunun nedeni Demokrat Parti’nin baskıcı yönetimidir. İkinci Yeni dediğimiz edebiyat anlayışı bu dönemin ürünüdür. 12 Eylül her şeyi ezdiği gibi sanatı, dolayısıyla edebiyatı da ezdi. Faşist yönetimin halkın sorunlarını işleyen edebiyata, sanata tahammülü yoktu. 12 Eylül kendi anlayışına uygun Anayasayı ve yönetimi oluşturdu. Toplum da bu yeni duruma göre düzenlendi. Yeni değer yargıları topluma şırınga edildi. Artık “yükselen değer” tüketicilikti. Üretim, örgütlenme, dayanışma, eşitlik, kardeşlik….kavramları, değerleri geride kalmıştı. Bireysel kurtuluş ve bireyci yaşam öne çıkmıştı. Yeni değer paraydı. Tüketici toplum kendine uygun “sanatçıları” yetiştirmekte gecikmedi. Artık edebiyatta işlenen konu iç bunalımlarıydı, can sıkıntısıydı, bireysel kurtuluştu; yeme içmeydi; markalı yaşamdı. Eskiden görgüsüzlük olarak eleştirilen ne varsa yeni dönemin görgüsü olmuştu.

12 Eylül’den çıkışta bazı ünlü yazarların nasıl yeni dönemin hizmetçisi olduğu pek çok kişinin belleğindedir. Eski ünlü “solcular” artık yeni efendilerin hizmetindeydiler. Onlar, kapılandıkları gazetelerin köşelerinde,  köylüler çok tembeldir, yazın üç ay çalışırlar, dokuz ay yan gelip yatarlar. Onlara üretim için kaynak aktarmak israftır, köylülere kredi verilmemelidir; tarım kesimi kaynakları kurutuyor. Bizim köylüler adam olmaz, türünden yazılar yazıyorlardı. Arada da, köylüler ne zaman satranç oynamaya başlarsa o zaman kalkınırız türünden inciler de yumurtluyorlardı. Bu tür tartışmalar gece yarılarına dek televizyonlarda da sürüyordu.

Yazının tam burasında insanın aklına Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun şu ünlü şiiri geliyor.

Herifçioğlu Sen Mişel’de koyvermiş sakalı

Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal’ı

Esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası

Cebinde dört dilberin telefon numarası

Bir elinde telefon, bir elinde kesesi

Uyyy!.. yesun oni nenesi

Yesun oni nenesi.

 

12 Eylül; Anayasa başta olmak üzere, yönetim biçimini, patileri, dış ve iç politikayı, üretimi, tüketimi, kooperatifi, basını, basımevini, dağıtımı, televizyonu, sendikayı, kısaca tüm toplumu kendi anlayışına göre yeniden düzenlemişti; yoksa “dizayn etmişti” mi demem gerekirdi. Artık Köy Enstitüsü edebiyatı bir tarafa “enstitü” sözcüğünü bile duymak istemiyordu. Aradan yıllar geçtikten sonra toplum içine düştüğü durumu sorgulamaya başladı da Köy enstitülü yazarların ürünleri yeniden basılmaya, okunmaya başladı.

Köy Enstitülerinden yetişen edebiyatçılar edebiyatımızda bir çığır açtı. 1960’lı, 70’li yıllarda onların damgaları var. Yazdıklarıyla geniş kitleleri etkilediler. Yazdıkları edebiyat olarak kalmadı; öğretmen, işçi, gençlik örgütlenmeleri ve kooperatifçilik konularında da ateşleyici oldular, esin kaynağı oldular. Onlara çok şey borçluyuz.

 

Cengiz Öksüz – Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği İstanbul Şubesi Başkanı

 

 

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları