EROL ÇEVİKÇE YAZDI- YEŞİLIRMAK AKIYOR

Ana Sayfa » GÜNCEL » EROL ÇEVİKÇE YAZDI- YEŞİLIRMAK AKIYOR

04.11.2019 - 16:20

EROL ÇEVİKÇE YAZDI- YEŞİLIRMAK AKIYOR

 

Türk Dil Kurumu (T.D.K.) sözlüğünde “aydın” kelimesinin karşılığında, “kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse)” yazıyor. Uygar dünyanın katıksız bir aydın saydığı Fransız düşünür ve yazar Albert Camus ise aydını şöyle tanımlıyor:  “kimliğine ve kişiliğine saygın ve özgüvenli kişi, tanımı gereği günün tarihini yapanların emrine girmez”. Camus, aydın kişiyi salt bir sıfatla değil, somut ve eylemli bir kimlikle belirlemiş. Yani kıvırmaya, yakıştırmaya bırakmamış.

1994’de Belediye Başkanlığıyla halkın politik gündemine girdiğinden beri aydınlarca en çok tartışılan kişi, R.T. Erdoğan’dır. 2007 seçiminden buyana da yalnız Türkiye’de değil, özellikle uygar dünyanın politik (aydın) kamuoyunda da ilk kez bir Türkiyeli bu kadar çok tartışılır oldu.

T.D.K. tanımına bakarsak, bu gün Partili Cumhurbaşkanını eleştirenlere de, savunanlara da aydın diyebiliriz. Oysa yalnız AK Sarayın yandaşları değil, karşısındakilerin pek çoğu da Albert Camus’nun tanımına girmez. Çünkü Camus, “iktidarda olanın emrine” demiyor, “günün tarihini yapanların emrine” diyor. Yani son çeyrek yüzyılda Türkiye’nin tarihini yapanlara, en üst ve en yetkili düzeyden baktığımızda, şu isimleri sayabiliriz: Süleyman Demirel, Turgut Özal, Erdal İnönü, Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Deniz Baykal, Abdullah Gül, Kemal Kılıçdaroğlu ve Recep Tayyip Erdoğan. Kendimi de katarak diyorum ki, T.D.K. aydın tanımına girsek te, Türkiye’yi bu günlere getiren bu kişilerin öyle-böyle, az-çok, doğrudan-dolaylı emrine giren hiç birimiz, Camus’nun dediği aydın sayılmayız.

Bu bilgiç genellemeyi yapmamın nedeni, hep tartışılan “ülkenin bu günlere gelmesinde en büyük sorumluluk (suç), bu liderler kadar, onların emrine giren aydınlarındır” anlayışına (eleştirisine) kendimce açıklık getirme çabamdır. Ben yine yaşayarak gördüm ki, evet bizim gibilerin çok büyük payı vardır, ancak Türkiye’min asıl sorunu, (eksikliği, kaybı, derdi, sıkıntısı) “aydın” sorunu değil, “aydınlanma” sorunudur.

Aydın olmadan aydınlanma olur mu?” sorusunu soranlar, kimse üstüne alınmasın, Albert Camus’nun işaret ettiği gerçek aydını, ancak aydınlanmanın yarattığını (çıkardığını), hala anlayamamış olanlardır. Bilimsel, güvenilir ve tarafsız kaynaklardan özetlediğim “aydınlanma”, iki yüz yıldır uygarlık yoluna giren toplumlarda, akılcı düşünceyi hayatın her alanına yaymaya çalışan, bireyin önyargılardan uzaklaşarak özgürleşmesini amaçlayan ve olayların nedenini ve nasıl olduğunu sorgulayan, değişimi-yenileşmeyi görüp ezberini bozabilen düşünce akımıdır.

Bizde Aydınlanma Akımı (süreci) laik cumhuriyetle başladı. Hatta bir Amasyalı olarak övündüğüm “Amasya Tamimi”nin şu cümlesi bu sürecin temel taşıdır. “milletin bağımsızlığını (hilafete bağlı kulluktan, cumhuriyetin özgür yurttaşlığına geçiş), yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”. Ve sürecin nasıl başarıya ulaşacağını da, Mustafa Kemal Atatürk Bursa’da, “Öğretmen Hanımlar ve Öğretmen Beyler, ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı… Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız” inancıyla, göstermiş ve belgelemiştir.

Öyle de oldu. Benim de içinde olduğum 1974’deki Halkçı Bülent Ecevit’in Cumhuriyet Halk Partisi ile Ümmetçi Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi (MSP) Koalisyonuna kadar, eğitim sistemimize hâkim olan laik demokratik cumhuriyetçi maya, uygulamada esas olarak tuttu ve sürdü. 2007 seçimi sonrası, Milli (Ümmetçi) Görüşün devamı olan AKP’nin Genel Başkanı Başbakan R.T. Erdoğan’ın “dindar nesil yetiştireceğiz” talimatıyla başlatılan, Genel Liselerin yerini, İmam Hatip Liselerinin alması politikası, Aydınlanmacı Cumhuriyetin, İslâmî Cumhuriyete dönüştürülmesi çabasıdır.

Yolunun daha başında Partili Cumhurbaşkanın, “demokrasi bizim için amaç değil, hedefimiz yolunda araçtır” sözündeki demokrasi, yine kendi deyişiyle, “sadece sandık” ve hedefi de, “Ümmetçi (İslami) Cumhuriyetti”. Tek Adam anayasası başta, her alanda sadece sandığa (barajlı oy çokluğuna) dayanarak yaptırdığı değişiklilerle hedefine ulaşacağına, içerde dışarda maddi ve manevi hesabı(!) uyan herkesi zorlamış ya da inandırmıştı.

Ne var ki, “İstanbul’u kaybedersem Türkiye’yi kaybederim” korkulu rüyası (beklentisi), gerçek oldu. 31 Mart (ve 23 Haziran) 2019 seçimleriyle, AK Saray hala görmek istemese de, sağduyulu herkes gördü ki, artık başarılamayacaktır. Çünkü Amasya’da bunları yazarken seyreylediğim Yeşilırmak, 12 Haziran 1919’da aktığı gibi yine bu gün de, Karadeniz’e doğru kararlılıkla akıyor… Mevsime göre azalsa da, hızı kesilse de, önüne çekilen bentlere-setlere(!) karşın, o hep ayni coşkuyla ileriye-Karadeniz’e doğru, yüzlerce yıl daha akacak, akacak…

Yeşilırmak aka dursun, köprülerinden geçmiş nice krallar, melikler, sultanlar, padişahlar gibi, dün de bu gün de geçen ve daha geçecek olan partili-partisiz cumhurbaşkanlarının da neler(!) yaptığını tarih, elbette yazacak…

Yazacak ta, nasıl?

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :