CUMHURİYET GAZETESİ’NDE NELER OLUYOR? İKİ FARKLI CEPHEDEN KİM, KİMİ NEDEN SUÇLADI SORUSUNA YANITLAR.

Ana Sayfa » GÜNCEL » CUMHURİYET GAZETESİ’NDE NELER OLUYOR? İKİ FARKLI CEPHEDEN KİM, KİMİ NEDEN SUÇLADI SORUSUNA YANITLAR.

16.09.2018 - 13:24

CUMHURİYET GAZETESİ’NDE NELER OLUYOR? İKİ FARKLI CEPHEDEN KİM, KİMİ NEDEN SUÇLADI SORUSUNA YANITLAR.

 

Cumhuriyet Gazetesi’nde yaşanan yönetim değişikliğinin ardından gidenler ve yerlerine gelenler arasında süren karşılıklı suçlamalar devam ediyor.

Gidenlere yönelik eleştirilerin en serti Odatv.com’da yazan Osman Çutsay’a ait.

Çutsay özellikle Aydın Engin ve Can Dündar’ı hedef alan yazısında şu ifadeleri kullanıyor:

 

 

 

                                                 ERDOĞAN OPERASYONUYMUŞ (1)

”Hadi, şöyle ve daha derli toplu soralım: Sıradan bir Alman ve hatta Avrupalı okurun, Türkiye’deki son “Erdoğan operasyonunu”, Cumhuriyet’in “karanlık, ekstrem nasyonalistlerce, ultra kemalistlerce ele geçirilip Erdoğan’ın hizmetine sokulduğunu” nasıl değerlendirdiğini merak mı ediyorsunuz? Hiç sormayın. Biz söyleyelim: Naziler, ülkedeki yegâne muhalif gazeteyi Erdoğan’ın yardımıyla ele geçirdiler. Gerçek gazeteciler gazeteyi terk etti ve hepsi işsiz kaldılar. Cumhuriyet’i çıkaracak gazeteci bile kalmadı geride, bu kindar ve soldan düşük müfterilere bakarsak.

Ama asıl mesele galiba şu: Erdoğan ve onun Nazileri, son muhalif gazeteyi de ele geçirdiğine göre, Avrupa’nın bu mağdurların elinden tutması, onlara yeni gazeteler, televizyonlar ve hatta “think tank”ler açması lazım gelmez mi?

Öyledir. Zaten de yapıyor. Can Dündar yerlerde sürünen “özgürüz” (**) girişiminden sonra şimdi de demokrasi ve hukuk devletini falan inceleyecek bir “think tank”in kurulmakta olduğunu duyurdu, daha doğrusu bu bilgiyi “sızdırdı”.Demokrasiyi, hukuk devletini falan araştıracakmış bu “düşünce fabrikası”… 

Destek almaması mümkün mü? Bırakın gazeteleri, iddia ediyoruz, Avrupa Almanyası’nın tüm medyası, dolayısıyla Alman kamuoyu, Cumhuriyet’teki yönetim değişikliğini şu anda Erdoğan ve Kürt düşmanı aşırı Türk nasyonalistlerinin bir darbesi olarak görüyor ve kabul ediyor. Bu konuda iki ana kaynakları var: Aydın Engin ile Can Dündar. Başka da kimseye soran yok. Benzerine sadece Putin ve Esad konusunda rastlanabilecek bir “şeytanlaştırma”operasyonunu yönetiyor bu iki “gazeteci”. Böyle bir cadı avına, böyle bir“Dämonisierung” veya “demonisation” operasyonuna epeydir rastlamamıştık.

Cumhuriyet ve yeni yönetimi, iki Gorbaçov düşüğünün dostları yardımıyla örgütledikleri ataklar ve kendilerine yönelik toplumsal-siyasal talep doğrultusundaki hizmetleri sonucunda, Avrupa medyasında artık tam bir şeytandır. Aşırı nasyonalistler, ultra kemalistler, despotlar yani, Erdoğan ile anlaşarak Türkiye’deki son muhalif gazeteyi onun adına ele geçirmiş oldular. Öyle bakıyorlar. Tamam.

Tamam da, soru veya sorun bu değil ki.

Bunu neden yaptıkları da değil.

Sorun, böyle bir talebin olup olmadığı. Gerçi o talep olmasa da “her arz kendi talebini yarattığı için”, sonuçta kendi müşterilerini üretebileceklerdi. Fakat var öyle bir talep.

KİN YÜKLÜ İTİRAFÇI BOMBALARI

Aydın Engin ve Can Dündar, kıt Almancaları ve kıt İngilizceleri eşliğinde, elbette Türkçeyi ihmal etmeden, kendilerinden ne isteniyorsa ve içlerinde Cumhuriyet’e ne kadar kin biriktirmişlerse öyle, ağır bir karalama kampanyasının kahramanlarıdırlar artık.

Özellikle haftalık yarım milyona yakın satan Die Zeit gazetesindeki son Can Dündar yazısı (***), insana şu soruyu sorduruyor: Bu adam sanki baba mesleğini sürdürüyor, anladık, ama bu kadar kini nasıl ve neden biriktirdi? Asıl önemlisi: Bu seviyesiz ve iftiracı iki Gorbi döküntüsüyle yıllarca insanlar nasıl aynı çatı altında çalıştı?

Bu iki iftiracı muhbiri, solun ve solcu medyanın içine kimler soktu? Bu adamlar hangi gazetelerden geçti? Nereye geldi? Solculuk adına bunları kimler muhatap aldı ve yönetici yaptı? Neden?

Bilemiyoruz, artık çok da önemli değil. Ama Aydın Engin ve gazetedeki “TKP Pişmanları” (Akın Atalay, Hikmet Çetinkaya, Güray Öz, tabii dolaylı olarak Celal Başlangıç, Atilla Coşkun vs.) ile gazetenin dışından “müdürlüğe” oturtulan, her dönemde işlerini yoluna koyabilmiş, Cumhuriyet Türkiyesi’nden nefretini İslamcı destekçisi liberallerden solun içine taşımaya yeminli Can Dündar, “Atatürkçü yönetim değişikliğinden beri” biraz okur-yazar herkesin için bulandıran bir mesleğe geçiş yapmış bulunuyorlar.

Kendilerinden isteneni yapıyorlar. Talep büyük.

İki çok kirli, her dönemde paranın kokusunu almış, esnaf, hep iftiracı ve hep bir dönem bulaştıkları sola düşman gazete satıcısının, Avrupa’daki maceralarını daha sık anlatmak zorunda mı kalacağız? Mümkündür. Böylesini görmemiştik. Çünkü önceki Gorbilere veya nevzuhur Damat Ferit’lere bu kadar olanak vermemişti AB Almanyası. Peki.

Ya bu çürütücü militanlar kazanacak ya biz.

Karşıdevrimci liberallerin faşistlerden farkı olmadığını, bu türlerin 1917 ve 1923’ten beri birbirlerini tamamladığını, eksiklerini giderdiğini bağırıp duruyoruz. Önümüze böyle örnekler düşmüş, şimdi halkımıza ve Avrupa’nın gerçek aydınlarına emekçilerine anlatmamak olur mu? Yeni zamanlardayız. Kahramanlarımız yeni, hainlerimiz, kin yüklü iftiracılarımız ise eski, kirli ve yaşlı. Bu, iyidir.

Ama iç bulantılarını özetleyen bütün bu kıssanın asıl “hissesi” herhalde şudur: Gerçekten iyi ve solun/emeğin/aydının hakkını veren, derinlikli, yaratıcı bir gazete veya gazeteler yapılmalı, sol da içine giren böyle liberal satıcılara karşı artık önlemler almalıdır. Bu döküntülere verilecek yegâne yanıt budur.”

 

Osman Çutsay, Can Dündar’ın  haftalık yarım milyona yakın satan Die Zeit gazetesinde Almanca yayımlanan yazısı Türkçeye çevirmiş. Çutsay bunun linkini kendi yazısının altında paylaşmış. Can Dündar’ın burada ismini vermediği seksen üç yaşındaki Cumhuriyet yöneticisinin adı Alev Coşkun. Peki Dündar’ın cephesinde kim, neyle suçlanıyor?

İşte o yazı: (2)

Bir ihbarcı, gazetemi nasıl devraldı

Türkiye’de özgür basının son kalelerinden birinde deprem.

Otoriter rejimlerinin tarihi, sadece diktatörlerin, istihbaratçıların, işkencecilerin değil, aynı zamanda işbirlikçilerin, ihbarcıların, muhbirlerin tarihidir.

Anlatacağım şey, kişisel görünebilir; ama değil. Basın özgürlüğünün yok edildiği bir ülkede direnmeye çalışan bir gazetenin nasıl “içerden” ele geçirildiğinin hikâyesini anlatacağım:

“Cumhuriyet” adı, son yıllarda Erdoğan hükümetinin zorbalığına karşı verdiği özgürlük mücadelesiyle dünyaca tanındı. Medyanın neredeyse tamamen iktidarca ele geçirildiği bir ortamda “son kale” haline gelen gazete, defalarca saldırıya uğradı, yöneticileri, yazarları, muhabirleri yargılandı, tutuklandı, hapsedildi. Yetmedi; tam bir ilan ambargosuyla mali çöküşe sürüklendi. Ama özgür Türkiye’yi destekleyen ulusal ve uluslararası kamuoyu, Cumhuriyet’i sahiplendi. Gazete, önceki yıl, Alternatif Nobel ödülünü aldı. Bütün zorluklara rağmen, ayakta kaldı.

Aralarında benim de “1 numaralı sanık” olarak yer aldığım 19 sanıklı “Cumhuriyet davası”, günümüzde bağımsız medyaya uygulanan baskıyı göstermesi açısından ibretliktir. Sadece yayın politikamızdan, yazdığımız yazılardan, yaptığımız haberlerden değil, attığımız manşetlerden, kullandığımız fotoğraflardan, hatta sayfa tasarımımızdan dolayı suçlandık. Üstelik sadece artık hepten hükümetin emrine giren savcılar tarafından değil, mahkemeye gelip aleyhte tanıklık yapan kimi eski yöneticiler ve muh(a)birler tarafından da…

Bir tanesini örnek vereceğim:

Cumhuriyet’in sahibi olan vakfın eski yöneticilerinden biri, tanıklık için geldiği duruşmada, gazetenin yayın politikasını eleştirirken, “23 Mayıs 2015 tarihli Cumhuriyet beni ağlattı” dedi ve hüznünün nedenini şöyle açıkladı:

“Çünkü logonun yanında Fetullah’ın (Gülen) resmi vardı.”

83 yaşındaki eski yöneticinin gözyaşlarına neden olan sayfayı hatırladım tabii; çünkü bahsettiği tarihte yayın yönetmeni bendim. Eski yönetici, gazeteci olmadığı için, gazeteye sadece sevilen kişilerin fotoğrafı basılır sanıyordu. Oysa bahsettiği haberde, Gülen’i “en büyük düşman” ilan eden Erdoğan’ın (sonradan ekonominin başına getirdiği) damadının, Gülen’i evinde ziyaret ettiği haberi yeralıyordu. Muhtemelen gözyaşları, haberi net görüp okumasına mani olmuştu.

Böyle saçma bir iddia karşısında gülüp geçersiniz değil mi? Ama iktidar gülüp geçmedi. Yıllarca Gülen’le işbirliği yapan Erdoğan ya da onu evinde ziyaret eden damadı değil, başından beri Gülen tehlikesine dikkat çeken Cumhuriyet’in yazar ve yöneticileri, bahsettiğim türden ihbarlar ve suçlamalar sonucu, “Gülen örgütüne yardım ve yataklık”tan ağır hapis cezalarına çarptırıldı.

Bu arada mahkemede ortaya çıkan bir belge, imzasız bir ihbar mektubunun, az önce bahsettiğim haberi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da şikâyet ettiğini ortaya çıkardı. Saray’a giden mektupta, “Son ümidimiz sizsiniz. Ne olur devreye girin ve Cumhuriyet Gazetesi’ni bize verin” deniliyordu. Tabii dikkatli gözler, Saray’a giden ihbar mektubuyla, mahkemedeki şikâyetçinin aynı kişi olduğunu hemen fark etti.

Erdoğan bu fırsatı kaçırır mı? Dışardan baskıyla yıkılamayan Cumhuriyet’i, içerden bölerek yıkmak, hiç meydana çıkmadan savaş kazanmak anlamı taşıyacaktı. Tamamen Erdoğan’ın kontrolüne giren yargı, gazeteyi yöneten Vakıf’ta dört yıl önce yapılan seçimin usulsüz olduğunu ilan etti. Seçim, geçen hafta yenilendi ve sonuçta bilin bakalım gazetenin başına kim geçti?

Doğru bildiniz:

Bizim gözü yaşlı ihbarcı…

Verdiği özgürlük mücadelesiyle dünyanın takdirini kazanan ve tüm baskılara direnen Cumhuriyet Gazetesi, ne yazık ki bir iktidar hırsına kurban gitti. Gazetenin yargılanan, hapsedilen, ağır bedeller ödeyen yönetici ve yazarları geçen hafta birer ikişer gazeteyle vedalaştı.

Başta dedim ya; “Otoriter rejimlerin tarihi, sadece diktatörlerin, istihbaratçıların, işkencecilerin değil, biraz da işbirlikçilerin, ihbarcıların, muhbirlerin tarihidir.”

Ama neyse ki tarihte onlar hep, bıraktıkları kara lekeyle anılır.

Geriye, baskıya direnenlerin mücadeleleri ve yazıları kalır.”

 

1- https://odatv.com/bu-iftiracilar-cumhuriyete-nasil-yonetici-oldu-15091802.html

2-https://www.zeit.de/kultur/2018-09/cumhuriyet-tuerkei-uebernahme-pressefreiheit-journalismus-tuerkisch

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :