EKONOMİ NASIL DÜZLÜĞE ÇIKAR? – DR. ALİ TİGREL

Ana Sayfa » EKONOMİ » EKONOMİ NASIL DÜZLÜĞE ÇIKAR? – DR. ALİ TİGREL

18.05.2018 - 8:01

EKONOMİ NASIL DÜZLÜĞE ÇIKAR? – DR. ALİ TİGREL

EKONOMİ NASIL DÜZLÜĞE ÇIKAR?

Dr. Ali Tigrel

Son iki yıl boyunca yaptığım değerlendirmelerde ekonomideki risklere dikkat çekmiş, tedbir alınmadığı takdirde oldukça sıkıntılı bir sürece girebileceğimizi belirtmiştim. Bu süre zarfında bırakınız ciddi tedbir almayı, bana göre önemli iç ve dış politika hataları yapıldı. Tasarruf anlayışı adeta unutuldu. Sonuç iç açıcı değil. Üzülerek ifade etmeliyim ki çok sıkıntılı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu yazıyı da tarihe bir kez daha not düşmek için kaleme almaya karar verdim.

Aslında olaylar çok hızlı gelişmeye başladı. Önce IMF IV. Madde Konsültasyon Raporu yayınlandı. IMF heyeti Şubat 2018 ayı içinde Türkiye’deydi. O sırada erken seçim gündemde değildi. IMF raporunda 2017 yılının yüksek büyüme oranına vurgu yapılırken, başta dış açık, yükselen enflasyon ve aşırı kredi genişlemesi olmak üzere birçok önemli konuya dikkat çekildi. KÖİ projeleri için verilen garantilerin yarattığı riskler üzerinde duruldu.

Erken seçim kararının alınmasından kısa bir süre sonra hükümet vergi aflarını ve emeklilere ikramiye gibi seçim vaatlerini gündeme getirdi. Bunun zaten açık veren bütçeye ciddi bir ek yük getireceğinin ve ilave borçlanma ihtiyacı yaratacağının ne kadar dikkate alındığını bilemiyorum. Ancak şunu biliyorum ki, kamu maliyesinin içinde bulunduğu şartlarda ilave borçlanma ihtiyacı yaratacak bu tür popülist adımların ekonomiye faydadan çok zararı olacaktır.

Sonrasında kredi değerlendirme kuruluşu Standard&Poors, diğer iki kredi değerlendirme kuruluşu olan Moody’s ve Fitch’i takip etti ve Türkiye’nin ülke kredi notunu düşürdü. Bir anlamda Türkiye’ye kredi vermeyin, verirseniz de yüksek faiz ile verin demiş oldu. Şahsen şaşırmadım. Çünkü mikro ve makroekonomik veriler yanı sıra izlenen dış politikaya bakıldığında farklı bir sonuca ulaşmanın zor olduğu kanaatindeyim. Ayrıntılarına girmeden satır başları olarak değinmek istediğim ciddi gerçekler var. Şöyle ki;

  • Üretim gerçek sanayileşmeden uzaklaşıyor,
  • Borçlar durmadan yükselirken yeni alınan dış borçlar ithalata ve dış borç geri ödemeye gidiyor,
  • Yabancı sermaye girişleri azalıyor,
  • Döviz kurları tırmanırken enflasyonist baskılar artıyor,
  • Gelir dağılımı giderek bozuluyor,
  • Kamu alımları konusu ciddi ölçüde politize edildiği için haksız siyasi ranta konu oluyor,
  • Ülke için çok önemli olan tarım sektöründe ne yapılmak istendiği belli değil; retoriğin ötesine geçilemiyor,
  • Başta genç nüfus içinde olmak üzere olmak üzere yüksek işsizliğin yarattığı sorunlar toplumun kimyasını bozuyor.

Bazı siyasi yetkililerin bu sorunları adeta hafife alan demeç ve söylemlerini hayretle karşılıyorum. Bence sorunlar derin ve devlet ciddiyeti içinde tasarlanıp, 3-5 yıllık bir programa bağlanarak uygulanması gereken çok ciddi önlemler gerektiriyor. Yetkililere hatırlatmak isterim. Ekonomideki sorunlar temelde yapısaldır. Sanayi üretimi aşırı derecede ithalata bağımlıdır. Enerji hammaddesi ihtiyacımızın yüzde 90’nını ithalatla karşılamak zorundayız. Özel kesimin dış borçlarının milli gelire oranı 2008 yılında yüzde 25 civarında iken 2017 yılı sonunda yüzde 40’ı geçti. Borçların geri ödenmesi zamanı gelince de sıcak paraya bağımlı ekonomiye dışarıdan döviz girişlerinin azalmasına bağlı olarak kurlar yükselmeye başladı. Özel kesimin borçlarının büyük bir kısmı dövizli veya dövizle fonlandığı için döviz borcu olan şirketler giderek daha fazla zorlanıyorlar. Bilanço yapıları bozuluyor, işletme riskleri artıyor. Bu noktada beni çok endişelendiren bir veriye dikkat çekeyim. TCMB verilerine göre finansal kesim dışındaki şirketlerimizin döviz varlık ve yükümlülükleri arasındaki fark, Şubat 2018 ayı sonu itibariyle 223 milyar dolara ulaştı. Bu ne anlama geliyor derseniz hemen söyleyeyim. Şirketlerimizin toplam döviz varlıkları, döviz borçlarının sadece üçte birini karşılamaya yetiyor.

Peki bu duruma nasıl geldik?

Kısaca anlatmaya çalışalım.

Ekonomi politikası, tasarım ve uygulaması teknik zorluklar içeren, dolayısı ile de bilgi ve koordinasyon gerektiren karmaşık bir süreçtir. AKP iktidarının ilk yıllarında belki öyle değildi ama özellikle son yıllarda ekonomi politikasında gözle görülür bir dağınıklık ortaya çıktı. Tedbir diye kamuoyuna açıklanan kararların bölük pörçük, etkisi belirsiz, sonuçlarının ciddi olarak hesaplanmadığı adımlar olduğu anlaşıldı. Beni çok endişelendiren bir başka husus da idari araçlarla ekonomiye mikro düzeyde müdahaleler giderek arttı. Bu durum devlet yönetiminin hiyerarşik yapısını bozduğu gibi itibarını ve inandırıcılığını olumsuz yönde etkiledi. Sonuçta birkaç yıl öncesine kadar iyi giden bütçedengeleri de bozulmaya başladı.

Bu arada 2009 yılında yapılan ciddi bir hataya da değinmeden geçmek istemiyorum. O yıl, döviz geliri olmayan şirketlere de yurt içinde dövizle borçlanma olanağı verildi. Finansal kesim dışındaki şirketlerimizin döviz varlık ve yükümlülükleri arasındaki nispeten sürdürülebilir ilişkinin hızla bozulması 2009 yılından sonra olmuştur.

Bir başka çok önemli sorun, yargıda zaten var olan zafiyetlerin giderek derinleşmesi ve neredeyse içinden çıkılmaz hale gelmesidir. Türkiye’nin hukuk ve yargı sisteminin işleyişi hakkındaki algılar büyük ölçüde olumsuza dönmüş durumdadır. Toplumun yargıya güveni sarsılmıştır. Çağdaş ve iyi çalışan bir ekonominin verimlilik düzeyinin yüksek olması beklenir. Yüksek verimliliğin sağlanmasının ön koşullarından bir tanesi de uzun vadeli sözleşmelerin yapılabilmesidir. Sözleşmelerin garantörü ise tarafsız ve etkin bir yargı sistemidir. Çünkü olası anlaşmazlıkların adil bir şekilde çözümlenebilmesi için böyle bir sistemin varlığı şarttır. Yargı tarafsız çalışmıyorsa veya politize olmuşsa, genel anlamda ekonomik sistem yavaşlar ve beklentilere cevap veremeyecek bir hale gelebilir.

Beni gerçekten kaygılandıran bir başka konu da siyasette ve kamu yönetiminde, kural ve kurumlar yerine kişileri, liyakat yerine sadakati ikame eden bir tarzın aşırı güçlenmesi ve adeta kök salmasıdır. Herhangi bir idarede en istenmeyecek durum, becerisizlikle keyfi yönetimin birleşmesidir. Aşırı merkezileşme, bir başka deyişle, neredeyse tüm kararların en üst düzey tarafından alınması idarenin itibarını zedelediği gibi etkinliği düşürür. Sorunların birikmesine, hatta içinden çıkılması giderek zorlaşan bir yumağa dönüşmesine yol açar. Böyle bir çarpık yapıda, küçük hataların bile büyük tehlikelere dönüşmesi potansiyeli vardır. Kelebek etkisi hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır.Daha önceki yazılarımda defalarca değindiğim bir başka önemli konu da ülkemizin dış dünya ile olan ilişkilerindeki gözle görülür bozulmadır. Unutulmaması gereken husus Türkiye’nin dışa açık bir ekonomi olduğudur. Doğal kaynaklarımız sınırlıdır. Türkiye ekonomisi, neredeyse verdiği cari açığın tamamına yakın değerde enerji hammaddesi ithal etmek zorundadır. Türkiye ekonomisi, son çeyrek asırdaki kalkınma ve gelişmesini büyük ölçüde küresel piyasalarla bütünleşerek sağlamıştır. Ciddi miktarda doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına, sermaye girişlerine ihtiyacı vardır. Açıktır ki, iç politika uğruna veya başka hesaplarla uluslar arası ilişkilerimize zarar verecek her türlü söylem ve davranışlardan uzak durmak gerekir.

Tekrar bugüne dönecek olursak, Türkiye ekonomisinin ciddi yapısal sorunlarının olduğu ve bu konuda hala tutarlı ve sürekli bir politikanın oluşturulamadığı bir gerçektir. İmalat sanayimizin yapısı önemli ölçüde dışa bağımlıdır. Dışa bağımlı bir yapı, hem döviz kuru ve enflasyon arasındaki ilişkiyi hem de reel sektörün dövizle borçlanmayı tercih etmesinin nedenini açıklıyor. Girdi ve finansman olarak dışa bağımlı, çoğunlukla da düşük ve orta düşük teknoloji düzeyi olan bir imalat sanayimiz var. Velhasıl kapsamlı bir yapısal dönüşüm programını hayata geçirmemiz ve borçlanarak büyüme modelinden uzaklaşmamız şart gözüküyor. Evet, elimizdeki veriler Türkiye ekonomisinin sıkıntılı bir dönem içinde bulunduğuna işaret ediyor. İleriye dönük beklentiler maalesef olumlu değil. Belli başlı kırılganlık endeksleri uyarı sinyalleri veriyorlar. Çok ciddi ve tutarlı tedbirlere, kapsamlı yapısal reformlara ihtiyaç var. Ancak unutmayalım; ileriye dönük beklentilerin olumlu yöne çekilebilmesinin ön koşulu karar vericiler ve uygulayıcıların kamuoyu nezdinde itibarı olmasıdır. Hamasi söylemlerle, rakam ve kelime oyunlarıyla itibar kazanılmaz, bilakis kaybedilir. İtibar ve inandırıcılığın olmadığı yerde de uygulanan politikalar kuramsal olarak doğru bile olsa arzu edilen sonuçları sağlamaktan uzak kalabilirler.

 Yaklaşan seçimler öncesinde vurgulamak istediğim husus açıktır. Bugün içinde bulunduğumuz şartlar, ekonominin düzlüğe çıkmasının ön koşullarının başında gelen olumlu beklentilerin oluşmasına izin vermemektedir. Şartların olumluya dönmesinin ise artık tek bir anahtarı maalesef yoktur. Kısa vadede, öncelikle siyasetin normalleşmesi, dış ilişkilerimizin daha rasyonel bir yörüngeye oturtulması ve siyasal istikrarı zedeleyecek maceralardan uzak durulması gerekmektedir. Ayrıca, en az alınması gereken ekonomik tedbirler kadar önemli bir başka husus bölgemizde tehlikeli boyutlara ulaşan jeopolitik ve askeri gerginlikler karşısında sağduyulu ve akılcı olmaktır.

Son olarak, yalın ve matematik olarak ifade edeyim. Ekonominin düzeltilmesi sürecini matematiksel bir fonksiyon olarak tanımlarsak artık bu fonksiyonun değişkenleri sadece alınması gereken kapsamlı ekonomik ve mali tedbirler değildir. İç ve dış siyasetin normalleşmesi, iç ve dış maceralardan uzak durulması, toplumu bölen söylemlerden vazgeçilmesi, parlamenter demokrasiye geri dönülmesi, hukuk ve yargı sisteminin tarafsızlığının teminat altına alınması gibi unsurlar yerine gelmeden ekonominin kalıcı olarak düzlüğe çıkmasının zor olacağını düşünüyorum.

Seçim sonuçları ne olursa olsun, artık Türkiye’nin hata yapma lüksü kalmamıştır. Bunu herkesin anlaması lazım.

 

DR.ALİ TİGREL

DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATİ ESKİ MÜSTEŞARI

 

KAYNAK: HALİMİZ.COM

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :