ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK VE CUMHURİYET’İN KURULUŞ FELSEFESİ ÜZERİNE-4

Ana Sayfa » GÜNCEL » ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK VE CUMHURİYET’İN KURULUŞ FELSEFESİ ÜZERİNE-4

26.08.2018 - 10:46

Enis Tütüncü

Enis Tütüncü

yazarın tüm yazıları
ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK VE CUMHURİYET’İN KURULUŞ FELSEFESİ ÜZERİNE-4

 

Enis Tütüncü’nün, Atatürk’ün söylemlerini ‘’Altı Ok İlkeleri’’ üzerine kurguladığı ve altı bölüm olarak yayınlamayı planladığı yazı dizisini Yurtseverlik.Com’da okuyucularla paylaşmaya devam ediyoruz. Birinci bölümde Cumhuriyetçilik, ikinci bölümde Milliyetçilik, üçüncü bölümde Halkçılık ilkesini yayımlamıştık. Sırada Devletçilik ilkesi var.

Özellikle bugün iktidarın yanlış tercihleri sonucu, ekonominin içine sürüklendiği tabloya baktığımızda, Atatürk’ün Devletçilik anlayışının önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

Enis Tütüncü aşağıda, yazısının girişinde Atatürk’ün söylemlerinden yola çıkarak olması gereken Devletçilik politikasını bakın nasıl tanımlıyor:

‘’Atatürk’ün devletçiliği, günümüze uyarlanırsa (güncelleştirilirse), kanımızca “İnsan ve Üretim Odaklı Güçlü Sosyal Devletçilik” anlayışına ulaşılır.

Bu anlayışın özü, esasen ’yurttaşın devlet için değil, devletin yurttaş için var olduğunun’ kabul edilmesidir. Bu çerçevede, devletin tüm ekonomik, sosyal ve siyasal hedeflerinin odağında insan vardır. Devlet ile insan ilişkileri söz konusu olduğunda, insanın daima devletten önce gelmesi esastır.’’

Bireylerin yurttaşlıktan kulluğa doğru itildiği, gelir grupları arasındaki makasın hızla açıldığı, ekonominin frenleri patlamış kamyon gibi yokuş aşağı sürüklendiği bir dönemde, yukarıdaki yaklaşımın hiç zaman kaybetmeden hayata geçirilmesi büyük önem taşıyor.

Peki bu nasıl olacak?

Şimdi söz sırası Enis Tütüncü’de:

 

 

 

ATATÜRK VE CUMHURİYETİN KURULUŞ FELSEFESİ– 4

 

Atatürk’ün, Cumhuriyet Devrimine ve Kuruluş Felsefesine ışık tutan kimi görüşlerinin, genç kuşaklara yeterince aktarılamadığını görmekte ve bunun üzüntüsünü gerçek yurtseverler olarak, sanıyorum ki hep birlikte yaşamaktayız.

Söz konusu eksikliğin giderilmesi için, hepimize önemli sorumlulukların düştüğüne inanmaktayım. Bu bağlamda şahsen ben, üzerime düşeni, karınca kararınca yapma kararlılığındayım. Bu amaçla şimdilik, Cumhuriyetin Kuruluş Felsefesi’nin alt yapısını oluşturan Atatürk’ün kimi söylemlerini,“Altı Ok İlkeleri” üzerine kurguladığım 6 bölümlük bir araştırma dizisi şeklinde, Türkiye’nin gündemine yeniden getiriyorum. Her bir bölümün başlangıcında, bana ait kısa ve güncellenmiş bir yorum dışındaki metinlerin tümü, Atatürk’ün orijinal söylemelerinden oluşmaktadır.Söz konusu söylemler olabildiğince, tarihsel bir sıralama içinde sunulmaktadır.

Neden derseniz, insan umutsuz yaşayamıyor ki… Benim umudum ise, 20’nci yüzyılın biricik dahisi olan Atatürk’ün düşüncelerine, Milletçe yeniden sahip çıkılmasında yatıyor.

Bu arada, Cumhuriyet Devrimi’nin ve Kuruluş Felsefesi’nin, “Altı Ok İlkeleri” yanında, “Tamamlayıcı Yedi İlkeyi” de kapsadığını belirtmek gerekir.

Altı Ok, bilindiği üzere; (1) Cumhuriyetçilik, (2) Milliyetçilik, (3) Halkçılık, (4) Devletçilik, (5) Laiklik ve (6) Devrimcilik İlkeleridir.

Yedi tamamlayıcı İlkeye gelince bunlar; (1) İnsan ve Sevgi, (2) Akılcılık ve Bilimsellik, (3) Bağımsızlık ve Anti-Emperyalizm, (4) Milli Egemenlik, (5) Milletin Birliği ve Ülkenin Bütünlüğü, (6) Yurtta Barış ve Dünyada Barış, (7) Çağdaşlaşma’dır.

 

  1. DEVLETÇİLİK ANLAYIŞI

 

Atatürk’ün devletçiliği, sermayenin ve müteşebbisin olmadığı, yoksul, cahil ve geri bırakılmış bir ülkede, üstüne üstlük dünyanın büyük bir ekonomik kriz yaşadığı ağır bunalım koşullarında, hızlı bir kalkınmanın gerçekleştirilmesi zorunluluğundan doğmuştur.

Devletçilik uygulamasıyla aynı zamanda, devletin halka hizmet için yapılanmasının, katılımcı yönetimin ve demokratik hukuk devletinin alt yapısı örülmeye başlanmıştır. Özel yararlarla toplumsal yararlar arasındaki dengenin sağlıklı oluşmasının yolu açılmıştır.

Atatürk’ün devletçiliği, günümüze uyarlanırsa (güncelleştirilirse), kanımızca “İnsan ve Üretim Odaklı Güçlü Sosyal Devletçilik” anlayışına ulaşılır.

Bu anlayışın özü, esasen“yurttaşın devlet için değil, devletin yurttaş için var olduğunun” kabul edilmesidir. Bu çerçevede, devletin tüm ekonomik, sosyal ve siyasal hedeflerinin odağında insan vardır. Devlet ile insan ilişkileri söz konusu olduğunda, insanın daima devletten önce gelmesi esastır.

İnsan ve Üretim Odaklı Güçlü Sosyal Devletçilik, piyasaların hata yapabileceği gerçeğini görür, dengeli ve hızlı kalkınma için devletin düzenleyici ve denetleyici rolünü kabul eder. Piyasaların halkın iradesinin üzerine çıkarak devlete yön verme çabalarını, özel çıkarlar için çarpıtılmasını ve tekellerin oluşmasını engeller. Yani piyasa mekanizmasının başı boş bırakılmamasını, insani duyarlılıklara ve kurallara sahip kılınmasını savunur. Rekabet kurallarını her alanda gözetir, aynı zamanda üretici ile tüketicinin haklarının da bir arada, titizlikle korunmasını öngörür.

Türkiye’nin yaşadığı sorunları aşabilmesi için kanımızca, belirtilen çerçevedeki “İnsan ve üretim odaklı güçlü sosyal devletçilik“ anlayışına ihtiyaç vardır.

Çünkü Türkiye ekonomisi, sanayileşmesini henüz tamamlayamamış bir yapıda, üretmeden tüketim hastalığına yakalanmıştır. Ekonomik açıdan tamamen dışarıya, yani yabancının parasına muhtaçtır.İşçisi, çiftçisi, memuru,sanayicisi, tüccarı, emekli dul ve yetimi, hatta kimsesiz ve yoksulları gırtlağa kadar borç içine sokulmuştur.İşsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve yoksulluk giderek yaygınlaşmaktadır. Ekonominin orta gelir ve orta teknoloji tuzağından kurtulma şansı ise, hızla yok olmaktadır.

Bu manzarada mutlaka yanıtlanması gereken kimi yaşamsal sorular vardır:

Değinilen söz konusu olumsuz koşullardan, Türkiye ekonomisi nasıl esenliğe çıkarılabilir?

Sanayileşmesi nasıl hızlandırılabilir ve tabana yayılabilir?

Sanayi ötesi toplum sürecine geçmiş olan gelişmiş ekonomilere nasıl yetişebilir?

Son yıllarda başlayan Endüstri 4.0 ve yapay zeka sürecinde nasıl ayakta kalabilir?

 

İşte bu sorular çerçevesinde devlet, ulusal stratejilerin belirlenmesinde, önemli sosyal ve ekonomik tercihlerin yapılmasında ve stratejik dengelerin korunmasında mutlaka görev ve sorumluluk üstlenmelidir.

Bu çerçevede Türkiye, “Makro Ölçekte Strateji ve Politika Planlaması” anlayışını benimsemelidir. Bu anlayışı, stratejik planlarla karıştırmamak gerekir. Stratejik planlar kurumların bütçeleme süreçleriyle ilgilidir.

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), yeni planlama anlayışı uyarınca yeniden yapılandırılmalı, en nitelikli insan gücü kadrolarına ve en ileri teknolojik altyapı olanaklarına sahip kılınmalıdır.

Bu bağlamda, Türkiye’de yeni bir KİT uygulamasına (Stratejik Kamu Girişimciliği/SKG) şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır. Türkiye’nin gelişmiş emperyalist ülkelerin, IMF ve diğer kurumları aracılığıyla, yıllardır sürdürdükleri acımasız sömürü politikaları ile daha fazla uyutulmasına alet olmak, artık bilinmelidir ki, vatana ve yurtseverliğe ihanetle eşdeğer hale gelmiştir.

Yeni KİT modeli uyarınca kurulacak işletmeler, siyasetçi elinin kesinlikle ulaşamayacağı, tamamen özerk bir yapıda ve rekabet gücüne sahip olmalıdır. Söz konusu işletmeler, gerekiyorsa hem özel sektör, hem de yabancı sermaye grupları ile ortaklıklar kurabilmelidir. Kamu elindeki hisseleri, zaman içinde, Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yararları açısından halka arz edilebilmelidir.

Atatürk’ün Devletçilik anlayışının değerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından,Devletçilik, Özel Girişimcilik, Ekonomik Kalkınma ve Sosyal Devletçilik konusundaki kimi söylemlerini ele almak gerekiyor.

 

Atatürk belirtilen konularda, kronolojik olarak, şunları söylemiş:

 

4.1. …Ekonomide faydalı olabilmek için teoriler ve kavramlar ile vakit geçiştirecek zamanımız kalmamıştır…(İzmit, 15 Ocak 1923)

 

4.2. Devlet ile ferdin karşılıklı faaliyet alanlarını ayırmak… Devlet’in, bu husustaki faaliyet sınırını çizmek ve bu hususta dayanacağı kuralları belirlemek; diğer taraftan, vatandaşın ferdi teşebbüs ve faaliyet hürriyetini sınırlamamış olmak, devleti yönetmeye yetkili kılınanların düşünüp çözümlemesi gerekli meselelerdir. İlke olarak, devlet, ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de ferdin kişisel faaliyeti, ekonomik kalkınmanın esas kaynağı olarak kalmalıdır. Fertlerin gelişmesine engel olmamak, onların her görüş noktasında olduğu gibi, özellikle ekonomik alandaki hürriyet ve teşebbüsleri önünde, devletin kendi faaliyetiyle bir engel meydana getirmemesi, demokrasi ilkesinin en önemli esasıdır…O halde diyebiliriz ki, fertlerin gelişmesinin engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet faaliyetinin sınırını oluşturur. Buna göre, genellikle zamanına ve yerine göre, devamlı bir özellik gösteren ekonomik bir işi, devlet üzerine alabilir. Mesela; bir iş ki, büyük ve düzenli bir yönetimi gerektirir ve özel fertler elinde tekelleşmek tehlikesini gösterir veya genel bir ihtiyacı karşılar, o işi de devlet üzerine alabilir… Bu açıkladığımız anlam ve anlayışta “Devletçilik”, özellikle sosyal, ahlaki ve millidir.(Ankara, 1929)

 

4.3. Memlekette her çeşit üretimin arttırılması için, özel teşebbüsün, devletçe çok gerekli görüldüğünü önemle belirttikten sonra, diyebilmeliyiz ki, ”Devlet ve özel teşebbüs birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır… Devlet ve fert dediğimiz zaman, bu kelimelerin soyut anlamı değil; tek ve gerçek olan “sosyal insan, yani toplum içinde yaşayan fertleri belirtmek istiyoruz. İnsanın iki türlü menfaati vardır. Bu menfaatlerin bir kısmı kişiseldir. Diğer kısım menfaatler ortaktır. İyice düşünülürse, bu iki çeşit menfaat birbirine denktir. Çünkü sosyal insanın hayatı için her iki menfaat aynı derecede gereklidir. Buna göre bizce devlet ve fert kelimeleri, genel veya özel menfaatlerden biri düşünüldüğüne göre ve fakat her iki durumda da sosyal insanı ifade eden ve açıklayan iki terimdir. Yani demek istiyoruz ki, yalnız başına fert ve fertlerden soyutlanmış devlet düşünmüyoruz. Devlet, fertlerin oluşturduğu milli toplumun göze görünen şeklidir. Ancak, fert emeğinin gelirini; devlet de sosyal gelişmeden meydana gelecek geliri almak zorundadır. (Ankara, 1929, Afetinan)

 

4.4.…Bu görüşlerin bizim durumumuza daha yakından ilgisini düşünelim. Cumhuriyetimiz henüz çok gençtir. Geçmişten kendisine kalan bütün hayati işler, zamanın gerektirdiklerini doyurucu derecede değildir. Siyasi ve fikri hayatta olduğu gibi ekonomik işlerde de, fertlerin teşebbüsleri sonucunu beklemek doğru olmaz. Önemli ve büyük işleri, ancak milletin milli servetine ve devletin bütün teşkilat ve kuvvetine dayanarak; milli egemenliğin uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle ödevli olan hükümetin, mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih olunmalıdır. Diğer bazı devletlerin ikinci derecede görebileceği ve fertlerin teşebbüslerine bırakılmasında sakınca olmayan işlerden bir çoğu bizim için hayatidir ve birinci derecede önemli devlet ödevleri arasında sayılmalıdır. (Ankara, 1929, Afetinan)

 

4.5. …Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber, (Ilımlı Devletçilik) ilkesine uygun yürümeleri, bugün içinde bulunduğumuz durumlara, şartlara ve zorunluluklara uygun olur. (Ankara, 1929, Afetinan)

 

4.6. Vatandaşların teşebbüs ve sorumluluk duyguları ne kadar gelişirse, devlet için o kadar iyidir. (Ankara, 1929, Afetinan)

 

4.7. Türkiye’nin uyguladığı Devletçilik sistemi, 19. yüzyıldan beri Sosyalizm teorisyenlerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur:

Fertlerin, özel teşebbüslerini ve kişisel faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye vatanında yüzyıllardan beri kişisel ve özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi. Ve görüldüğü gibi, kısa bir zamanda yapmayı başardı… Bizim takip ettiğimiz yol, görüldüğü gibi, liberalizmden başka bir sistemdir. (İstanbul, 27 Mayıs 1935).

 

4.8. Kesin zorunluluk olmadıkça, piyasalara karışılamaz. Bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir. (TBMM, 1 Kasım 1937)

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :