1 Ağustos 2021 - Hoş geldiniz

DR. YASEMİN ALPTEKİN YAZDI- KÜLT VE KÜLTÜR İKLİMİNDE KÜRESEL KUTUPLAŞMA

Ana Sayfa » GÜNCEL » DR. YASEMİN ALPTEKİN YAZDI- KÜLT VE KÜLTÜR İKLİMİNDE KÜRESEL KUTUPLAŞMA

Eklenme : 01.07.2021 - 8:50

DR. YASEMİN ALPTEKİN YAZDI- KÜLT VE KÜLTÜR İKLİMİNDE KÜRESEL KUTUPLAŞMA

 

 

Güç, benzerliklerden değil farklılıklardan doğar!

Çok sevdiğim bir hocam, “insanlar ikiye ayrılır. Her şeyi ikiye ayıranlar ve diğerleri,” derdi.

Bu söylemden devamla, size iki şıklı bir soru: ‘Kutuplar’ deyince aklınıza kuzey ve güney kutupları mı, yoksa birinin ak dediğine karşı cephedekinin kara dediği kutuplar mı geliyor?

Ülkede ve dünyada olup bitenlere bakıldığında ikinci şık ağır basıyor gibi. İşte toplumların, arada gri alan bırakmaksızın, siyah-beyaz gibi iki kutba ayrılmalarına, sosyal bilimlerde ‘kutuplaşma’ deniyor. Bu kutuplaşmalar özellikle din, siyaset ve eğitim üçgeninde oluşuyor. Son dönemde sadece medyadaki haber başlıklarına bakarak bile, ‘ortaya atılan iddialara inananlar-inanmayanlar, doğrucular-yalancılar, konuşanlar-susanlar, iktidar-muhalefet, beş maaşlılar-hiç maaşlılar, kara para-temiz para, Paramount Otelinde kalanlar-kalmayanlar, çalanlar-çalmayanlar, biat edenler- etmeyenler, yoksullar-varsıllar, küresel ısınma var diyenler-yok diyenler’ şeklinde bir kutuplaşma listesi yapılabilir.

Bu listeyi uzatmak mümkün ama sanırım konu anlaşılmıştır.

Ayrıntılara geçmeden bir noktayı belirtmekte yarar var: Güzel-çirkin, iyi-kötü, lahmacun sevenler-sevmeyenler türü birbirine zıt kavramlarda ayrı düşmek kutuplaşma sayılmıyor. Çünkü bu zıt kavramlar aslında ‘geçirgen’. Yani birinden diğerine geçmek çok zor değil. ‘Lahmacun sevmeyen pide yesin,’ deyip geçiştirebilirsiniz bu görüş ayrılığını. Oysa kutuplaşmayı doğuran ayrı düşüşlerde, bir gruptan diğerine geçiş hemen hemen imkânsız.

Kutuplaşmaların nedenlerini anlamak için grup psikolojisine bakıldığında ülkeler arası benzerlikler göz kamaştırıyor. Zira, toplumları ve insanları birbirinden ayıran  önemli farklılıklar biyolojik değil davranışsal. Antropologlara göre, aynı toplumda, aynı topraklarda yaşayan, aynı dili konuşan insanlar arasında büyük farklılıkların olması kadar, birbirinden, dil, ırk ve yaşadığı yer itibariyle farklı insanlar arasında benzerlikler bulmak çok da şaşılası bir durum değil. Çünkü kutuplaşmaları yaratan psikolojik nedenler, ‘aidiyet, kolay yoldan para ve güç sahibi olma arzusu, kabul görme ve bağlanma isteği,’ gibi ‘ortak’ arayışların ürünü.

Burada konumuz kült ve kültür olduğuna göre, ‘biat edenler – etmeyenler’ ekseninde kutuplaşmaların özelliklerine bakalım.

Amerikalı Antropolog ve Halkbilimci Ruth Benedict’in 1934 yılında yazdığı ‘Kültür Örüntüleri’ (Patterns of Culture) adlı kitap, alanındaki en önemli çalışmalardan. Çağdaş antropolojinin kurucularından biri olarak kabul edilen Benedict, kişilik, sanat, dil ve kültür konularına odaklanmış. Kültürel değerlerin, dışa kapalı yani ‘izole’ ortamlarda gelişmesinin olanaksız olduğunu, bu ortamlarda yaratıcılığın olmadığını savunmuş.

“Bireyin yaşam öyküsü, içine doğduğu topluluğun geleneksel olarak benimsediği kalıplara ve standartlara uyum sağlamasıyla başlar. İçine doğduğu gelenekler, bireyin deneyimlerini ve davranışlarını şekillendirir,” diyor Ruth Benedict. “Doğduğumuz toplum özgür ve demokratikse orada kültürel etkinlikler ve yaratıcılık birleştirici bir rol oynar,” diye ekliyor. Diğer bir deyişle, kültürel farklılıklar bizi birbirimizden ayırmıyor, aksine kültürel çeşitlilik tüm insanlığa fayda sağlayabilecek kolektif bir güç oluşturuyor.

Buradaki anahtar sözcük:  Özgür düşünce.

‘Kült’ ise kültür kavramıyla taban tabana zıt.

Sözcük anlamı, ‘belli bir kişiye ya da fikre odaklanmış aşırı hayranlık’ ise de kültleşmiş gruplardaki liderlerin, bu hayranlığı hak eden bir yapıda olmadığı ve liderleri sarmalayanların da—lidere tapanlar da denebilir– hayranlıktan da öte bir tahakküm altına girdikleri örnekleriyle biliniyor–bakınız A.B.D. ve ülkemiz.

Bu tür gruplar, çoğu kez yüksek ideal söylemleriyle yola çıkıp sonra gözünü iktidar ve paranın sağladığı güç hırsı
bürümüş lider konumundaki kişilerin kontrolü altına giriyor. Diğer bir deyişle, bireyler idealleri (!) uğruna taraftar toplarken, ‘biz büyüyünce kült olacağız,’ demiyor. Ancak, idealleri ya da davaları uğruna kendilerinden olmayanların canlarını yakan bu gruplar, zaman içinde biat etmeyenlere verilen cezalarla ve/veya grup içinde yapılan yanlışların açığa çıkmasıyla daha da katılaşıyor, sertleşiyor, içe kapanıp kültleşiyor.

Hemen her dinde mevcut tarikatlar da kült kategorisinde.

Tarikat müritleri, liderinin emri altına girdiğinde, söz hakkı ve veya yaşam tarzını seçme hakkı olmayan kişiler haline geliyor.

Sormak, sorgulamak, anlatılanları anlamaya çalışmak, kısacası ‘düşünmek’ yok.

Kaşıkla beslenen bebekler gibi, lider ne verirse onu alıp ne derse onu dinliyorlar.

Aslında bu tür grupların başındakiler—lider demek bile abes — kaşıkla değilse de, farklı yöntemlerle gerçekten de besliyor müritlerini. İşte tam da bu nedenle, gruptakiler ‘kendi’ olamıyor, baştakinin istediği kişi olmak zorundalar, bağımlılar—acınılası bir durum! Böylesi bir yapı içinde de demokratik hak ve özgürlüklerden söz etmek imkânsızlaşıyor. Her şey tepeden verilen emirle hegemonyacı bir düzen içinde yürüyor.

Bazen, umulmadık bir zamanda, buna başkaldıran biri çıkıyor ve başlıyor eteğindeki taşları dökmeye.

Kültleşme sadece dinsel gruplar içinde değil siyasi ve sosyolojik anlamda da mevcut.

En çarpıcı örnek, Trump’ın başkan seçildiği günlerde Amerika’da, hem Cumhuriyetçilerin kendi aralarında, hem de Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında Trump’ın yarattığı kutuplaşma.

Başkanlığı kaybedince geldiği noktada ise kutuplaşmadan öteye geçip kültleşme tanımına daha yakın bir görünümde.

‘Qanon’ adıyla anılan Trump müritleri, bir komplo teorisinin peşinden giderken hak, hukuk, adalet, farklı düşünce, eleştiri, toplum çıkarları gibi demokrasi sözlüğünün en önemli kavramlarını reddediyor. Kendi savundukları tezlerin bekası için her yol mübah, bunun dışındaki her şeye kulakları kapalı! Kendilerinden olmayanlar en büyük düşman. Ancak mızrak çuvala sığmıyor ve gün geliyor Trump’ın özel avukatı Michael Cohen her şeyi ifşa ediveriyor, hem de
belgeleriyle. İçinde porno yıldızlarına ödenen sus payından kaçırılan vergilere, verilen rüşvetlere ve Rus oligarklarıyla yapılan işbirliğine kadar her türlü kirli iş mevcut. Bize de tanıdık gelen alavera dalavera işlerin tümü. Bu ifşaata rağmen Trump taraftarları, Trump’ın büyük yalanına, yani seçimlerde hile yapıldığına kanıtsız olarak inanıyor. Bu grup, Biden’ın başkanlığını tanımadığı gibi Trump’ın hiç bir skandalına, dört yıllık başkanlığı sırasında, otuz bin beş yüz yetmiş üç kez yalan ya da yanlış beyanına, belgelenmiş vergi kaçakçılığına, Rus oligarkları ile
girdiği yasal olmayan işlere de inanmıyor ama Trump’ın yakında yeniden başkanlık koltuğuna oturacağından çok eminler!

Bu tür kaskatı akıl dışı bir biat anlayışındaki bireyler nasıl bu hale geliyor ona bakalım.

Psikologların edindiği sonuçlara göre, yedi adım var kült  mensuplarının kendilerini herkesten farklı görüp kendinden olmayanları ötekileştirmekten öte, şeytanlaştırma sürecinde:

1) Önce yapacak bir işi, gidecek bir yeri ya da kendini ait hissettiği bir ortamı olmayanlar düşünmeden ilk
adımı atıp giriyor bir gruba.

2) İlk öğreti, dışarıdakileri ötekileştirmek, düşmanlaştırmak.

3) Sonra, bireysellikten vazgeçip anonim bir kişiliğe bürünmek.

4) ‘Kişisel görüş’ kavramı kalkıyor.

5) Ardından, sorumlulukların kişisel değil grup içinde paylaşılması geliyor ;sevap da günah da
hepimizin’ anlayışı.

6) En önemlisi, otoriteye sorgusu sualsiz itaat ve grup normlarının sorgulanmadan kabulü.

7) Son olarak, grubun yasadışı, ahlak dışı, insana yakışmayan davranışlarına pasif bir hoşgörü göstererek umursamaz ve devinimsiz bir tutum içinde olmak.

Bu yedi adımın sonunda, herhangi bir kapalı grup ile dışarıdakiler arasındaki farklılaşma, kapanmaz
uçurumlar yaratıyor.

Kültleşme ya da kutuplaşma, ülke yönetimlerinde demokratik kurumlar yeterince işletilmediğinde daha kolay hayat buluyor.

Gelir dağılımındaki eşitsizlik, eğitim kurumlarında öğrencilere nasıl düşünecekleri değil ne düşüneceklerinin dayatılması, hukuk sisteminde kişiye göre adalet(sizlik) ve toplumdaki bazı bireylerin kendilerini kanıtlayacakları ya da hayatlarını anlamlandıracak bir uğraş ya da yapı içinde olamaması bu tür bir bağlanma ve inanma
çarpıklığının nedeni.

Oysa demokrasi anlayışının içinde, toplumun özgür bireylerden oluştuğu ve bireylerin bu özgürlüğün gerektirdiği sorumluluk ile akılcı bir yapıya sahip olacağı inancı var.

Eğitimci-filozof John Dewey’nin dediği gibi, ‘Kendilerini aklın buyruğuna göre yönetenler özgürdürler; salt
arzularının ve amaçlarının yönlendirmesine göre yönetenler ise özgür değildir artık.’

Demokrasi ve demokratik özgürlükler yolu kolay bir yol olmadığı gibi, kolaycılığı körükleyen biat anlayışına da karşı. O yüzden, uygulaması da zor. Demokrasi, en büyük sayıda insana en fazla sorumluluk yükleyen bir yönetim şekli. Yani bireylerin katılımıyla yaşayan ve sağlamlaşan bir yönetim. Bu sorumluluklar yerine getirilmediğinde demokrasi yolunda başarısızlıklar, sapmalar olması kaçınılmaz, olacaktır da. Ama bu sendeleme dönemleri uzun bir tarih diliminde değerlendirildiğinde demokrasilerin bu sınavdan daha güçlü çıktığı da bir gerçek.

Bu nedenle, şu anda ülkedeki kutuplaşmalara bakıp demokrasiye olan güveni yitirmemek gerek.

Bunun için de demokrasinin öz bakımından ahlaka dayandığı yolundaki ilk inancı canlandırmak ve
diri tutmak en önemli vatandaşlık görevi.

Biat ve kült anlayışı bireyleri istemedikleri zindalara hapseder.

Zira kültlerin hem müritleri hem de başındakiler farklı bir esaret içindedirler.

Ne demiş gerçekleri en mizahi şekliyle dile getiren büyük usta, ‘Bahse girerim yarın bir yobaz çıkıp, tuvalete gitmek günah diye fetva verse, tuvalete gitmeyecek ve altına yapacak o kadar öküz var ki bu ülkede.’

Pislikler böyle oluşuyor işte!

Biat ve saygı arasındaki çizginin, fikir ayrılıklarıyla kutuplaşma farkının bilincinde olmak ve özgürlüğün de pervasızlıkla karıştırılmaması gerektiğini bilmek de demokratik bir sorumluluk.

Bireyin özgürlüğü, uygarlığın akılcılıkla ilerlemesi, kendinden sonraki nesillere bırakacakları kültürel zenginliklere katkıda bulunması için olmazsa olmazı.

Hayatın anlamlı olması da ancak sevgi, anlayış, hak, hukuk, adalet değerleriyle yönetilen özgür bir toplumda mümkün.

Özgür düşünce savaşçısı Aziz Nesin’in ‘İnsan yalnızca söylediklerinden değil, sustuklarından da
sorumludur’ sözünü de unutmamak gerek.

Seattle, Washington

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları