11 Ağustos 2022 - Hoş geldiniz

CENGİZ ÖKSÜZ YAZDI- YELATAN

Ana Sayfa » GÜNCEL » CENGİZ ÖKSÜZ YAZDI- YELATAN

Eklenme : 23.05.2022 - 9:08

CENGİZ ÖKSÜZ YAZDI- YELATAN

 

Yelatan 11 Nisan 1980 tarihinde İstanbul’da evinin önünde katledilen Köy Enstitülü yazar Ümit Kaftancıoğlu’nun bir romanının adıdır. Ümit Kaftancıoğlu adını, 1970 yılında aldığı TRT Büyük Ödülü ile duyurdu. Kaftancıoğlu “Dönemeç” romanıyla ödül aldı, Yelatan iki yıl sonra yayımlandı (1972). Bu iki kitabın ortak özelliği Ümit Kaftancıoğlu’nun gerçek yaşamından izler taşımalarıdır. Daha doğrusu Kaftancıoğlu bu iki kitapta kendi yaşamını romanlaştırmıştır.

Yelatan, Kaftancıoğlu’nun çocukluk ve gençlik dönemini anlatmaktadır. Bir kızı olan Aşır, erkek çocuğu olmadığı için eşinin üstüne bir evlilik daha yapar. Bu, normal bir evlilik değildir;  40 yaşlarındaki Aşır, anası babası olmadığı için başkasının evinde sığıntı gibi yaşayan 14 yaşındaki Güllü’yü köyden bir komşusuyla kaçırır. Gülü, Güldene’nin üstüne kuma gelir.

Kumalık evde ne olursa Aşır’ın evinde de o olur. Evin tadı tuzu kaçar. 14 yıllık eş Güldene daha önce kocasına bir söz söylememiş, sesini yükseltmemişken, eve kuma geldikten sonra Aşır’a söylenmeye başlamıştır. Söylenmeler giderek dozunu artırır ve kavgalara dönüşür.  Evde tat tuz kalmaz. Güldene kızını Cennet’i dedesinin evine gönderir. Aşır Gülü’den erkek çocuk doğurmasını beklemektedir ama beklenen çocuk bir türlü gelmemektedir. Güldene  Aşır’a Gülü’nün kısır olduğunu, onu, aldığı eve geri götürmesini ister. Günler, aylar böyle dırdırla, kavgayla geçerken, Aşır işlerini de ihmal etmeye başlamıştır. Zamanında ot biçmeye, ekin kaldırmaya gitmemektedir. Güldene eskiden yapılacak işleri planlarken artık ne olursa olsun, havasındadır. O yıl aile kışa yeterli yiyecek hazırlığı yapamadan girer. İşte asıl sorunlar da o kış mevsiminde başlar. Aile birden yoksul düşmüştür. Çünkü Kars’ın Hanak’ının Saskara ( Koyunpınar) köyünde kış için evine ve ahırına yeterli yiyecek hazırlığı yapmayanın kışı çıkması çok zordur. O kış türlü sıkıntılar, zorluklar içinde geçer, birden yokluğa düşerler.

Yaz aylarında köylü yaylaya çıkmaktadır. Aşır, Gülü’yü Güldene yayladayken eve getirmişti. İki kuma o yıl kışa girerken birbirleriyle karşılaşmışlardı. Bu kez yaylaya Gülü gider. Bu arada Gülü ilk çocuğuna gebedir.

“ Gülember:

——–Aşır Paşa, Gülü Gelin’in karnı cici, yuvarlak. Oğlan olacak.

Deli Yeter:

———- Aşır Paşa bana ne alacan? Gülü yüngül, kız olsa ağır olur. Sonra ben düşünü gördüm biliyin mi Paşa? diyor, bir düş uyduruyordu.

Çayır, tarla, harman…Tek başına ezdi Aşır’ı. Yağ-peynir verip geçici adam çalıştırıyordu ya, elden gelen öğün olmuyor, el elin eşeğini türkü çağırarak arıyordu. Geçti yaz, güz geldi.

Yaylacılar indi köye. Güldene’nin gözü Gülü’nün karnında: ‘ Oğlan olacak bununki, oğlan doğuracak bu, taş doğura bu oğlan yerine….’ diyor.”

Gülü ilk çocuğu Binalı’yı doğuruyor. Binalı doğar doğmaz Güldene ona sahip çıkıyor, emzirmesi için bile bebeği Gülü’ye vermiyor; hatta Aşır’ın bebeğe bakmasına bile izin vermiyor.

“ —— Güldene, çocuk nasıl, ele avuca gelir durumu var mı?

——- Var, yok! O sana kalmadı. Bu oğlan artık benim. Ne karın ne de sen buna el vuracaksınız! Seni karına, karını da sana verdim, diye azarladı Aşır’ı. Aşır sevindi, ‘ Kumalık etmesin de analık etsin” dedi içinden.”

Gülü ilk çocuktan sonra neredeyse her yıl doğum yapmaya başlar. Çocuklar çoğaldıkça da Aşır’ın geçim işi zorlaşır.

“ Binalı üç yaşını bitirirken dördüncü çocuğu da doğurdu Gülü. Gene bir koç katımında bir kız oldu: Miyese. Yaşını dolduran ayağını sürüttü, Ferman da koç katımında gene, öbürlerinin doğduğu bir çarşamba günü kucağa geldi.

Aşır’ın yaşı elliye varıyordu. Evde üç erkek çocuk, üç kız çocuk ( Gerçi Cennet Piklop’taydı ya, istese hemen gelebilirdi), iki karı…”

Aşır, kendisi ekip biçmeye yetişemediği için kardeşlerine verdiği otlakları, tarlaları onlardan ister; fakat geri alamaz. Mahkemeye git, derler Aşır’a tarlaları vermezler. Aşır’ın mahkemelerde uğraşacak ne parası ne de zamanı vardır.

“…Artık buğday unutuldu Aşır’ın evinde. Arpa. Aşır öyle alıştı ki arpaya…Elli yıldır dersin ki bu adam arpa ekmeği yiyormuş. Şaşılır. Güldene alışamadı. Söylenmeye, açıktan gizliden ağlamaya başladı. Güldene artık konuşamaz olmuştu. Ağzını hepten kapadı.”

Bundan sonra yaşanan tam bir aile dramıdır. Yıl yıldan kötü gelir.

“ Ölüm yok ki, ölek de kurtulak…dediği günler öyle çok ki… Hem de günde kaç kez! Kışı öyle sürünerek, söylenerek geçirdiler. Baharda tohumluk yoktu, tarla sürecek çift-çubuk yoktu. Kim ona tarla sürecek, kim onun tarlasına bir avuç tohum atacak? Yelatan kışı bitirmiş, güneşi sırtlayıp baharı duyurmuştu ya, öküzü olana, arpası, tohumu, tarlası, tapanı olana. Aşır’da hiçbiri yok! Bahar doğum ayıdır. Atın, itin, ineğin, koyunun, keçinin doğurduğu ay.  Yelatan bin bir çiçek doğurur, baharı doğurur. Aşır’ın ne bir tavuğu cücük çıkaracak ne bir pisiği enik!.. Hele bunlar neyse ne ya, ‘öküz öküz’ diyordu Aşır. ‘ Öküzümüz ki yok, kimse yüzümüze bakmaz!’

Mayıs yarılandı. Herkes çift çubuk düzüyor. Gömütlüğün karları eridi. Kargalar, sığırcıklar, serçeler kara topraktan geçiniyor.”

(….)

“ Issızladı köy. Aşır çıkmadı yaylaya. Bu yaz, ıssız köyde geçti. Aşır da boş. Kımı, yemlik, acıgıcı, dıda, adıl topluyor çocuklar. Korucular aman vermiyor ki…Aşır’la Güllü birbirini yiyor. Arpa ekmeği bile yok. Gülü yaylaya çıktı. Sığınacak kapı arıyor. ‘ Birinin sapanına taş olak da hiç değil kışa bir şeyler derliyek, topluyak…’ diyor. Gitti, Yeter’e uğradı. Yeter de güç geçinen, sürünen biri. Kocasını o yönetiyor. Yakındı hep:

—– Bunlar karı olacaktı, biz erkek olacaktık Gülü. (…)

—- Benim de tek umudum çocuklar. Daha büyüğü uçkurunu toplamadan el kapısında. İki yıl oluyor ki babasının ocağından bir tas su içmedi…Yıkılsın böyle ocağı nedeyim?

Yeter sözü öze çekti:

—– Daha ne var, ne yok? Neydiyin Gülü?

Gülü de sözü buraya vardırmak için kırk dolamaç dönüyordu:

—– Neydek Yeter? Kapandık kaldık. İyi- kötü, üç beş avuç arpadır, çavdardır serptirdik. Tanrı birini bin ede, Süleymen ekti tarlalarımızı, kayınlarım yanaşmadı. Bu sıcak yazda da kaldık köyde. Yaylamızı da etmişler peğ. Elin dediği oldu, düşmanın dediği. Çıkamadık bu yıl yaylaya! Neydek? Çıkak da o bu yesin, biz el bakıncı mı olak? Hiç değil çocukların gözü görmez de ağlaşmazlar. El bakıncı olmak zor!

Hele yaz neyse. Yeşildir, ottur, kımıdır, acıgıcıdır toplayıp yiyorlar. Ya kışın! Bir su, bir ekmek.”

Ümit Kaftancıoğlu diğer Köy Enstitülü yazarlar gibi köyü içinden anlatan bir yazardır. Cılavuz Köy Enstitüsü mezunu yazar, bu romanında ailesini anlatırken köyünü, ilçesini ve bir bölgeyi de anlatmaktadır. O bölgede konuşulan sözcükler, deyimler, atasözleri romanda dirilmiştir. Yüzyıllardan beri Kafkasya’da kimler varsa, Kars’ta, Hanak’ta da onlar vardır. Türkmen, Kürt, Ermeni, Gürcü ve diğer milliyetlerden insanlar yan yana,  yaşamaktadırlar. Savaşlar, kırımlar olmuştur; ama halkın birbirine karşı düşmanlığı yoktur.

“ Tan ağarırken kalktı Aşır. Kız çocuklarını yanına almadı. Ferman, Yalnız, Aşır. Sudöken’e vardılar. Tusarak arpa tarlalarına girdiler. Kellelerinin nasıl koparılacağını öğretti Aşır çocuklara. Başladılar. Tezden doldurdular dağarcığı. Koynunu, koltuğunu da doldurdu çocukların. Çıktılar tarlalardan. İndiler. Geliyorlar eve. Karınları aç. Arpa kılçıkları çocukların çıplak etini yiyor. Yürüyor gövdesinde. Aldırdıkları yok buna, ‘ acıktık’ diyorlar.

Aşır:

—– Arpayı böyle ufalayın, üfleyin atın ağzınıza. Bir ufak bastırın içinizi, dedi, sonra derine daldı:

“— Ah oğul, ah! Buna şükredin. Benim bu karalı başıma neler gelmedi? Pişmiş tavuğun başına gelenler hiç. Urus’a verdi Osmanlı buraları. Biz de istemedik Urus’u, Kars’taki büyükler de bizi el altından arkalıyor. Molla İbrahim deden var ya, o başımız, köyün başı. Çete kurduk. Urus’a gün mü gösteriyoruk? Hanak’ta, bir avuç yerde kaldı Urus. Gelemedi köyümüze, buralara. Geldi mi tepeliyoruz. Tutamıyor, yakalayamıyor. Ermeni kafiri yerimizi söyledi Urus’un Neçelik’lerine. Bir gece Yelatan’da Ayımağaraları’nda uyurken yakaladılar bizi. Abdalemgil’in Ali, Lalalıgil’in Bektaş, Dudaklı Hasan, ben. Varız bir sekiz mi, on mu? Sürdüler bizi Ahılkelek’e. Gardaşım Hasan da yanımda. Yedi yıl yattık delikte. Sonra yerin altından yol vurduk kaçtık. Geçmiş gün, bir aya mı, kırk güne mi geldik, çıktık. O gelişimi iyi biliyorum. Batum’dan, Hopa’dan Zigana’dan vurduk. Ne yiyerek? Arpa. Nereden buluyoruz? Urus’un ordusunun atlarının ya da yoldan geçen atın, öküzün bokunun içinden seçip de yiyorduk. Yaaa!.. Sen tertemiz arpayı beğenmiyorsun!”

Yelatan’da kültür dilimize geçmemiş sözcükler, deyimler var. Öz Türkçe sözcüklerin çokluğu gözden kaçmıyor. Halk, Oğuzlardan gelen dili, söyleyişi, geleneği, inanışı sürdürüyor. Kapalı bir bölge. Köyden İstanbul’a çalışmaya ilk gidenler Aşır’ın büyük oğlu Binalı ile onun yaşıtıdır. Köyde ilk kez aylığa kavuşanlar ise Aşır’ın Cılavuzlar Köy Enstitüsü’nü bitiren iki çocuğu ve onların iki köylüsüdür. İletişimin olmaması, köyün kasabaya, kente uzaklığı köylünün yüzyıllar öncesinin geleneklerini yaşatmasını sağlamış. Köylüler kış gecelerinde bazı evlerde toplanıp Kan Kalesi, Köroğlu, Ahmediye gibi eski cenk kitaplarını okutup dinliyor.

“ Akşamları ya Gani Ağa’nın odasına ya Kotan Aşırlar’ın peçin başına. Çoluk çocuk, kadınlar daha çok peçin çevresine toplanıyorlar. Cemler de bol. Köroğlanlar’da, Çalkaralar’da, Arslanağalar’da, Culuklar’da, Nazeler’de, Komolar’da….Sırayla…”

(…)

“ Gani Ağa’nın ağzından sözü Topal Bayram kaptı:

—– Hele susun ben bir şey diyem. Şimdi biz pençeliyiz. Sarı Saltuk soyumuz, pirimiz Hacı Bektaş’a bağlıyız. Bir de ağaçlılar var. Sözgelimi Şenkirpi köyü. Buraya Bektaş emmimin oğlu gitmiş de Usullar’ın evde bacısı var ya, ağacı görmüş, bir anlatsın.

—— Baba edecek söz yok mu? Beni ne katıyon, dedi Bektaş’ın oğlu.

—— İleri gel babanın gömütünü seversen, gel de anlat, dediler.”

 

Cem törenlerde sazlar çalınıyor, ozanlar deyişler söylüyor; semah dönülüyor.

“ Selam söylen sofulara              Yüreğini üryan etse

Yol düşkünü olmasınlar           Ciğerciğin püryan etse

Yol düşkünü olanları                 Yedi deve kurban etse

Hak cemine koymasınlar        Lokmasını yemesinler”

 

Ümit Kaftancıoğlu’nun dili Türkçe, anlatımı renkli ve işlek. Yaşadığı bölgenin dilini ve üslubunu ( biçemini) yazı dilinde kullanmış. Dile özen göstermiş. Yerel söyleyişe bolca yer vermiş. Bunun için kitabın sonuna bir de sözlük eklenmiş.

Romanda geçen özlü sözlerden bazıları:

“ Bak unutma, bir gün poşanın işi paşaya, bir gün de paşanın işi poşaya düşer.”

“ Vurulmadık tilkinin postunu Pazar ediyorsun.”

“ Çayı görmeden çemirleniyorsun.”

“Adımız erli, başımız çorlu.”

“ Arpaya katsan at yemez, kepeğe katsan it yemez.”

“ Göğe gelenecek kurbağanın canı çıkar.”

“ Ayının ahmağı kayganadan pay umar.”

“ Kürt buldu da tanışı kaldı.”

“ Süt dilenmeye giden küleği arkasına saklamaz.”

“ Atam biliyor atanı, ben biliyorum öteni.”

“Kör kendine yoldaş, hırsız kendine eş ararmış.”

 

Yelatan 1972 yılında yayımlandı. Bugün de zevkle okunuyor, değerinden hiçbir şey yitirmedi. Ümit Kaftancıoğlu’nu katlederek onu susturacakları sananlar aldandılar. Ümit Kaftancıoğlu yazdıklarıyla aramızda, bizimle yaşıyor…

Cengiz Öksüz

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği İstanbul Şubesi Başkanı

 

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları