DR. ALİ TİGREL YAZDI- KRİZ NASIL AŞILIR?

Ana Sayfa » EKONOMİ » DR. ALİ TİGREL YAZDI- KRİZ NASIL AŞILIR?

21.02.2019 - 20:19

DR. ALİ TİGREL YAZDI- KRİZ NASIL AŞILIR?

KRİZ NASIL AŞILIR?
Dr. Ali Tigrel

 

Türkiye ekonomisi oldukça sıkıntılı bir dönemden
geçiyor. Bu sıkıntılı dönemin ne kadar süreceğini
kestirmek bugünün koşullarında kolay değil ama
2019-20 yıllarında çeşitli zorlukların aşılmasını ve
sorunların çözülmesini sabırla beklemek
durumundayız. Umarım geçmiş hata ve
yanlışlardan ders alınarak doğru şeyler yapılır.
Şimdi kısaca karşı karşıya olduğumuz temel teknik
sorunlara bakalım:
• Reel ekonomideki belli başlı göstergeler
ekonomide oldukça sert bir inişin yaşanmakta
olduğuna ve söz konusu daralmanın daha da
hızlanabileceğine işaret ediyor. Ekonomideki
genel gidiş finans piyasalarındaki gidişle
örtüşmüyor. Sanayi üretimi gerilerken işsizlik ve
enflasyon artıyor. Talep daralmasına bağlı cari
açık düşüşü ile sanayi üretimindeki düşüşün
birlikte olması zaten ekonominin daralma
sürecine girdiğini gösteriyor. Nitekim son
açıklanan rakamlar da bu görüşümüzü teyit
ediyor. Sanayi üretim endeksinde takvimden
arındırılmış yıllık daralma Aralık 2018 ayında
yüzde 9.8 oldu. Yine takvim etkisinden
arındırılmış sanayi üretim endeksi, 2018 yılının
son çeyreğinde bir önceki yılın son çeyreğine göre
yüzde 7.5, bir önceki çeyreğe göre de yüzde 5.2
daraldı.
• Türkiye’nin cari işlemler dengesi, Aralık ayında
1.4 milyar dolar açık verdi. Ekonomideki
küçülmeye paralel olarak 2018 yılının Ağustos-
Kasım aylarında cari fazla veren Türkiye
ekonomisi Aralık ayındaki ciddi daralmaya
rağmen cari açık vermiş oldu. Yıllık açık 27.6
milyar dolar olurken, açığın 21.2 milyar dolarlık
kısmı kaynağı belirsiz döviz girişleriyle, kalan
kısmı ise TCMB rezervlerinden karşılandı. Bu
durum cari açığın finansman kalitesinin ciddi
biçimde bozulduğuna işaret ediyor.
• Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları vardır.
Sanayi üretimi aşırı derecede ithalata bağımlıdır.
Enerji hammaddesi ihtiyacının yüzde 90’ı
ithalatla karşılanmaktadır. Özellikle son yıllarda
borçlanma oranları giderek artmış ve endişe
verici düzeylere çıkmıştır. Türkiye’nin dış borç
stokunun milli gelire olan oranının 2018 yılı sonu
itibariyle yüzde 60’a yaklaştığını
hesaplayabiliyoruz. Bu çok ciddi bir düzey. Son
30 yıllık dönemin reel dış borç stoku rekorunu
kırıyor. Borcun gelire oranı bu seviyelere çıkınca
geri ödenmesi de zorlaşıyor. Söz konusu
borçların yaklaşık üçte ikisi de özel kesime ait.
Özel kesimin borçlarının büyük kısmı dövizli
veya dövize endeksli fonlandığı için döviz borcu
olan şirketler giderek daha fazla zorlanıyorlar.
Bilanço yapıları bozuluyor. İşletme riskleri
artıyor.
• TCMB verilerine göre finansal kesim dışındaki
şirketlerimizin döviz varlık ve yükümlülükleri
arasındaki fark ciddi boyutlara ulaştı (yaklaşık
230 milyar dolar). Bunun anlamı ise şu:
Şirketlerimizin toplam döviz varlıkları, döviz
borçlarının yüzde 40’ını bile karşılayamıyor.
• Yabancı sermaye girişleri azalıyor. Bu ciddi bir
sorundur.
• Gelir dağılımı giderek bozulmakta, toplumsal
barışı tehdit edebilecek bir potansiyel
doğmaktadır.
• Başta genç nüfus olmak üzere yüksek işsizliğin
yarattığı sorunlar toplumun kimyasını bozuyor.
Ülke içinde bulunan ve sayıları 4 milyonu bulan
Suriyeli mülteciler bu alandaki sorunları
katmerleştiriyor.
• Bir başka ciddi sorun da iç ve dış kamuoyunda
yolsuzluklara ilişkin algının yüksek olmasıdır.
Dünya Şeffaflık örgütünün 2018 yılı raporunda
bu durum hukuk devleti ilkeleri, basın
özgürlüğü, sivil toplumun gücü, örgütlenme ve
ifade özgürlüğü gibi konularda yaşanan ihlallerle
ilişkilendirilmektedir. Bu durum yabancı
yatırımcıları ve müteşebbisleri ürkütmektedir.
Peki, bu duruma nasıl geldik?
Bu bağlamdaki düşüncelerim şöyle:
1. Ekonomi politikası, tasarım ve uygulaması
teknik zorluklar içeren, dolayısı ile de bilgi ve
koordinasyon gerektiren karmaşık bir süreçtir.
AKP iktidarının ilk yıllarında belki öyle değildi
ama özellikle son yıllarda ekonomi politikasında
gözle görülür bir dağınıklık ortaya çıktı. Tedbir
diye kamuoyuna açıklanan kararların,
sonuçlarının ciddi olarak hesaplanmadığı
adımlar olduğu anlaşıldı. İdari araçlarla
ekonomiye mikro düzeyde müdahaleler giderek
arttı. Bu durum devlet yönetiminin hiyerarşik
yapısını bozduğu gibi inandırıcılığını da olumsuz
yönde etkiledi. Sonuçta birkaç yıl öncesine kadar
iyi giden bütçe dengeleri de bozulmaya başladı.
TBMM’nin bütçe hakkını bile kullanamaması
işin tuzu biberi oldu.
2. Çok önemli gördüğüm bir durum hukuk ve yargı
sistemi ile bağlantılıdır. Sistemin işleyişi
hakkındaki algılar olumlu değildir. Toplumun
yargıya güveni sarsılmıştır. Bu ciddi bir
sorundur. Çünkü ekonomide arzu edilen yüksek
verimliliğin sağlanmasının ön koşullarından bir
tanesi de uzun vadeli sözleşmelerin
yapılabilmesidir. Sözleşmelerin garantörü ise
tarafsız ve etkin bir yargı sistemidir. Çünkü olası
anlaşmazlıkların adil bir şekilde
çözümlenebilmesi için böyle bir sistemin varlığı
şarttır. Yargının tarafsız çalışmadığı veya politize
olduğu düşünülüyorsa, genel anlamda ekonomik
sistem yavaşlar ve beklentilere cevap
veremeyecek bir hale gelebilir. Devlet idaresinin
bu konuya gereken hassasiyeti göstermesinin
önemi izahtan varestedir.
3. Beni kaygılandıran bir başka konu da siyasette
ve kamu yönetiminde, kural ve kurumlar yerine
kişileri, liyakat yerine sadakati ikame eden bir
tarzın yaygınlaşmasıdır. Bu, özellikle demokratik
ülkelerde arzu edilebilecek bir durum değildir.
Aşırı merkezileşme, bir başka deyişle, neredeyse
tüm kararların en üst düzey tarafından alınması
idarenin itibarını zedelediği gibi etkinliği
düşürür. Sorunların birikmesine, hatta içinden
çıkılması giderek zorlaşan bir yumağa
dönüşmesine yol açabilir. Böyle bir yapıda küçük
hataların bile büyük tehlikelere dönüşmesi
potansiyeli vardır. Liyakat hiçbir surette göz ardı
edilmemelidir.
4. Bir başka önemli konu da Türkiye’nin dış dünya
ile olan ilişkilerindeki durumdur. Türkiye dışa
açık bir ekonomidir. Doğal kaynakları sınırlıdır.
Neredeyse verdiği dış açığın tamamına yakın
değerde enerji hammaddesi ithal etmek
zorundadır. Türkiye ekonomisi, son çeyrek
asırdaki kalkınma ve gelişmesini büyük ölçüde
küresel piyasalarla bütünleşerek sağlamıştır.
Ciddi miktarda doğrudan yabancı sermaye
yatırımlarına, sermaye girişlerine ihtiyacı vardır.
Türkiye, uluslararası ilişkilerinde daha sağlıklı
bir dengeye odaklanmak durumundadır.
Bu noktadan sonra ne yapmak lazım derseniz,
önemli gördüğüm bazı hususları kısaca dile
getireyim:
Birincisi, demokratik bir hukuk devleti olarak
Türkiye’de, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı
konusunda yatırımcıların ve müteşebbislerin hiçbir
kuşkusu olmamalıdır. Bu sağlanamadığı takdirde,
ülkeye arzu edilen düzeylerde yatırım yapılmaz,
sermaye gelmez.
Bugün Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu
belki de en önemli sorun vadesi gelen dış borçların
mümkün olduğu kadar yeniden yapılandırılmasıdır.
Bir başka deyişle, ne kadar çok alacaklı borç
verdiği tutarı bize yeniden borç vermeye yanaşırsa,
içinde bulunulan kriz az hasarla atlatılabilir. Bunun
da ön koşulu hukuk ve yargı sistemi konusundaki
kaygıların giderilmesidir.
İkincisi, dış politika-ekonomi ekseni yaşamsal
derecede önemlidir. Sağduyulu ve dengeli bir dış
politika çizgisi olmadan özellikle dış açığı yüksek,
dış borç stoku normalin üzerinde olan ve ekonomik
çarklarının dönebilmesi için sermaye girişlerine
bağımlılığı bulunan Türkiye gibi ülkelerin ciddi
ekonomik zorluklarla karşılaşması kaçınılmazdır.
Üçüncüsü, adı ne olursa olsun kapsamlı bir
ekonomik programın tam anlamıyla hayata
geçirilmesi ve olumlu sonuçlar vermesi tek başına
mümkün olmayabilir. Çünkü yatırımcı beklentileri
olumluya dönmeden en doğru adımların bile yeterli
olmayabileceğini düşünmek gerekir. Bu bağlamda
büyük önem taşıyan hususlar ise hukuk ve yargı
sisteminin bağımsızlığının ve tarafsızlığının teminat
altına alınması, iç ve dış siyasetin normalleşmesi,
toplumu bölen ve ayrıştıran söylem ve
tasarruflardan vazgeçilmesidir.
Dördüncüsü, beğenelim veya beğenmeyelim, 2010
ve 2016’da yapılan değişikliklere rağmen 82
anayasasının temel maddeleri halen yürürlüktedir.
Anayasa’nın 1. Maddesindeki, Türkiye Devleti’nin
bir Cumhuriyet olduğu ve 2. Maddesinde de bu
Cumhuriyet’in demokratik, laik ve sosyal bir
hukuk devleti nitelikleriyle oluştuğu altı çizilerek
yazılmıştır. Türkiye’yi yönetenlerin bu hukuki
gerçeği göz ardı etmesi beklenemez ve kabul
edilemez. Eğer içinde bulunduğumuz krizi
aşacaksak, anayasanın emrettiği gibi hukukun
üstünlüğüne saygılı olmak durumundayız.
Unutmayalım ki Cumhuriyetimizi cumhuriyet
yapan devrimin temel taşı laiklik ilkesidir. Çünkü
laiklik, hukukun, insanın ve toplumun ihtiyaçlarını
karşılamak üzere insan tarafından yazılması
demektir. Laik bir hukuk düzeni aynı zamanda
demokrasinin de teminatıdır. Toplumu refaha
kavuşturacak ekonomik ve sosyal gelişme, ancak ve
ancak bilgiyi ve bilimi yol gösterici kabul eden laik
bir toplum düzeninde gerçekleşebilir. Ve nihayet
hukuki güvenlik, sadece laik bir hukuk düzeninde
var olabilecek adil yargılanma hakkı sayesinde
sağlanabilir.
Son olarak, yalın ve matematik olarak ifade
edeyim. Ekonominin düzeltilmesi sürecini
matematiksel bir fonksiyon olarak tanımlarsak
artık bu fonksiyonun değişkenlerini sadece alınması
gereken kapsamlı ekonomik ve mali tedbirler
olarak görmemek gerekir. Çünkü karşımızda
ekonominin içsel dinamiklerinden kaynaklanan
risklerin bile önüne geçmiş sorunlar bulunuyor.
Başta hukuk ve yargı sisteminin tarafsızlığının
teminat altına alınması olmak üzere yukarıda
değindiğim yaşamsal unsurların yerine getirilmesi
ve ayrıca, bölgemizde tehlikeli boyutlara ulaşan
jeopolitik ve askeri gerginlikler karşısında
sağduyulu ve akılcı olunması kritik önem
taşımaktadır.
Umarım ülkemiz bu krizi de aşacaktır. Yeter ki bir
yandan teknik olarak doğru adımları atarken
demokratik ve laik hukuk devleti ilkelerini
unutmayalım.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :