ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- RAMAZAN AYINDA TÜRKİYE İSLAMİYET YORUMU

Ana Sayfa » GÜNCEL » ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- RAMAZAN AYINDA TÜRKİYE İSLAMİYET YORUMU

30.04.2020 - 11:51

Enis Tütüncü

Enis Tütüncü

yazarın tüm yazıları
ENİS TÜTÜNCÜ YAZDI- RAMAZAN AYINDA TÜRKİYE İSLAMİYET YORUMU

 

 

2020 yılı Ramazan ayının ilk haftasını geride bıraktık. Kutsal Ramazan ayımız Ülkemize, Tüm İslam alemine ve de Dünya’ya hayırlı olsun. Bu vesileyle, asırlardır bu topraklarda özgürce yaşanan Türkiye İslamiyet Yorumu, yani Türkiye Müslümanlığı ile ilgili kimi düşüncelerimi paylaşma gereğini duymaktayım.

Bunun nedeni, Türkiye İslamiyet Yorumu’’nun AKP iktidarıyla birlikte geri plana itilmesi, buna karşılık Suudi Arabistan’daki Vehabilik ya da Mısır’daki El Ezher gibi farklı İslamiyet yorumlarının öne çıkarılmış olmasıdır.

Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’ya göre “Kur’an-ı Kerim’’ yani “İslam”, insanlar aracılığı ile konuşur. Ona eğilen ve anlayan insana göre şekil kazanır. Onu konuşturan insandır, Müslüman’dır. O’nun ayetlerini anlama, yorumlama ve uygulama hususunda sayısız denebilecek  kadar çok ayrılık ve farklılıklar yaşanmıştır.

Söz konusu yorum farklılıklarının sayısı günümüzde 110 dolayındadır. Bunlardan biri olan Türkiye Müslümanlığı; İran, Mısır ve Arabistan başta olmak üzere, günümüze değin yapılmış tüm İslamiyet yorumlarından özü itibariyle farklıdır.

Farklılığın temelinde, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre İslam’ın ilk gününden itibaren var olan fıkıh-tasavvuf tartışması ya da çekişmesi yatmaktadır. Ona göre, şekil ve kural kurumu (fıkıh) ile ruh ve sonsuzluk kurumu (tasavvuf)  arasındaki çekişmeler, genelde iki noktada düğümlenir. Birincisi şekil mi önemli, niyet mi; ikincisi din adına yalnız secde edenleri mi sevelim, yoksa bütün insanlığı mı? Yani kavga, kalıp ve öz kavgasıdır.

Öz adına uğraş veren tasavvuf, İslam tarihinde ikincisi olmayan bir sonsuzluk edebiyatı bırakmıştır. Bugün dünya kütüphanelerindeki İslami el yazması eserlerin yüzde 80’e yakını doğrudan veya dolaylı, tasavvufun ürünü olarak görülüyor. Bu demektir ki, tarihsel Müslüman kamu vicdanı, oyunu tasavvuf lehine kullanmıştır.

Bize göre Türkiye Müslümanlığı Yorumu, İslam’ın ruh ve sonsuzluk kurumu olan tasavvuf ağırlıklıdır.

Bu toprağın insanlarını, yaşanılan tüm acı ve yıkımlara karşın, asırlar boyunca bir arada tutan ana dayanağın, ‘’Türkiye İslamiyet Yorumu’’ olduğuna inanmaktayız. Bu yorumun değerinin yeterince anlaşılabilmesi için, bunun temelinde yatan  13. Yüzyıl Anadolu Felsefesi ve hümanizma akımının hiç unutulmaması gerekir.

Anadolu Felsefesi ve hümanizma akımı başlıca üç kaynak tarafından beslenerek doğmuştur.

Birinci kaynak, Orta Asya ve İran’dan (Maveraünnehir, Horasan ve Azerbaycan) Türk göçleriyle Anadolu’ya gelen İslami yorum, felsefe, tasavvuf ve kültür/folklor akımları, Anadolu Hümanizmasının omurgasını oluşturmuştur

Kökleri, İslam öncesi Orta Asya Türk boylarının (Şamanizm-Gök Tanrıcılık), İran’ın (Zerdüştilik-Manicilik-Mazdekilik) ve Eski Hindistan’ın (Budizm) inanç, felsefe ve kültür değerlerine uzanmaktadır. Bu değerler İslamiyet’in doğuşu ile birlikte, söz konusu coğrafyadaki felsefe ve tasavvuf açılımları ile İslamiyet yorumları içinde eritilmiştir.

Bu bağlamda, Melamilik akımının kurucusu Hamdun Kassar (Ö.884), Türkistanlı Meşşai Ahmet El Serahsi (İslam’da akılcılığa, yani mantık ve matematiğe dayanan Meşşai felsefeyi kuran El Kındi’nin öğrencisi, Ö: 899), Semarkantlı Maturuidi (Ö: 904), Farabi (870-950), Fütüvvetçi Sülemi (942-1021) ve İbn-i Sina (980-1037) gibi ünlü İslam felsefeci ve mutasavvufları ön plana çıkmaktadır.

Hamdun Kassar’ın başlattığı Melamilik akımı, tekke-zaviye-dergah-vakıf gibi yapılanmalara karşı büyük bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Tanrı nimetlerinden pay kapmak yerine pay dağıtmak önemli sayılmıştır. Karşılıksız hizmete çok önem verilmiştir. Kimsenin ayıbı görülmez ve herkese iyilik yapılmaya çalışılırdı. Kibir ve gösterişten hiç hoşlanılmazdı. Tarikatların sistemleşmesine ve kurumsallaşmasına karşı çıkılmıştır. Zikir yapma, tekke kurma, bir vakfa dayanma reddedilmiştir. Sufiler gibi, giyim kuşam farklılıkları yaratmaktan uzak durmuşlar, halktan kopmamışlar, iç içe yaşamışlardır.

Maturidi, Ebu Hanife’nin itikadi görüşlerini sistemleştirmiş ve Maturidilik itikadi ekolünü kurmuştur. Burada geliştirdiği kelam anlayışında akıl ile İslam’ı bağdaştırmaya çalışmıştır.

Maturidiye göre, Allah insana akletme, aklını kullanma ve temyiz gücünü bahşetmiştir. Bilgi, Vehbi (Allah tarafından ilham edilen) olmaz, kesbidir (aklın ürünüdür). Doğru akıl yürütmeyle ortaya çıkan bilgi bir adet-i ilahiyedir. Türk dünyası itikadi olarak Maturidiliği benimsemiştir.

Fütüvvetçi Sülemi, Hamdun Kassar’ın Melamilik akımının ilk bağımsız eserini yazmıştır. Bu eserle birlikte, Melamilik kurumsallaşmaya başlamış ve bu kurumsallaşmadan Fütüvvetçilik hareketi doğmuştur. Fütüvvetçilik, daha sonraları, Ahilik’e dönüşmüştür.

Farabi, Aristo felsefesi ile El Kındi’nin akılcılık akımını (Meşşailiği), İslam felsefesinde temellendirmiştir. Farabi aynı zamanda, Yeni Eflatunculuk felsefesinin (Plotinos’un, Vahdet-i Mevcut Felsefesi/Panteizm), İslamiyet’teki kurucusu olarak ta bilinir.

İbn-i Sina ise, İslam felsefesindeki akılcılığı, yani Meşşailiği, zirveye taşımıştır. Bu nedenle, İslam tarihinde felsefe denildiğinde akla ilk gelen, Meşşailik akımıdır.  Öte yandan İbn-i Sina, Yeni Eflatunculuğu da sahiplenmiş ve bu felsefenin İslam ile bağdaştırılması yolunda ciddi katkılar yapmıştır.

İslam felsefesinde yaşanan gelişmeler, söz konusu coğrafyada bir yandan mantık, matematik, astronomi, tıp, müzik gibi ilim dallarında önemli atılımlar başlatırken, diğer yandan Felsefe ağırlıklı tasavvuf akımları doğurmuştur. Bunlardan, Orta Asya ve İran’dan göçlerle Anadolu’ya taşınan felsefe, tasavvuf ve kültür (folklor) akımları içinde, Yesevilik ve onun en güçlü kolu olan Haydarilik ile Hamdun Kassar’ın Melamilik akımı önde gelmekteydi.

Sünnet imiş, kafir de olsa incitme sen,

Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden

Allah şahit öyle kula hazırdır siccin (cehennem)

Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte  (A. Yesevi)

 

İkinci kaynak, Orta Doğu’dan Anadolu’ya nüfuz eden İslami felsefe, tasavvuf ve kültür akımlarıdır.Bu akımların kökleri, Antik Sümer, Mezopotamya, Irak, Suriye ve Mısır medeniyetlerinin inanç, felsefe ve kültür (folklor) değerlerine uzanmaktaydı.

 

Anadolu’ya nüfuz eden akımlar esasen, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin başlattığı (699-766) fıkıhçı, içtihatçı ve hoşgörülü tartışmalarla şekillenmiş, Basralı El-Kındi’nin (801-873), akılcı yani mantık ve matematiğe dayanan Meşşai felsefesi ışığında yoğrulmuştur.

 

Beyazıd-i Bestami (803-874), Cüneyd-i Bağdadi (822-911), Hallac-ı Mansur gibi tasavvuf akımı öncüleri (857-952), Vefailiğin kurucusu Ebul Vefa El-Kurdi, (1026-1107), Sühreverdiliğin kurucusu Abdülkadir Sühreverdi (1097-1168) ve İşraki Felsefenin (Akıl yolu ile sezgi yolunu birleştiren felsefe) kurucusu Şehabettin Sühreverdi-Maktül, (1155-1195) gibi felsefeci ve mutasavvıfların yorumlarıyla olgunlaştırılmıştır.

Bu kaynağın kimi temsilcileri; “İnsanın mutsuz ve perişan olduğu bir dünyada hiçbir haccın, hatta hiçbir ibadetin anlamı yoktur” şeklinde yorumlara varmışlardır.

Bunlara göre, Beytullah (Allahın evi), insanın kalbidir. İnsanın mutluluk ve sevincini gerçek Beytullah’ın kutsanması olarak görmüşlerdir. Bu yapılmadan Mekke’deki Beytullahı ziyaret etmenin ve süslemenin anlamsız olduğunu öne sürmüşlerdir.

Hallac-ı Mansur’un idamına hükmedenler aşağıdaki sözünü onun “zındılıkları” arasında saymışlardır:

“Gönül Kabesi’nin harap olduğu bir dünyada, sembolik Kabe’yi ziyaret için para harcamak İslam’ın ruhuna ters düşmektedir.”

Vefai Baba İlyas, Tanrı sevgisinin dinin katı kurallarıyla oluşmayacağını, bunu ancak insanın kendi sevgisiyle yaratabileceğini ileri sürmüştür. Kadın-erkek ayrımına karşı çıkmış, bütün insanların eşitliğini savunmuştur. Türkmenlerin o zamanki yaşamlarına son derece uygun olan ortak mülkiyete dayalı bir toplumsal düzen önermiştir.  Anadolu Selçuklu yönetimi altında, kötü koşularda yaşayan halk kesimleri arasında çok sayıda taraftar kazanmıştır.

Anadolu Felsefesi ve Hümanizmasının doğuşundaki üçüncü kaynak, Magrib (Endülüs ve Kuzey Afrika) felsefe ve tasavvuf akımlarıdır.

Bu akımlardan İbn-i Bacce (Meşşai 1095-1138), İbn-i Tufeyli (İşraki 1105-1185), İbn-i Rüşt (Meşşai, 1126-1198) ve Muhyiddin İbn-i Arabi (Vahdet-i Vücut’çu, 1165-1240) ön plana çıkmaktadır.

Bu kaynaktan, en büyük katkı Muhyiddin İbn-i Arabi’den gelmiştir. İbn-i Arabi, Vahdet-i Vücut felsefe akımını başlatmış (Varlık Birliği, Var Olanların Birliği) ve kurduğu Ekberiyye Tasavvuf Okulunda bunu zirvesine taşımıştır.

İbn-i Arabi, Hümanizma tarihinde altın harflerle yer almış olan ünlü bildirisini (manifesto) Konya’da şöyle açıklamıştır:

“Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım. Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık… O artık ceylanlar için bir çayır, keşişler için bir manastır, puta tapıcı için bir mabet, hacı için bir Kabe, Tevrat levhaları, Kur’an kitabıdır. Ben aşk dinini vazediyorum ve hangi yöne yönelirse yönelsin, bu din benim dinim, benim imanımdır.”

İbn-i Arabi’nin Vahdet-i Vücut felsefi şiddetli eleştirilerle karşılaşmış , hatta kendisi zındıklıkla suçlanmıştır.

Anadolu felsefesi ve hümanizma  akımı, Son tahlilde Hoca Ahmed-i Yesevi, Endülüslü İbn-i Arabi (Vahdet-i Vücut Felsefesi kurucusu), Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana, Yunus Emre, Ahi Evren, ve Şeyh Bedreddin gibi İslam felsefeci, mutasavvıf ve ozanların katkılarıyla olgunlaştırılmıştır.

Bu akımda, Önce insan ve sevgi” tezi işlenmiştir. İnsanın yüceliği, aklın üstünlüğü, sevginin, bilginin, ahlakın ve özgürlüğün önemi, kadının saygınlığı, alınterinin değeri, hoşgörü ve dayanışmanın erdemi gibi bir çok konuda, çağının ve coğrafyasının çok ötesinde ileri düşünceler savunulmuştur. Bu bağlamda Devletin, insanın hizmetinde olması gerektiği öngörülmüştür. Haksızlıklara karşı hak aramaya yönelik eylemler de kimi zaman geniş halk kitlelerince desteklenmiştir.

Bu yorumda, özellikle dünyevileşme anlayışı son derece önemlidir. İnsandaki mutluluk, sevinç ve esenliğin ana kaynağı, Tanrı sevgisi ile insan sevgisinin bütünleştirilmesine dayanmaktadır. Tanrı’da korkmak yerine Tanrı’yı sevmek esas olmuştur.

“Benim Kabem insandır”  (Hacı Bektaş Veli)

 

“Ey, Tanrıyı arayan! Aradığın Sensin!” (Mevlana)

 

“Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.”  (Hacı Bektaş Veli)

 

“Gel, gel yine, her neysen, kimsen, yine gel;

Kafirsen, ateş ve put seversen, yine gel:

Girmez ki umutsuzluk dergahımıza…

Yüz tövbeni bozsan bile gel, sen yine gel.”  (Mevlana)

 

“Okunacak en büyük kitap insandır.” (Hacı Bektaş Veli)

 

“Dünya benim rızkımdır. Halkı kendi halkımdır.” (Yunus Emre)

“Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi,

Elin, yüzün yumaz değil”  (Yunus Emre)

 

“Ey Oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın.”  (Şeyh Edebali )”

 

“Eline, beline, diline hakim ol !” (Ahi Evren)

 

“Yarin yanağındaki gülden gayrı her şey ortaktır.” (Şeyh Bedreddin)

Anadolu Felsefesi ve Hümanizma akımının tarihsel olgunlaşma süreci ile iç içe, çok özgü bir İslamiyet yorumu doğmaya başlamıştır. Bu yorum öylesine etkileyici olmuştur ki, Anadolu ve Kafkasya halkları, önemli oranlarda kendiliğinden İslamiyet’e geçmeye başlamışlardır. Böylece, özellikle Anadolu’nun tarih öncesi çağlara uzanan inanç, felsefe, mistisizm kültür ve folklor değerleri de söz konusu yorum içinde eritilip sentezlenmiştir. Bu sentez 13. Yüzyılda, Anadolu’ya özgü bir İslamiyet yorumuna (Anadolu Müslümanlığı) dönüşmüştür.

Anadolu İslamiyet yorumu, Türklerin Trakya ve Balkanlara geçmesiyle birlikte, bu coğrafyadaki bazı halkları da derinden etkilemiş ve yörede İslamiyet’in zorlama olmadan benimsenmesini sağlamıştır. Söz konusu halkların inanç, felsefe, mistisizm ve kültür değerleri ile Anadolu İslamiyet yorumu içinde eritilmesi sonucunda,“Türkiye Müslümanlığı Yorumu” ortaya çıkmıştır.

İşte Türkiye Müslümanlığı Yorumu, İslam’ın ruh ve sonsuzluk kurumu olan tasavvuf ağırlıklıdır. Ancak böylesi derin ve zengin tarihsel bir inanç ve tasavvuf (mistisizm) içeriği hiçbir islamiyet yorumunda yoktur.

Türkiye Müslümanlığı yorumunu en iyi özümseyen kimselerden biri, bize göre, Atatürk olmuştur. Bu nedenle O, Türkiye Müslümanlığı ekseninde Anadolu insanıyla rahatlıkla bütünleşebilmiştir. Atatürk, İslam’a olan inancını da şöyle ifade etmiştir:

…Ben dinin insan ruhu için bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. Şahsen ben de inanan bir Müslüman’ım… (Trabzon, 16 Eylül 1924)

Atatürk’ün, Hilafeti kaldırarak tekke ve zaviyeleri kapatıp laikliği kabul etme kararının bir amacı da, Türkiye İslamiyet Yorumunu gerçek temeline oturtmak ve güçlendirmek düşüncesi olmuştur.

Toplam nüfusu iki milyara yaklaşan İslam dünyasında İslam ile demokrasiyi, tüm engellemelere karşın, en iyi bağdaştırabilen ilk ve halen de tek ülke Türkiye olmuşsa; bunu Türkiye İslamiyet Yorumuna borçlu olduğumuzu asla unutmamalıyız.

Sonuç olarak, inanç dünyamızda yaşanan olumsuzlukların, ‘’Türkiye İslamiyet Yorumu’nun geri plana atılmış olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Bin yıldır üzerinde yaşadığımız bu güzel Ülke’de, modern bir yaşam biçimine dönüşmüş olan Türkiye Müslümanlığı yorumunun, yeniden öne çıkarılması gerektiğine inanmaktayız. Bu yorumun dünyevileşme anlayışı, “Yeniden Laiklik” ortak paydası üzerinde gerçek bir toplumsal uzlaşmayı kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, zamanın ve koşulların değişmesiyle İslam’da anlamını yitirmiş, ancak topluma hala dayatılmakta olan eski içtihat hükümleriyle çağdışı yorumlar ayıklanabilir. Böylece Türkiye İslamiyet yorumu, Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu esaslar ışığında güncellenebilir, bilim ve bilimsel yöntem anlayışı ile çağdaşlık yürüyüşünün önü, tamamen açılabilir.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :