20 Mayıs 2022 - Hoş geldiniz

DR. YASEMİN ALPTEKİN YAZDI- DİNLERİ AYRI KİTAPLARI AYNI TEK ADAM CUMHURİYETLERİ!

Ana Sayfa » İÇ ve DIŞ SİYASET » DR. YASEMİN ALPTEKİN YAZDI- DİNLERİ AYRI KİTAPLARI AYNI TEK ADAM CUMHURİYETLERİ!

Eklenme : 01.05.2022 - 17:59

DR. YASEMİN ALPTEKİN YAZDI- DİNLERİ AYRI KİTAPLARI AYNI  TEK ADAM CUMHURİYETLERİ!

Cumhuriyetle yönetilen devletlerdeki ‘kuvvetler ayrılığı’, yani yasama, yargı ve yürütme’nin birbirinden bağımsız olması ilkesinin ilk kez, Fransız Montesquieu (1689-1755) tarafından dile getirildiğini yazar tarih. Montesquieu, bu ilkeyle ‘Aydınlanma Çağı’nın özgürlük anlayışının şiarı olan, hukuk devletinin temelini tanımlamıştır. ABD’nin kurucularından ve üçüncü Başkanı, cumhuriyetçiliğin, bireyin hak ve özgürlüklerinin savunucusu Thomas Jefferson da, Amerikan Anayasasının yazarken bu politik düşünürün fikirlerinden yararlanmış.

Montesquieu Yasaların Ruhu adlı eserinde, Cumhuriyet yönetiminin dayandığı ilkenin erdem (eski dilde ‘fazilet’) olduğunu ve egemenliğin halka ait olduğunu söyler. Erdemi, yurt sevgisine, eşitliğe ve yasalara olan saygıya dayandırır. İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün benimsediği ‘Cumhuriyet fazilettir’ sözü de bu aydınlanmacı görüşten kaynaklanıyor. O nedenle, milletin temsil edildiği yasama organı olarak önce TBMM açılmış, daha sonra da saltanatın yerini halkın iradesi ve idaresi olan Cumhuriyet almıştır. Bu tanımlar, ‘ideal bir yönetim anlayışı’ için geçerli olup uygulamada pek kolay olmasa da, en azından baştakilerin niyeti açısından önemlidir. On sekizinci yüzyıldan bu yana kuramsal olarak geçerliliğini koruyan bu politik tanımlar, günümüz cumhuriyetlerinde ne durumda ona birazdan değineceğim.

Cumhuriyetin zıddı bir rejim ise İstibdat yani Despotizm. Diğer bir deyişle, tek bir kişinin keyfî yönetimi. Burada yasalar ya yoktur, ya da varsa da uygulanmaz. Halkın değeri yoktur. Keza halk köle ruhlu insanlardır. Despotizmin temel ilkesi ise korkudur. Hükmedenlerin hükmettikleri halkı kontrol altında tutmak için başvurdukları yöntemdir korku. Despot, halkından önce kendini düşünür. Tarihin sayfaları despotik yönetimlerin zulmü, despotların kötülükleriyle doludur.

Gelelim günümüze. Rusya-Ukrayna savaşı üçüncü ayında. Rusya’nın tek adamı ne savaş kuralı dinliyor ne de vicdan. Girdiği yeri ezip geçiyor. Hem kendi askerleri perişan hem de Ukraynalı siviller, askerler, her iki ülkedeki savaş karşıtı direnişçiler. Putin, halkına yalan söylüyor, nerede nasıl duracağı belli değil. Bağımsızlığını kazanmış, sınırları belli bir ülkeyi kendi topraklarına katma isteği tam bir çılgınlık.

Rusya,  yarı başkanlık sistemli federal bir Cumhuriyet ve seküler bir devlet. Rusya aynı zamanda, barış amaçlı kurulmuş Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biri. Bilindiği gibi diğerleri ABD, İngiltere, Fransa ve Çin. Bu da BM’in alacağı herhangi ateşkes ya da barış görüşmesini kararını Rusya veto edebilir demek. Yani kimseyi takmama hakkı var!

Diğer tek adamlara bakalım. Macaristan, üniter parlamenter cumhuriyet. Halkın çoğunluğu Katolik. 2010 yılından beri Başbakanlık koltuğunda oturan Orban’nın insan hakları karnesi kırık notlarla dolu. LGBTI grubu insanların haklarını açıkça reddediyor. Diğer komşu ülke, Belarus başkanlık sistemiyle yönetilen bir Cumhuriyet. Sovyetlerden koparak ayrı bir devlet statüsü kazanan Belarus’un başkanı Lukaşenko 1995 yılından beri koltuğunu kaptırmamak için Putin’i kendisine örnek alıyor. Aynı Lukaşenko, Yahudi karşıtı, kadınlara ve göçmenler aleyhine yaptığı çıkışlarıyla da rengini belli etmiş bir tek adam. 1995’te iktidara geldiğinde başkanlık sistemi için Adolf Hitler’i model aldığını da söylemekten de çekinmemiş. Bu görüşleriyle sırtını orduya dayamış, koltuğunda oturuyor bunca yıldır.  2020 de, altıncı kez başkanlığa oynayan Lukaşenko, kendisine muhalif grupların protestosunu göz yaşartıcı gazla ve plastik mermilerle bastırarak %81 gibi şaibeli bir oranla yeniden seçilmeyi başarmış.

Brezilya’da Jair Bolsonaro, Hindistan’ın Narendra Modi’si, Venezuela’nın Maduro’su, Macaristan’da Viktor Orban için de aynı hareket tarzı söz konusu. ‘Ancak beni seçerseniz güvende olursunuz’ korkusu salarak halkı kendinden olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölüyor bu tektekçiler! Diğer ortak yönleri ise kişisel çıkarların kamu/ halk /toplum çıkarlarının öne geçmesi, devlete ait kurumları ve mülkü paraya çevirip kendilerini zenginleşirken halkın fakirleşmesi, etrafındaki yandaş ya da oligark diye adlandırılan küçük ama çok zengin bir zümre yaratıp baştaki tek adama biat etmeleri. Hakimler onlardan yana, meclis varsa bile işlevsiz. Adaletin terazisi yalnızca traftar tartıyor!

Milletin savaş karşıtlığına kulaklarını tıkayan bu tek adamların hepsi sözde seçimle iktidar olmuşlar.

Uzun süredir “Dünya beşten büyüktür” diyerek BM Güvenlik Konseyi’nde reform isteyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da geçen ay yaptığı bir konuşmada, Ukrayna’daki savaşla ilgili olarak, “Çatışan taraflardan biri veto hakkına sahip daimi üye olunca, Güvenlik Konseyi’nin yaptırımcı rolü boşa çıkmış, sistem iflas bayrağını çekmiştir. BM Genel Kurulunda çatışmaları sonlandıracak hiçbir adım atılamamıştır,” demişti.

Dünya beşten büyükse, diğer uzak yakın komşular neden bir şey yapamıyorlar? Tüm ülkeler ellerini kollarını kavuşturmuşlar nerede ve ne zaman bitecek bu savaş diye bekliyor sanki. Ha koltuğunda oturan televizyon izleyicileri, ha seçimle başa geçmiş demokratik (?) ülke liderlerin bekleyişi. Arada ne fark var?

Hatırlayalım, ABD Başkanı Donald Trump’ın Barış Pınarı Harekatı’nın başladığı gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Suriye’nin kuzeydoğusundaki durumla ilgili anlaşma çağrısı yaptığı bir mektup göndermişti. Trump mektubunda; Erdoğan’ı “sert adam olmaması, aptal olmaması” konusunda uyarmış ve “Suriye konusu insancıl bir yolla çözülmezse, Türkiye ekonomisini mahvedeceğim!” tehdidini savurmuştu. Burada “insancıl yolla” dediği, “benim istediğim gibi,” demekti.

Tek adamlara sevdalı bir başkandan, tek adam olma sevdalısı bir başkana verilen ayar yerini bulmuş sular biraz olsun durulmuştu Ekim 2019’da. Oysa aynı anda tek adam Putin, Suriye’nin tek adamıyla sivil asker demeden kafasını çıkarını öldürüyor, dünyanın gözü önünde fütursuz bir tavırla bildiğini okuyordu.

Bu durumda, Putin’e kim akıllı ol diyecek? Başka bir tek adam olabilir mi? Mesela, Xi Jinping, ‘akıllı ol’ der mi Putin kardeşine? İmkansız! Çin yönetiminin insan haklarını ihlal ettiği öne sürülerek Pekin’deki Kış Olimpiyatlarına hiçbir Avrupa ülkesinin başkanı katılmazken, Putin davete icabet etmiş insan haklarını umursamayan iki başkan olarak dostluk ve dayanışmalarını tokalaşarak pekiştirmişlerdi dünyanın gözü önünde.

Putin’in kendi başına akıllı davranması gerekiyor. Ancak, tek adamların ortak zafiyetinin bir göstergesi olarak, Putin de gücünü kanıtlamak isteyen her çılgın gibi yasa ve kural tanımazlığı, küçümsediği, küçük gördüğü komşu ülkeye ve kaynaklarına çökmeyi akıllı olmak sanıyor.  Eli silahlı birinin rastgele ateş ettiği bir ortamda diğer komşulardan da barışçı bir destek gelmesi hayal. Neden mi?

Bu devletlerin tarih içindeki dönüşümlerine bakıldığında Montesquieu’nün fikirlerinden çok, ondan iki yüz yıl önce, 1469-1527 yılları arasında yaşamış Machiavelli’nin Hükümdar’ında (*) sıraladığı yönetim anlayışına uygun hareket ettiği görülüyor. Devri’nin hükümdarlarına akıl kitabı olarak sunulan—orijinal adı ‘Prens’ olan– bu kitaptaki bazı öğütlere (!) bakalım:

(S. 32) ‘Gerçekten, ele geçirilen bir şehri korumanın yolu orayı yakıp yıkmaktır. …cumhuriyetleri elde tutmak için en etkin yol ya onları tümüyle yakıp yıkmak, ya da gidip oralarda yerleşmektir.’’ (S. 49): ‘Yapılacak bütün kötülüklerin bir anda yapılması gerekir.’’

 (S. 53)Akıllı hükümdar vatandaşlarını her zaman ve her durumda kendisine muhtaç bırakmalıdır. Onların sürekli olarak bağlılığını sağlayacak tek yol budur.

 (S. 57) ‘[Dinsel hükümdarlıklardaki] bütün güçlük hükümdarlığın kazanılmasından önce görülür. Bu hükümdarlıklar ya liyakat ya da talihle elde edilir. Fakat kazanıldıktan sonra onu korumak için ne liyakate ne de talihe gerek vardır. Çünkü bu hükümdarlıklar eski dinsel kurumlara dayanırlar ve bunlar o kadar güçlü kurumlardır ki ne şekilde yönetilirlerse yönetilsinler hükümdar her zaman yerini korur.’’

 (S. 84) [İ]htiyatlı bir hükümdar, kendine zararı dokunuyorsa verdiği sözü tutmaz. Söz vermesini gerektiren şartlar değişmişse yine sözünde durmasına gerek yoktur. …Hükümdarın rolünü çok iyi oynaması, gerçek amaçları konusunda açık vermemesi gerekir.

 Hükümdar’ın ilk bölümü (s15) ‘İnsanlar üzerinde hüküm sürmüş olan ve halen de bu hükmü sürdüren devletlerin, beyliklerin tümü ya cumhuriyet ya da hükümdarlık olarak ortaya çıkarlar,’ diye başlıyor. Bu ifadeye dayanarak günümüz cumhuriyetlerinin pek çoğunun dinleri ayrı olsa da okudukları ve benimsedikleri kitap aynı olan hükümdarlar tarafından yönetiliyor sanki.  Aydınlanma Çağı’nın düşüncelerini demode bulanlar, demokrasiyi kaotik bir rejim olarak değerlendirenler, beş yüz yıl öncesinin karanlık fikirlerine sarılarak ayakta durmaya çalışıyor. Halkın egemenliğini kenara itip, baştakilerin despotluğu altında yönetilen ülkelerin yönetim şeklinin adı ister Cumhuriyet ister hükümdarlık olsun, sonuçta tek adamcılık, zorbalığın, kanunsuzluğun, kayırmacılığın ve en acısı, ‘acımasızlığın’ timsali olarak çıkıyor karşımıza. Bu günü anlamak için tarihin sayfalarına bakmak yeterli.

 (*) Machiavelli, Hükümdar. Türkçesi Selahattin Bağdatlı,  Dünya Kültür Klasikleri Dizisi,  Sosyal Yayınlar.  İstanbul, Mayıs 1984

Seattle, WA

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları