ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞINDA SAPTIRILAN GERÇEKLER

Ana Sayfa » GÜNCEL » ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞINDA SAPTIRILAN GERÇEKLER

10.11.2018 - 16:44

Enis Tütüncü

Enis Tütüncü

yazarın tüm yazıları
ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞINDA SAPTIRILAN GERÇEKLER

Atatürk’ün ölümünün 80. Yıl dönümü münasebetiyle gerek sanal, gerekse yazılı medyada gözlenen tartışmaların hala Atatürk’ü anlamaksızın yürütüldüğüne tanık olmaktayız. Bu konuda yapılan yanlışlar içinde beni en çok yaralayanı Atatürk’ün Millet anlayışı üzerine ipe sapa gelmez yorumlardır. Bilgi sahibi olamadan, fikir sahibi olmanın, boş yere kelam kesmenin traji komik örneklerini izlemekteyiz.

 

Atatürk’ün inanç ve kültür dünyasının temelini oluşturan felsefi boyutu, insan ve sevgi anlayışını bilmeksizin, Onu anlamak mümkün değildir. Bilinmelidir ki, Atatürk’ün asıl büyüklüğü, İnsanı Evrende Yaratılmış En Yüce Varlık bilerek insanı ve sevgiyi ön planda tutmuş olmasıdır.

Bu bilgeliğin temel kaynağı nedir diye araştırdığımızda, karşımıza 13. Yüzyıl Anadolu İslam Felsefesi ve Hümanizma akımı çıkmaktadır. Gerçekten Atatürk, Mevlanaları,  Hacı Bektaş Velileri, Yunus Emreleri, Ahi Evranları, Şeyh Edebalileri, Şeyh Bedrettinleri, kendi iç dünyasında özümsemiştir. Bu itibarla insanı,  evrende yaratılmış en yüce varlık olarak bilmiş ve “önce insan” demiştir.

 

Söz konusu felsefe ve hümanizma akımı, başta Orta Asya, Maveraünnehir, Horasan ve Azerbaycan olmak üzere, çeşitli coğrafyalardan Anadolu’ya taşınan İslami felsefe, tasavvuf ve kültür (folklor) akımlarının, 13’üncü yüzyıl Anadolu çanağında sentezlenmesiyle oluşmuştur..

 

Bu sentezde“önce insan” tezi geliştirilmiştir. Aklın,bilginin ve sevginin üstünlüğü, kadının saygınlığı, ahlakın ve özgürlüğün değeri, hoşgörü ve dayanışmanın erdemi gibi konularda, çağını ve coğrafyasını çok aşan düşünceler savunulmuştur.

Zaman içinde bu sentez, “Türkiye Müslümanlığı Yorumuna dönüşmüştür.

Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’ya göre “Kur’an-ı Kerim, yani “İslam”, insanlar aracılığı ile konuşur. Ona eğilen ve anlayan insana göre şekil kazanır. Onu konuşturan insandır, Müslüman’dır. O’nun ayetlerini anlama, yorumlama ve uygulama hususunda sayısız denebilecek kadar çok ayrılık ve farklılıklar yaşanmıştır.

Türkiye Müslümanlığı, İran, Mısır ve Arabistan başta olmak üzere, günümüze değin yapılmış ve sayısı 110’u bulan diğer İslamiyet yorumlarından özü itibariyle farklıdır. Çünkü bizim yorumumuz, İslam’ın ruh ve sonsuzluk kurumu olan tasavvuf ağırlıklıdır.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre farklılığın temelinde, İslam’ın ilk gününden itibaren var olan fıkıh-tasavvuf tartışması ya da çekişmesi yatmaktadır.

Şekil ve kural kurumu (fıkıh) ile ruh ve sonsuzluk kurumu (tasavvuf)  arasındaki çekişmeler, genelde iki noktada düğümlenir. Birincisi şekil mi önemli, niyet mi; ikincisi din adına yalnız secde edenleri mi sevelim, yoksa bütün insanlığı mı? Yani kavga, kalıp ve öz kavgasıdır.

Öz adına uğraş veren tasavvuf, İslam tarihinde ikincisi olmayan bir sonsuzluk edebiyatı bırakmıştır. Bugün dünya kütüphanelerindeki İslami el yazması eserlerin yüzde 80’e yakını doğrudan veya dolaylı, tasavvufun ürünü olarak görülüyor. Bu demektir ki, tarihsel Müslüman kamu vicdanı, oyunu tasavvuf lehine kullanmıştır.

İşte Atatürk, Anadolu İslam Felsefesi ve Hümanizması akımı ile bu kaynaktan doğan Türkiye Müslümanlığı yorumunu tam olarak özümsemiş ve bu toprağın insanı ile söz konusu manevi değerler temelinde bütünleşmiştir.

Bu bağlamda Atatürk, İslam’a olan inancını da şöyle ifade etmiştir:

…Ben dinin insan ruhu için bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. Şahsen ben de inanan bir Müslüman’ım… (Trabzon, 16 Eylül 1924)

Atatürk’ün Hilafeti kaldırmasında, tekkeve zaviyeleri kapatmasında ve laikliği kabul edişindeki temel gerekçesinin, Türkiye İslamiyet Yorumunu gerçek temeline oturtma düşüncesi olduğuna inanmaktayız.

Toplam nüfusu 1.8 milyarı bulan günümüz İslam dünyasında, İslam ile eksikleri de olsa demokrasiyi, laiklik temelinde en iyi bağdaştırabilen ilk ve de halen tek ülke Türkiye ise, bunu Anadolu İslam Felsefesi ve Hümanizma Akımı ile buradan doğan Türkiye İslamiyet Yorumuna borçlu olduğumuzu bilmeliyiz. Bu gerçeğin artık, herkesçe kavranması gerekir.

Bu bağlamda Atatürk’ün aşağıdaki kimi söylemlerinin konuyu yeterince aydınlatacağını düşünmekteyiz:

Ben bu toprakları seviyorum, yurdumun topraklarını, dağlarını, taşlarını… Göğünü havasını seviyorum memleketimin… Köylüsünü, çiftçisini, ırgatını, işçisini, balıkçısını, çobanını, sanatçısını, askerini, gencini, ihtiyarını, bütün insanlarını seviyorum memleketimin…’’ (Ankara,1937; Gökçen, Sabiha)

 

-Türk milletinin her bir kişisi birtakım farklarla ve fakat genel olarak birbirine benzer. Bazı yapılış farklarını ise doğal bulmak gerekir. Çünkü  başka  başka iklimlerin etkisi altında, başka başka cinsten yerlilerle binlerce yıl yaşamış, kaynaşmış bu kadar eski ve bu kadar büyük bir insan toplumunun bugünkü çocuklarının tamamı tamamına birbirine benzemeleri mümkün müdür?  Türk Milletini yalnız bir bölgede, iklimi aynı, dar bir alanda meydana gelmiş sanmak doğru değildir…’’ (Ankara: 1929, Afet İnan)

 

– Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır. (Ankara, 27 Mart 1933)

 

– Dünyada şimdiye kadar, başka başka milletlerin birlik kurdukları ve yüzyıllarca beraber yaşadıkları görülmüştür. Bizim kurmak istediğimiz birliğin tarihte geçmiş olan birliklerin çok üstünde olmasını isteriz… (Ankara, 27 Şubat 1938)

 

-Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir soyun evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bizim yeni işimiz budur: Bu damarlar birbirini duysun ve birbirini tanısın. Bu dediğim şey gerçek olacak; çünkü gerçektir. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve bu alem dünyaya hayret verecek, ışığı ve feyzi insanlığa saçacaktır…” (26 Eylül 1932, Diyarbekir Gazetesi)

 

Özellikle bu son örnekteki “hep bir soyun evlatları, aynı cevherin damarları” ibaresinde, bir bütünsellik söz konusudur. Buradaki soy, cevher ve damar tanımlamaları, anlaşılacağı üzere her hangi bir etnik yapıyı değil, kendiliğinden (bizatihi) insan soyunu, yani insan varlığını ifade etmektedir. Atatürk’ün “insanın evrende yaratılmış en yüce varlık” olduğu düşüncesini yansıtmaktadır.

 

Ne var ki emperyalizm, söz konusu damarların birbirini duymasını ve birbirini tanımasını sürekli engellemeye çalışmıştır. Kimi zaman din ve mezhep,  kimi zaman etnik farklılıkları, milleti çözmek, ayrıştırmak için kullanmıştır. Zamanımızda da bunları nasıl acımasızca kullandığına hemen her gün tanık olmaktayız.

 

SONUÇ:

 

Atatürk, Osmanlı coğrafyasındaki din, mezhep, etnik ve kültür farklılıklarının, emperyalist güç odakları tarafından nasıl acımasızca istismar edildiğine bizzat şahit olmuş ve feci sonuçlarını da yaşamıştır. Bu itibarla O, Anadolu Felsefesi ve Hümanizması ile Türkiye Müslümanlık Yorumundan hareketle, insan, sevgi ve toprak/yurt bütünselliğinde “insan odaklı bir yurtseverlik anlayışına ulaşmıştır.

 

Millet tanımlamasını da bir çatı kavram olarak, dinsel, mezhepsel ve etnik farklılıklıklargözetmeksizin , Türkiye Cumhuriyetinin tüm yurttaşlarını ayrımsız kucaklayan, “insan odaklı yurtseverlik”  temeline oturtmuştur.

 

Bu nedenle kendi el yazısı ile, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına, Türk Milleti denir” demiştir.

 

Bu itibarla, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü ile övünmeliyiz. Bu sözün etnisite ile ilgisinin olmadığını, “Ne Mutlu İnsanı Bilene ve Yurdunu Sevene” anlamına geldiğini de çok iyi bilmeliyiz.

 

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :