DR. ALİ TİGREL YAZDI- BARIŞ PINARI HAREKATI

Ana Sayfa » GÜNCEL » DR. ALİ TİGREL YAZDI- BARIŞ PINARI HAREKATI

17.10.2019 - 15:21

DR. ALİ TİGREL YAZDI- BARIŞ PINARI HAREKATI

 

 

Devam eden Barış Pınarı Harekatının öncesi, sonrası ve orta-uzun
vadede yol açabileceği gelişmeleri daha sağlıklı bir şekilde
değerlendirebilmek adına konunun birbiriyle ilintili farklı
boyutlarına bütüncül bir yaklaşımla göz atmak istiyorum.

Önce İkinci Dünya Savaşı sonlarına gidelim.

Hitler’i tasfiye edince rahat bir nefes alabileceğini sanan ABD ve
Batı, bu sefer de Komünist bir tehditle karşı karşıya kalındığını
görmüştü. Bir taraftan Sovyetler Birliği’nin yayılmacı eğilimi,
diğer taraftan ABD ve Batı ülke halkları arasında 1917 Bolşevik
devriminden sonra sürekli yayılan Komünist ideoloji, kapitalist
dünyada yaygın bir korku haline gelmişti.

Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında ABD’nin savaş stratejisi, nükleer
silahların da kullanılabileceği topyekun bir savaş esasına göre
oturtulmuştu. Ancak, Kore, Vietnam ve Kamboçya
başarısızlıkları ile Küba’daki sosyalist devrim bu stratejinin bir
işe yaramadığını gösterdi. Bu durum, ABD’yi yeni strateji
arayışlarına yöneltti. “Sınırlı Savaş” kuramı ve “Dolaylı Saldırı”
kavramı gündeme geldi.

O sıralarda ABD derin devleti üzerinde büyük ağırlığı olan
Rockefeller Grubu tarafından hazırlanan bir raporda şöyle
deniliyordu:

“Güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Onlardan çok
daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka tür
tehditler de bulunuyor. Bu tehditler, içerden yapılmak istenen bazen
iç savaş şeklinde, bazen demokratik akımlar ve reformlar biçiminde
karşımıza çıkan değişim ve dönüşümlerdir. Bu anlamda Yunanistan
bize birinci örneği, Vietnam ikinci ve Ortadoğu olayları da üçüncü
örneği verdi. Amacımız bu ve benzer akımları önlemek olmalıdır.
Söz konusu akımlar, belli bir noktaya geldiklerinde izlememiz
gereken iki yol vardır. Gerek bizim, gerekse Komünist olmayan
diğer dünya devletlerinin güvenliğini sağlamak için; mahalli
kuvvetler ve akımlar tarafından sıkışmış durumda bırakılmış olan
dost hükümet ve rejimlere silahlı yardımlar yapmak zorundayız. Bu
zorunlulukla yapılacak askeri müdahale, ne klasik askeri stratejiye
uymakta, ne de geleneksel diplomatik müdahaleye benzemektedir.
Böyle bir askeri müdahalenin kendine özgü bir biçimi ve niteliği
vardır.”

ABD’nin eski dışişleri bakanlarından ve Yahudi lobisinin en
önemli isimlerinden biri olan Henry Kissinger, “Nuclear Weapons
and Foreign Policy” adlı kitabında , topyekun savaş ile bölgesel
savaşın uygulama ve sonuçlarını incelemiştir. Kissinger’e göre,
topyekun savaş, ABD için, dolayısı ile de kapitalizm için
intihardır. Kissinger şöyle diyordu:

“Eğer hür dünya, yavaş fakat sürekli bir erozyondan kurtulmak
istiyorsa, lokal savunma savaşlarına hazırlanmalı ve bu savaşlar
için gerekli önlemleri alıp, gerekli olan orduları kurmalıdır. Sınırlı
savaş stratejisinin başlıca amaçları arasında en önemlisi, Komünist
ülkelere komşu olan ülkelerden başlayarak Latin Amerika
ülkelerine kadar yayılmakta olduğunu gördüğümüz Komünist
kışkırtmalarını bastırmaktır. Komünist ülkelere komşu olan bölge
Türkiye’den başlamakta ve Uzak Doğu Asya’ya kadar
uzanmaktadır. Sınırlı savaşların yürütülmesi ihtimalinin en fazla
olduğu yerler bu bölgedeki ülkelerdir.”

ABD’li teorisyenlere göre Sınırlı Savaş taktiklerine başvurulacak
iki durum vardı:

1. Söz konusu ülkedeki hükümet ABD yanlısıdır, ayaklanma söz
konusudur. Ayaklanmanın bastırılmasına, pasifize edilmesine
çalışılacaktır.

2. Şu veya bu şekilde hükümet, ABD aleyhtarı bir değişime
uğramıştır. Bu durumda askeri darbe ile ya da suikastlerle
aleyhteki yönetici unsurlar bertaraf edilecek ve yerlerine dost
unsurlar getirilecektir.

Bir başka deyişle, Sınırlı Savaş’a başvurularak ABD aleyhtarı
akım ya da hükümetler saf dışı edileceklerdi.

Sanıyorum biraz düşünen herkesin malumudur ki ABD, bu
politikanın yürütülmesini CIA eliyle yapmış ve yapmaya devam
etmektedir. Yakın tarih bunun örnekleriyle doludur.

1990’lı yıllarda hazırlanan Pentagon’un yol haritasında da
yukarıda özetlemeye çalıştığım stratejinin izleri vardır. Büyük
Ortadoğu Projesi’nin (BOP) arkasında yatan felsefe budur. Irak
müdahalesi, arkasından maalesef ülkemizi de içine alan Suriye
krizinin arkasında yatan temel dinamiklerden birisi de budur.
Peki BOP’un anlamı nedir? BOP, “sınırlı savaş” kuramı ile
önemli ölçüde bağlantılı olan, mezhep kavgalarını tahrik ederek
iç karışıklıklar ve hatta yerel savaşlar çıkarmak suretiyle
Ortadoğu’daki ülke sınırlarını zorlayarak, tamamen ABD’nin
güdümünde yeni devlet veya devletçikler oluşturarak
Ortadoğu’nun (Doğu Akdeniz dahil) tüm enerji ve su kaynakları
üzerinde mutlak hakimiyet sağlamayı ve İsrail’in toprak
güvenliğini pekiştirmeyi hedefleyen bir projedir.
Belki yararı yok ama tekrarlamadan geçemeyeceğim.
Türkiye’nin özellikle 2002-2011 döneminde izlediği Suriye
politikası genelde doğruydu ve bölgemizde istikrarın yerleşmesi
bağlamında çok önemliydi. Ne yazık ki, 2011 yılından itibaren
keskin bir dönüş yapıldı ve bilerek veya bilmeyerek BOP’a
uygun bir Suriye politikası izlenmeye başladı. Tüm stratejik ve
taktik yanlışların yapıldığı dönem 2011’den sonraki dönemdir.
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz, halkımızın refahını ve
güvenliğini tehdit eden sıkıntıların ve sorunların temelinde yatan
ana sebeplerden birisi de 2011 yılında Suriye politikamızın
rasyonellikten uzaklaşması olmuştur.

Zaman tünelinde geriye gitmek olanağımız olmadığına göre
geçmişi bırakarak bugüne bakalım.

Ülkemiz bugün çok ciddi bir terör sorunu ile karşı karşıyadır. Bu
sorunun oluşmasında belki de en büyük katkı NATO ittifakı
içinde müttefikimiz olduğunu zannettiğimiz ABD’den gelmiştir.
Suriye politikamızda, 2011 yılından itibaren rasyonellikten
uzaklaşmasaydık, belki de bu sorunu çözmek çok daha kolay
olabilecekti. Fakat olan olmuştur ve bugüne gelinmiştir. Ve
bugün geldiğimiz noktada bir askeri harekat olmadan bu beka
sorununun çözülemeyeceği anlaşılmıştır. Bana göre rasyonel
düşünce ile varılan nokta budur. Bir başka deyişle, 2011 yılında
BOP yönüne yapılan hatalı dönüşten biraz geç bile olsa
vazgeçilmiş ve bir anlamda BOP’un panzehiri denilebilecek bir
çizgiye gelinmiştir.

Son günlerde görüyoruz ki TSK’nın başlattığı Barış Pınarı
harekatı yabancı basında önemli bir yer aldığı gibi çok sayıda
yorum da getiriyor. Ne var ki, haber ve yorumların çoğunun
ülkemizi suçlayıcı ve tek taraflı bir yaklaşım yansıttığı, ve daha
da önemlisi, PYD’nin PKK ile işbirliğine ilişkin somut bilgilerin
göz ardı edildiği anlaşılıyor. Bu bilgilerin bazılarına kısaca
bakalım:

• PYD, PKK yetkilileri tarafından 2003 yılında Kandil’de
kurulmuştur.

• PYD, 2005’de Kandil’de kurulan ve PKK’nın dahil olduğu
“Kürt Cemaatler Birliği’nin üyesidir.”

• PKK’nın silahlı unsurları PYD ve YPG’nin kadroları içinde
yer almaktadır.

• Mesut Barzani, 2016 yılında verdiği bir demeçte PYD ile
PKK’nın esas itibariyle aynı örgüt olduğunu söylemiştir.

Hal böyle iken ABD yönetiminin PYD, YPG ve PKK’nın ayrı ayrı
örgütler olduğunu iddia etmesi ne gerçeklerle ne de müttefiklik ile
bağdaşmamaktadır.

Uluslararası Af Örgütü, 2016 yılında yayınladığı bir raporda
PYD/YPG’nin işgal ettiği köylerdeki evlerin tamamına yakınını
yıkarak orada oturanların bir daha evlerine dönmelerini
olanaksız hale getirdiğini, bunun da bir savaş suçu olduğunu
belirtmektedir.

İlginçtir ki, geçtiğimiz Eylül ayı içinde BBC radyosu Türkçe
yayınladığı bir haberde Suriye Dış İşleri Bakanlığı’nın BM Genel
Sekreterliği ve Güvenlik Konseyi’ne yazdığı ve resmi haber ajansı
SANA’da yayınlanan mektupta ABD’nin desteğine sahip olan
SDG “bölücü terörist milisler” olarak nitelendirilmiş ve SDG
“kriminal ve baskıcı uygulamalar” ile suçlanmıştır.

Daha da ilginci, Başkan Trump’ın Obama yönetimini PKK’yla iş
birliği yapmakla suçlamasıdır. Bunun anlamı net ve açıktır. ABD,
ilk defa ve üstelik en üst düzeyde PKK ile işbirliği yaptığını kabul
etmektedir. Üstelik kime karşı? NATO ittifakı içindeki stratejik
ortağı(!) Türkiye!

Türkiye’yi ölçüsüz biçimde eleştiren, hatta ülkemize karşı
yaptırım uygulama kararı alan AB üyesi ülkelerin tüm bu
gerçekleri görmemesi veya görmezlikten gelmesini kınamamak
mümkün mü?

Buna çifte standardın daniskası denir.

Peki şimdi en önemli konuya gelelim. Bundan sonra ne olur?

Önce hemen düşüncemi belirteyim. Askeri anlamda Barış Pınarı
harekatı başarıyla sonuçlanacaktır. Fakat bunun yetmeyeceği
açıktır. Önemli olan askeri bir başarının nihai hedefe odaklanmış
akılcı bir diplomasi ile desteklenmesidir.

Bu konunun uzmanı değilim ama gördüğüm kadarıyla Türkiye
başlattığı harekat bağlamında yeterince etki odaklı olamamış ve
hak etmediği bir yalnız adam durumuna düşürülmüştür. Diğer
aktörler yanımıza çekilememiştir. Art arda gelen açıklamalar
yeterli koordinasyonun yapılamadığına ve içine düştüğümüz
diplomatik yalnızlığa işaret etmektedir. Halbuki, harekat
öncesinde Suriye yönetimi ve Esad ile görüşülseydi, diplomatik
başarının da önü açılabilirdi.

Suriye topraklarında konutlar yapılarak bugün Türkiye’de
yaşayan veya ayakta kalmaya çalışan Suriyeli mültecilerin bir
kısmının buralara yerleştirileceği söyleniyor. İyi hoş da orası
bizim toprağımız değil ki. Dolayısı ile, bu bağlamda Suriye
Hükümeti ile bir diyalog başlatılması ve Türkiye’nin iyi niyetinin
açıkça vurgulanması doğru olmaz mı?

Açıkça ifade etmek isterim ki, girişilen askeri harekatın başarılı
bir diplomatik sona ulaşmasının ön koşullarından bir tanesi de
Şam hükümeti ile yapıcı bir diyaloğa girmektir. Bu olmadan karşı
karşıya kalabileceğimiz çok boyutlu risklerin artacağını
düşünüyorum.

Harekat sonrasında söz konusu dar bölgede yapılması gereken
devasa işlerin altından Türkiye’nin tek başına kalkması mümkün
değildir. Diğer uluslararası unsurların devreye sokulması, değişik
aktörlerin bir şekilde taşın altına ellerini koyarak yaşanan
insanlık dramının aşılması için iş birliği yapmaları şarttır. Bunun
anahtarı ise etki odaklı diplomasidir.

Son olarak tekrar edeyim.

Türk milleti, silahlı kuvvetlerimizin ülkemizin güvenliği için
gösterdiği gayretlere daima destek olmuştur. Kimsenin bunun
aksini düşünmemesi gerekir. Türk milleti, tarihi boyunca olduğu
gibi, ülkemize karşı yapılan haksızlıklara tam bir birlik ve
beraberlik içinde karşı koyacak güce ve iradeye sahiptir.
Bu bağlamda, Barış Pınarı Harekatı’nın başarılı olması hepimizin
temennisidir. Ancak unutmamamız gereken şudur: Harekatın
askeri kısmı zafer ile sonuçlansa dahi, etki odaklı harekat
kapsamına giren gerekli unsurlar tam olarak yerine getirilmez ise
hedeflenen sonuçlar zora girebilir.

Son söz: Stratejik ve taktik boyutları kusursuz tasarlanmış etkin
bir diplomasinin yaşamsal önem taşıdığı bir zaman dilimi
içindeyiz.

Tanrı hepimizin yardımcısı olsun.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :