ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK VE CUMHURİYET’İN KURULUŞ FELSEFESİ ÜZERİNE-5

Ana Sayfa » GÜNCEL » ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK VE CUMHURİYET’İN KURULUŞ FELSEFESİ ÜZERİNE-5

29.08.2018 - 21:01

Enis Tütüncü

Enis Tütüncü

yazarın tüm yazıları
ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK VE CUMHURİYET’İN KURULUŞ FELSEFESİ ÜZERİNE-5

 

Enis Tütüncü’nün, Atatürk’ün söylemlerini ”Altı Ok İlkeleri” üzerine kurguladığı ve altı bölüm olarak yayımlamayı planladığı yazı dizisini Yurtseverlik.Com’da okuyucularla paylaşmaya devam ediyoruz. Birinci bölümde Cumhuriyetçilik, ikinci bölümde Milliyetçilik, üçüncü bölümde Halkçılık, dördüncü bölümde Devletçililik ilkesini yayımlamıştık. Sırada Laiklik ilkesi var.

Türkiye özellikle son 16 yıldır Cumhuriyet’in harcını oluşturan laiklik ilkesinden kopuşun acılarını yaşıyor.

Toplumu neredeyse bıçakla ortadan ikiye bölercesine ayıran, kamplaştıran, ötekileştiren laiklik karşıtı uygulamalar, ne yazık ki ülkeyi geriye dönüşü zor bir noktaya sürükledi.

Aslında bu çürümenin 80’li yıllardan itibaren başladığını söylemek mümkün. 15 Temmuz darbesiyle ortaya çıkan gerçek, Gülen Cemaati’nin 80’lerden bu yana devletin bütün kurumlarında örgütlendiğini gözler önüne serdi. Neredeyse 40 yıldır Türkiye’yi kemiren Cemaat yapısının büyüyüp gelişmesinde en büyük katkıyı, sağ iktidarların laiklik ilkesini yok sayan uygulamaları verdi.

Atatürk’ün az sonra okuyacağınız lailkik ilkesine yönelik saptamaları, Cumhuriyet’in kuruluşunda hangi noktada olduğumuzu ve bugün nereye sürüklendiğimizi kanıtlayan bir belge niteliğinde.

Biz 1923’te neredeydik, 2018’de nereye geldik?

Her zaman olduğu gibi şimdi söz sırası Enis Tütüncü’de

 

 

ATATÜRK VE CUMHURİYETİN KURULUŞ FELSEFESİ – 5

 

Atatürk’ün, Cumhuriyet Devrimine ve Kuruluş Felsefesine ışık tutan  kimi görüşlerinin, genç kuşaklara yeterince aktarılamadığını görmekte ve bunun üzüntüsünü gerçek yurtseverler olarak, sanıyorum ki, hep birlikte yaşamaktayız.

Söz konusu eksikliğin giderilmesi için, hepimize önemli sorumlulukların  düştüğüne inanmaktayım. Bu bağlamda şahsen ben, üzerime düşeni, karınca kararınca yapma kararlılığındayım. Bu amaçla şimdilik, Cumhuriyetin Kuruluş Felsefesinin alt yapısını oluşturan Atatürk’ün kimi söylemlerini, “Altı Ok İlkeleri” üzerine kurguladığım 6 bölümlük bir araştırma dizisi şeklinde, Türkiye’nin gündemine yeniden getiriyorum. Her bir bölümün başlangıcında, bana ait kısa ve güncellenmiş bir yorum dışındaki metinlerin tümü, Atatürk’ün orijinal söylemelerinden oluşmaktadır. Söz konusu söylemleri, olabildiğince, tarihsel bir sıralama içinde sunmaktayım.

Neden derseniz ki, umutsuz insan yaşayamıyor ki… Benim umudum ise, 20’nci yüzyılın biricik dahisi olan Atatürk’ün düşüncelerine, Milletçe yeniden sahip çıkılmasında yatıyor.

Bu arada, Cumhuriyet Devriminin ve Kuruluş Felsefesinin, “Altı Ok İlkeleri” yanında, “Tamamlayıcı Yedi İlkeyi” de kapsadığını belirtmek gerekir.

Altı Ok, bilindiği üzere; (1) Cumhuriyetçilik, (2) Milliyetçilik, (3) Halkçılık, (4) Devletçilik, (5) Laiklik ve (6) Devrimcilik İlkeleridir.

Yedi tamamlayıcı İlkeye gelince bunlar; (1) İnsan ve Sevgi, (2) Akılcılık ve Bilimsellik, (3) Bağımsızlık ve Anti-Emperyalizm, (4) Milli Egemenlik, (5) Milletin Birliği ve Ülkenin Bütünlüğü, (6) Yurtta Barış ve Dünyada Barış, (7) Çağdaşlaşma’dır.

5- LAİKLİK ANLAYIŞI

Bilindiği gibi ülkemizin inanç dünyası, özellikle AKP döneminde, çeşitli kafa karışıklıkları içine sokulmuştur. Bunun nedeni, kanımızca bin küsur yıldır bu topraklarda, zamana uyarlanarak yaşanan ‘’İslamiyet Yorumu’’nun geri plana itilmesi, buna karşılık Suudi Arabistan’daki Vehabilik ya da Mısır’daki El Ezher gibi değişik İslamiyet yorumlarına kapıların açılmasıdır.

Bu süreçte Cumhuriyet, Atatürk ve laiklik karşıtı düşünceler desteklenmiş, buna paralel olarak, din istismarı akıllara ziyan bir şekilde tırmandırılmış, cemaatçilik/mollaizm hortlatılarak inanç dünyamızın değerleri yozlaşmaya sürüklenmiştir.

Pakistanlı Muhammed İkbal, İslam’daki söz konusu yozlaştırılmaya “Prizm”, yani şeyhperestlik terimi kullanmıştır. Şeyhperestliğin akılları nasıl teslim aldığını,  Türkiye’de Fethullahçılık belası ile yaşadık. Ne var ki, Fettuhlahçıların tasfiyesiyle doğan boşluğun, bu kez diğer cemaatler tarafından doldurulduğuna tanık olmaktayız. Bu yanlışa acilen dur denilmelidir. Yoksa diğer cemaatlerden de, her an yeni şeyhperestliklerin doğma tehlikesi söz konusudur.

Bu nedenle, öncelikle kimi sorgulamaların yapılması kaçınılmaz görünüyor.

Atatürk ve laiklik karşıtlığı adına yapılan akıl ve vicdan dışı din istismarları, milli eğitim sisteminin çağdaşlıktan uzaklaştırılması, kamu kurumlarının kimi cemaatler tarafından parsellenip, kamuda cemaat derebeyliklerinin oluşturulması gibi uygulamaların önü neden açıldı?

Özellikle kamuya personel tayininde, neden ‘’biz kimliğine’’ sadakat veya alnı secde görmek, başörtüsü, sakal vs. gibi akıl ve ahlak dışı değerlendirmeler ön planda tutuldu? Yapılanlar gençlerimizin eğitimde fırsat eşitliği ile çalışma yaşamında yarışma özgürlüğü haklarının acımasızca gasp edilmesi değil miydi?

Bu ülkeyi son 16 yıldır yönetenler, neden “dindar ve kindar nesiller” yetiştirme yoluna girdiler? Toplumu neden, “inanlar inanmayanlar” şeklinde ayrıştırmaya ve bölmeye yöneldiler? Neden toplumda kamplaşma ve gerginlik tohumlarını yeşerttiler?

Böyle ve bunlara benzer akla, hakka, hukuka, insafa, vicdana ve ahlaka aykırı uygulamaların İslamda yeri var mıdır? Daha fazla sorgulamaya herhalde sayfalar yetmez. Kanımızca, sorunun özü/esası şudur:

“Laik Türkiye Cumhuriyetini” içine sindiremeyen kimi kesimler laikliği, Türkiye’ye dışarıdan dayatılan ve dindarlara dinlerinden uzaklaşmasına salık veren bir ideoloji şeklinde algılamışlar, dindarların sivil ve siyasi özgürlüklerini peşinen sınırlayan, bir devlet dayatması olarak görmüşlerdir. İktidarda olanların da “gaflet ve delaletiyle” söz konusu yanlış algılamalar, din istismarının ana eksenine oturtulmuştur.

Öte yandan, “Laik Türkiye Cumhuriyeti” karşıtlığı ve din istismarı, AKP iktidarıyla birlikte, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin “Ilımlı İslam Politikası” ile de bütünleştirilerek daha hızlandırılmıştır. Böylece din ile siyasetin iç içe geçirildiği ve buradan yaratılan siyasi, ekonomik ve sosyal rantların, gerek yurt içinde gerekse  yurt dışında tarafların yararlarına göre paylaşıldığı, son derece tehlikeli bir siyaset anlayışı Türkiye’de egemen kılınmıştır. Bu süreçte, “Allah ile aldatma ve Allah’a şirk koşulması” gibi sapkınlıklara da göz yumulmuştur.

Öte yandan, özel sektörün kimi sanayi ve ticari kuruluşlarında da cemaat ve tarikat güçlendirilmesine yardımcı olunduğu gözlenmiştir.

Sonuç itibariyle Türkiye’yi, sürüklendiği din istismarcılığı ve buna dayalı çıkar ilişkileri ortamından kurtarmak için, konuya duyarlı tüm siyasetçilerin, din bilginlerinin ve  yurttaşlarımızın, laiklik açısından ortak bir anlayışta buluşmalarını kaçınılmaz görmekteyiz.

Buluşulacak ortak anlayışa ışık tutulması amacıyla,  Atatürk’ün laiklik anlayışından hareket edilmesini yararlı bulmaktayız.

Atatürk’e göre laiklik; din, ibadet ve düşünce özgürlüğünün, yurttaşların en kutsal ve dokunulmaz hakkı haline getirilmesinin ön koşulu olan bir devlet yönetimi ilkesidir.

Buna göre, laik devlet yönetiminde din, mezhep ve ibadet özgürlüğü kesinlikle teminat altında tutulur. Ancak söz konusu özgürlüklerin, siyasi söylem ve istismar konusu yapılamasına, yani dinde siyasallaşmaya, siyasette de dinselleşmeye izin verilmez. Kamunun ve sosyal yaşamın din esaslarına dayandırılması söz konusu olamaz.

 

Laik bir devlet anlayışı:

Bütün dinlere eşit uzaklıkta durur. Belli bir dinin savunuculuğuna, yasaklayıcılığına veya öğreticiliğine kalkışamaz. Yurttaşlarını belli bir dine inanmaya ve belli bir dini öğrenmeye zorlayamaz. Onları dilediği dini inancı benimsemekte, ibadet etmek veya etmemekte özgür bırakır. Yurttaşlar arasında, inançlarından dolayı ayırım yapamaz. Tüm inançları ve farklılıkları bir arada eşit olarak kucaklar. Yani Devleti, toplumdaki farklı din ve mezhep tercihlerinin güvencesi konumuna taşır.

Öte yandan, laikliğin yerleştirildiği koşullarda, hem merkezi yönetim, hem de yerel yönetim kadroları herhangi bir din, mezhep veya cemaatin ağırlığı altına sokulamaz. Böylece gerek ekonomik, gerekse sosyal yaşamda; bir yandan din, vicdan ve düşünce özgürlüğünü, diğer yandan eğitimde fırsat eşitliği ile çalışma yaşamında yarışma özgürlüğünü sağlamak son derecede kolaylaşır.

Laikliğin yolu, bilim ve bilimsel yöntem temelinde yapılandırılmış Ulusal Eğitim anlayışından ve aklın özgürleştirilmesinden geçer. Laik eğitim ve özgürleştirilmiş akıl, insandaki yaratıcılık melekesinin evrensel boyutlara açılımını sağlar.

Laiklik belli bir aşamadan sonra kendiliğinden, özgürlüğün, demokrasinin, insan haklarının, kadın/erkek eşitliğinin, iç barışın ve ulusal bütünlüğün de teminatına dönüşür.

Laikliğin uzun vadedeki gereği, inanç dünyasının sivil topluma devredilmesidir. Bu sürecin alt yapısının oluşturulması amacıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı, en uygun sürede, din ve ibadetleri farklı olan yurttaşlarımızın tümüne hizmet verebilecek ve onları hakça kucaklayabilecek bir yapıya dönüştürülmelidir.

Atatürk’ün laiklik üzerine yorumladığımız düşünceleri günümüze uyarlanırsa (güncelleştirilirse), kanımızca “Devletin ve Toplumun Dini Esaslara Dayandırılmaması ve Aklın Özgür Kılınması” anlayışına ulaşılır.

Atatürk’ün laiklik anlayışının değerinin, daha iyi anlaşılabilmesi açısından,  laiklik konsundaki kimi söylemlerini ele almak gerekiyor.

Atatürk belirtilen konularda, kronolojik olarak, şunları söylemiş:

5.1. Osmanlı İmparatorluğu, Türk tarihinde din ile devlet işlerini birbirine karıştırma hatasının son kurbanıdır. Sözlerimi açıklayayım. Ben dinin insan ruhu için bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. Şahsen ben de inanan bir Müslüman’ım. Fakat şunu da açık olarak söyleyeceğim. Din, ne zaman devlet ve dünya işlerine karışmışsa, millet için bir felaket olmuştur. (Trabzon, 16 Eylül 1924)

 

5.2. Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. (Ankara, 29 Ekim 1924, Vakit 31 Ekim 1924)

 

5.3. Bize göre din ülküsü, vicdan anlayışıdır. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir, hürdür. Biz din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmıyoruz. Millet ve devlet işlerinin Kabesi, milli egemenliğin belirdiği Büyük Millet Meclisidir. Din işlerinin mihrabı ise insanların kişilerin vicdanlarıdır. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe, düşünceye karşı değiliz. Kasta ve fiile dayanan, taassupkar gerici hareketlerden sakınıyor ve buna asla meydan vermeyeceğiz. (Ankara, 1926 İlbay Asaf)

 

5.4. Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiçbir kimseyi, ne bir din ne de bir mezhep kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep, hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. (1930, Kılıç Ali)

 

5.5. Laiklik ilkesinde ısrar ediyoruz. Çünkü milli iradenin, insanlığa mal olmuş değerlerin belki de en kutsalı olan din hürriyeti, ancak laiklik ilkesine bağlanmakla korunabilir”. (Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük, İkinci Kitap)

 

5.6. Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dincilik ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanı sağlamıştır. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerlemenin ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış Doğu milletlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz. (Ankara, 1930 Borak Sadi)

 

5.7. Dine bağlı, din ve devlet işlerini bir arada yürütmeye çalışan idarelere teokratik idareler denir ki, bu çeşit devletler, önünde sonunda çökmeye mahkumdurlar… Bugün dünyada bu şekilde yönetilen devletler, dünyanın en geri kalmış ülkeleridir. Bunun için laiklik ilkesini, Anayasa’mızın en yüksek ilkelerinden biri olarak kabul etmek ve buna dört elle sarılmak gerekir. Türk gençliğini, bu ilkenin dışında yetiştirmeye yeltenecek olanlar bu devlete, bu millete en büyük kötülüğü yapmış olacaklardır. (Ankara, 2/3 Ocak 1932, Gökçen Sabiha)

 

5.8. Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması değildir. Bütün yurttaşların, vicdan, ibadet ve din hürriyetini de üstlenmek demektir. (Ankara, 1932)

 

5.9. Türk milleti, halk yönetimi olan cumhuriyetle yönetilir bir devlettir. Türk Devleti laiktir. Her yetişkin dinini seçmekte serbesttir. (Ankara, 4/5 Kasım, Afetinan)

 

5.10. Din, milliyetin bir parçasıdır!.. Ancak, taassubun milletleri ümmet durumuna düşüreceği unutulmamalıdır!.. (Millet Mecmuası, 10 Temmuz 1947, Cilt: 3, Sene: 2, Sayı: 75)

 

5.11. Din, bir şahsi vicdan işidir. (Millet Mecmuası, 7 Ağustos 1947, Cilt: 4, Sene: 2, Sayı: 79)

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :