DR. ALİ TİGREL YAZDI- ABD SURİYE’DE NE İSTİYOR?

Ana Sayfa » GÜNCEL » DR. ALİ TİGREL YAZDI- ABD SURİYE’DE NE İSTİYOR?

30.01.2019 - 18:31

DR. ALİ TİGREL YAZDI- ABD SURİYE’DE NE İSTİYOR?

 

 

ABD SURİYE’DE NE İSTİYOR?
Dr. Ali Tigrel

 

Önce belirtelim. Suriye ile ilgili sorunların çoğu, Suriye’deki
gelişmelerle yakından ilgilenen ülkelerin her birinin kendi
çıkarlarına uygun olarak belirlediği bir veya daha fazla hedefe
ulaşmak istemesinden kaynaklanıyor. ABD esas hedefinin İŞİD
terör örgütünü bertaraf etmek olduğunu söylüyor? Peki ama
İŞİD ve benzeri taşeron terör örgütlerini oluşturan, onları eğiten
ve silahlandıran kim veya kimler? Bunların hedef alınmasını bir
kenara bırakıp Suriye’de sadece küçük bir coğrafyaya sıkışan
silahlı İŞİD piyonlarının ortadan kaldırılması yeterli olacak mı?
ABD’nin “esas hedef” açıklaması yeterli olarak görülebilir mi?
Ben şahsen ABD’nin “esas hedef” açıklamasını yeterli
bulmuyorum. ABD’nin en önemli hedefi bölgedeki stratejik
çıkarlarını korumaktır. Söz konusu stratejik çıkarları ise şu
şekilde sıralamak mümkündür:

• İsrail’in siyasi ve askeri çıkarlarının güvence altına alınması,
• İran’ın bölgede etkili olmasının engellenmesi,
• Rusya’nın bölgede etkili bir unsur olmasının önüne
geçilmesi,
• Türkiye’nin bölgenin etkili gücü olmasının engellenmesi,
• PYD’nin, ABD’nin çıkarları doğrultusunda istendiği zaman
kullanılabilecek silahlı bir taşeron güç olarak muhafaza
edilmesi.

 

Hiç kuşku yok ki PYD’nin eğitimi, silahlandırılması ve siyasi açıdan
desteklenmesi, yukarıda sıralamaya çalıştığım stratejik hedefler ile
doğrudan bağlantılıdır. PKK’yı neredeyse 40 yıldır ülkemizin başına
bela eden de aynı mantık değil midir?
ABD, bugün için, Suriye’nin mevcut yönetimini bertaraf etmeyi
amaçlayan politikasını ertelemiş gözükmektedir. Ancak, Suriye’de
İran’la iş birliği içinde olmayan, İsrail’in çıkarlarına zarar verme
potansiyeli bulunmayan bir hükümetin bulunmasının bölgedeki
hedeflerinden biri olduğu açıktır.
Bölgede Rusya’nın, İran’ın, İsrail’in, bazı Avrupa ülkelerinin ve
nihayet, Arap ülkelerinin her birinin de birden fazla hedefi vardır.
Söz konusu hedeflerin birbiriyle örtüşmediği ve bunlar arasında
üzerinde uzlaşı sağlanabilecek bir dengeye ulaşmanın çok zor
olduğu da ortadadır.
Sözde stratejik ortağımız ABD’nin bölgedeki faaliyetlerinin
Türkiye’nin ulusal güvenliği ile bağdaşmadığı ve hatta sınır
güvenliğimizi tehdit ettiğini söylemek sanırım abartılı olmaz. ABD,
farklı hedeflerini gözetirken zaman zaman uluslararası hukuktan
ve kendi koyduğu ilkelerden uzaklaşıyor. Taşeron bir terör örgütü
ile mücadele etmekte olduğunu söylerken başka bir terör
örgütünü silahlandırıp onunla iş birliği yaparken Birleşmiş
Milletler kararlarını adeta yok sayabiliyor. PYD’yi PKK’nın
kurdurduğu gerçeğini görmezden geliyor.

 

Bu noktada, henüz takvimi üzerinde ciddi soru işaretleri olmakla
birlikte, Trump’ın, ABD’nin Suriye’de bulunan askerlerini geri
çekme kararı üzerinde biraz kafa yormakta yarar var. Bu karara
muhalif olan cenahlar bulunmakla birlikte ben şahsen çok da
şaşırmadım. ABD “Stratejik Aklı” bu kararın alınmasında etkili
olmuş olabilir. Söz konusu kararın arkasındaki temel dinamik
bazı önemli stratejik hedeflere yönelik küresel güvenlik ortamının
yeniden şekillendirilmesi hazırlığı olabilir. Peki, bu önemli
stratejik hedefler nelerdir konusuna gelince aklıma gelenleri satır
başları olarak sıralamaya çalışayım:

• ABD’nin stratejik ağırlık merkezini Güney Asya Pasifik jeo-
stratejik alanına, tehdit önceliğini ise Çin’e kaydırmak,

• Rusya’nın, Çin ve diğer bölgelerde ABD’ye karşı güç
paketleri oluşturmasına engel olmak,
• PKK’nın Türkiye ile Rusya arasında bir sorun alanı olarak
kalmasını sağlamak,
• Fırat’ın doğusuna yönelik olası bir harekat sırasında,
muhtemel Türkiye-İran, Türkiye-Esad çekişmelerinde
Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya getirerek Türkiye-Rusya
ilişkilerindeki yakınlaşmayı bozmak,
• Türkiye’yi uzun süreli bir askeri harekat ortamına iterek
ekonomik ve askeri gücünü yıpratmak suretiyle ABD’nin
siyasi ve askeri taleplerine karşı Türkiye’nin manevra
alanını kısıtlamak. Bu şekilde, ABD’nin bölgedeki güvenlik
stratejisinin ayrılmaz parçası İsrail’in çıkarları için Doğu
Akdeniz’deki enerji havzasında Türkiye’nin olası
politikalarını geri plana atmasını temin etmek. Ve nihayet,
Irak ve Suriye Kuzeyindeki PKK unsurlarının Türkiye’yi
meşgul etme sürecinin devamını sağlamak.
Tabii ilave edelim ki Kürtleri korumaya yönelik bir anlaşma
imzalanmadan ABD’nin Suriye’den çekilmesinin olamayacağı
da ABD yönetimini resmi ağızlarından ifade edilmiş durumda.
Bu da şaşırtıcı değil ve ABD’nin stratejik hedefleriyle
örtüşüyor. Bir başka deyişle, ABD-PKK/PYD ittifakı ile İsrail’in
güvenliği ve çıkarları doğrudan bağlantılı.
Özetlemeye çalıştığım bu durumun Türkiye için çok sıkıntılı
olduğu açık ve net. ABD ve Türkiye’ye bu şartlar altında nasıl
stratejik ortak diye bakılabilir bilemiyorum. Gerçekten
ülkemizin güvenliği ve bekasının ABD’nin stratejik hedefleri ile
pek de örtüşmediği anlaşılıyor. Unutmayalım ki ABD’nin Kürt
aşkının arkasındaki temel güdü İsrail’in bölgesel güvenlik
talepleri olduğu kadar İran’ı dengeleyebilecek ve kendisi
bakımından ucuza gelecek bir gücü muhafaza etmek. İsrail’in
güvenliği ile kendi milli güvenlik önceliklerini özdeşleştiren bir
devlet aklı ABD’yi yönettiğine göre bu durum herhalde
şaşırtıcı olmasa gerek.
Peki ABD’nin nasıl bir oyun planı var? Bunun ayrıntıları
konusunda fazla bir şey söyleyebilecek durumda değilim.
Ayrıca konunun uzmanı da sayılmam. Ama matematik olarak
görünen ABD’nin büyük bir olasılıkla ikili bir oyun planı

olduğu. ABD’nin Fırat doğusunu öncelikle İran’a yönelik olası
harekat hazırlıklarında bir lojistik üs bölgesi olarak
gördüğünü söylemek mümkün. Bu nedenle bölgede tesis ettiği
üsleri tamamıyla terk etmesi pek akla yakın gelmiyor. Bu
bağlamda Fırat’ın doğusundan ABD askerinin çekilmesi
karşılığında Türkiye’deki askeri üs ve tesislerin kullanılması
için geniş garantiler istenebileceğini göz ardı etmemek
gerekiyor.
Bu noktada kısaca Türkiye’nin bundan sonra izleyebileceği en
akılcı politika ne olmalıdır sorusuna bir yanıt arayalım.
Açıkça ifade edelim. Suriye’deki gelişmeler Türkiye için ciddi
bir güvenlik ve terör sorunu olarak karşımızda duruyor.
Bugünlerde sözü edilen Fırat doğusunda bir harekata gelince,
bunun hem küresel ölçekteki dengelerle ilişkisi hem de harekat
alanının sadece Suriye topraklarında sınırlanmasının güç
olması nedeniyle daha önce yapılan Fırat Kalkanı ve Zeytin
Dalı harekatlarıyla karşılaştırılmaması lazım. Görünen o ki
çok daha geniş çaplı bir harekattan bahsediyoruz. Siyasi ve
askeri altyapıyı hazırlamadan böyle bir harekata girişilmesinin
akılcı olacağı kanaatinde değilim. Kaldı ki böylesine geniş çaplı
bir harekata ne Rusya ne İran ne de merkezi Suriye
hükümetinin destek vermesi mümkün gözükmüyor. Ayrıca,
ABD ve Avrupa’dan gelebilecek çok ciddi tepkileri de
unutmayalım.
Tekrar altını çizelim. Fırat’ın doğusundaki fiili durum Türkiye
için bir güvenlik ve beka sorunudur. Çünkü Türkiye 35-40
öncesinden başlayarak bu yana ekonomik gücünün önemli bir
bölümünü PKK terör örgütü ile mücadelede kullandı; milli
gelirinin yarısı kadar bir kaynağı bu şekilde harcamış oldu.
Halbuki PKK terörü olmasaydı bu kaynak halkının refahı için
kullanılabilirdi. Daha da kötüsü ülkemiz üç kuşaktır bu
mücadelede şehit veriyor, ocakları sönüyor. Dolayısı ile
ABD’nin ve Avrupa’nın tepkilerini büyük ölçüde dikkate
almamakta son derece haklıyız. Ancak yapmamız gereken
doğru stratejiyi izlemek, doğru zamanda, doğru yerde ve
yeterli güçle ortaya çıkmaktır.
Bu noktada küresel ölçekte önemli gördüğüm bazı hususlara
daha dikkat çekmek istiyorum:
1. Türkiye’nin, Avrupa ve Batı Asya gibi iki stratejik bölgede
ABD için kritik önem taşıdığı yadsınamaz. Türkiye’nin
NATO içindeki müttefiklik hukuku bir yana, konumu
itibariyle ABD’nin küresel oyun planı içinde önemli bir
yeri vardır. Karşılıklı iş birliği altyapısı olmakla beraber
iki ülke arasında stratejik ortaklık hiçbir zaman
olmamıştır; son yıllarda bu gerçeği çok daha net bir şekilde
gördük. Ancak, ABD’nin Türkiye’nin Rusya ile
yakınlaşmasından son derece rahatsız olduğu da bir
gerçektir.
2. Rusya’ya gelince, Putin yönetiminin Rusya’nın eski gücüne
ulaşması için çevre ülkeleri üzerinde güç kazanmaya,
ABD’nin NATO ve AB içindeki müttefiklerini bölmeye ve

zayıflatmaya yönelik geleneksel politikasını izlediğini
söylemek sanırım abartılı olmaz. Bu da ABD’nin dikkate
alması gereken bir durumdur.
3. Trump yönetimi, Türkiye-Rusya arasındaki ekonomik,
enerji ve savunma alanlarındaki yakınlaşmayı ciddi bir
risk olarak algılamaktadır. Türkiye ise bir tarafta Rusya
bir tarafta ABD ile aynı sahada top çevirmeye
çalışmaktadır.
4. Buradan S-400 alımı projesine geçersek, Türkiye ilk
bakışta haklıdır. Çünkü, Türkiye’nin bugün karşı karşıya
olduğu iç ve dış sorunların önemli bir bölümü Batı’dan
kaynaklanmaktadır. Bugün için ciddi ekonomik sorunlarla
boğuşmakta olan Türkiye ABD’ye 3.5 milyar dolar Patriot
harcı ödeyebilecek bir durumda değildir. Zaten ABD,
Patriot konusunda bir teknoloji transferi için kapıyı açık
tutmamaktadır. Sadece “Patriot sistemini alın, S400’den
vazgeçin” demekte, Türkiye’nin S400 sistemini almasını
engellemek için her düzeyde Türkiye’ye baskı yapmakta,
hatta tehdit etmektedir.
5. Aklın yolu Türkiye’nin etkili bir füze savunma sistemine
ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Bu alanda dünyadaki
belki de en iyi sistem S-400’dür. Bu sistemin sırlarının Batı
tarafından bilinmemesi Türkiye açısından büyük bir
avantaj olarak düşünülebilir.
6. Ancak, endişem odur ki S-400 konusu Türkiye, NATO ve
ABD arasında tarihi kırılmalara yol açabilecek bir
potansiyel taşımaktadır. Ülkemizi yönetenlerin bunu özenle
değerlendirmeleri gerekir diye düşünüyorum.
7. ABD’nin neden olduğu tüm soru işaretlerine rağmen,
küresel güvenlik bağlamında Türkiye’nin NATO çıpasına
bağlı kalması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü
NATO’nun egemen ve bağımsız bir üyesi olarak
Türkiye’nin başka ülkelerle birebir ilişkilerde eli daha
güçlü olacaktır. Kaldı ki NATO üyeliği başka ülkelerle iş
birliğine de engel değildir. Unutmamak gerekir ki, NATO
üyeliği demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne
dayanan evrensel değerleri esas alan Batı Kulübünde bir
yetki belgesidir. Öngörülebilir bir güvenlik şemsiyesi sağlar
ve üye ülkenin yumuşak gücüne katkısı yadsınamaz.
8. ABD ve Orta Doğu bağlamında geçen yüzyıldaki ezberin
de artık değiştiğini görmek gerekir. Özellikle son 20 yılda
ABD’nin kazandığı teknolojik ilerleme ile kaya gazı başta
olmak üzere enerji bağımlılığının kalmaması ve hatta
ihracat yapan bir ülke konumuna yükselmesi bu ezberi
değiştirmiştir. Bugün, ABD’nin Suriye’ye ve bölgeye
yönelik temel stratejisinin Ortadoğu’daki kaynaklara
bağımlı rakiplerinin ve özellikle de Çin’in ulaşımını
sınırlamak ve enerji güvenliğini kendi kontrolü altında
tutmak olduğunu düşünüyorum. ABD, Çin’in devlet
güdümlü ekonomisini genişleterek yeni bir dünya düzeni

peşinde olduğu gerekçesi ile ticaret savaşlarını başlattı bile.
Bu noktadan yola çıkarsak, ABD’nin yumuşak gücünün
bütün parametrelerini kullanmaya başladığını görebiliriz.
Bu durum akla “ABD acaba sert gücünü kullanmak için
hazırlık seviyesini yükseltme aşamasına mı geldi?” sorusunu
getirmektedir.
9. Son olarak, şu çok konuşulan ama herkesin kendine göre
yorumladığı “tampon bölge” meselesine değinelim.
Türkiye’nin Suriye’de 30 km derinliğinde bir tampon
bölge oluşturulması konusunda ABD ile anlaştığı söylendi.
İyi de Suriye’de tampon bölge oluşturulurken, “Suriye
kendi topraklarının bölünmesine ne diyecek?”, ”İran ve
Rusya’nın tepkisi ne olacak?”, ”Böyle bir tampon bölge
oluşturulması uluslararası hukuka oturuyor mu?” gibi
soruları yönelten var mı? Türkiye, büyük sıkıntılar çektiği
teröre karşı gerekli tüm tedbirleri alma konusunda sonuna
kadar haklı ama ”tampon bölge gerçekten Türkiye’nin
sorunlarına çare olacak mı?” Tüm bu konularda hem
kuşkulu hem de endişeliyim. Çünkü ABD ile stratejik ortak
olmanın çok uzağında olduğumuzu düşünüyorum.
2019 yılı küresel ölçekte çok ilginç gelişmelere ve olaylara gebedir.T

Türkiye’nin ise gerek ekonomide gerekse de siyasi-askeri
alanlarda hata yapma lüksü kalmamıştır.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :