FERHAN ŞAYLIMAN- ADALET AĞAOĞLU’NUN ANISINA

Ana Sayfa » GÜNCEL » FERHAN ŞAYLIMAN- ADALET AĞAOĞLU’NUN ANISINA

14.07.2020 - 11:30

FERHAN ŞAYLIMAN- ADALET AĞAOĞLU’NUN ANISINA

2008 yılında İmge Yayınları’ndan çıkan güncem ”Kırılma Noktası” adlı kitabımın seksen ikinci sayfasında, Adalet Ağaoğlu ile  iyi ki yaşamışım dediği bir geceyi anlatıyorum. Hem gazeteci hem de edebiyatçı kimliğimin bana kazandırdığı en sağlam yanım, gözlem yapma yeteneğimdir. Dönemin ruhunu da yansıtan o geceyi edebiyat çınarımızın anısına paylaşıyorum.

 

 

11 Kasım 2005

 

‘‘Günü ve saati anımsamıyorum, galiba geceydi; çünkü Köşkün bütün avizeleri ışıl ışıl yanıyordu.’’

‘‘Ne köşkü bu?’’

‘‘Çankaya Köşk’ü.’’

‘‘Hoppalaa, ne işin vardı Köşk’te?’’

‘‘Sanırım bir davet veriliyordu. Ne olduğunu şimdi çok iyi anımsayamıyorum. Sanatçılar, bilim adamları, komutanlar, bakanlar hepsi oradaydı.’’

‘‘Cumhurbaşkanı?’’

‘‘Onunla uzaktan şöyle bir el sallaşıyoruz.’’

‘‘Şimdi saçmaladın.’’

‘‘Canım bunun bir rüya olduğunu söyledim. Anlattıklarımda mantık aramanın gereği yok ki.’’

‘‘Peki seni dinliyorum.’’

‘‘Sonra bir ara o ışıltılarla yanan salondan çıkıp kıpkırmızı halılarla kaplı merdivenlere doğru yürüyorum. Sanki birisine yetişmek istermişçesine acelem var.’’

‘‘Eee..’’

‘‘Tam merdivenlerin başına ulaştığımda Adalet Ağaoğlu’nu görüyorum.’’

‘‘Sen şu rüyanın ilginçliğine bak. Çankaya Köşkü ve bir yazar.’’

‘‘Rüyalar hep yazar, boş ver dinle beni. Güya Adalet Hanım daha önceden geçirdiği bir kaza nedeniyle bacağındaki ağrılardan dolayı ayakta duramıyor, gidecek ama çıkış kapısına kadar desteğe ihtiyacı var. Kolumu uzatıp ‘Buyurun Adalet Hanım, ben sizi kapıya kadar götürebilirim’ diyorum.’’

‘‘Anlaşılan yatmadan önce kafan epeyce karışıkmış.’’

‘‘Valla aynen böyle gördüm. Adalet Hanım koluma giriyor. Ağır adımlarla merdivenlerden inerken konuşuyoruz. Güzel bir ses tonu var. Sözcükleri insanın içine işliyor. Ne konuştuğumuzu anımsamıyorum. Bazen yüzüne baktığımda ince tel çerçeveli gözlüklerinin derinliğinde parlayan gözlerinin içtenliği karşısında söyleyeceklerimi unutuveriyorum. Çıkış kapısına ulaştığımızda siyah bir mersedesin orada beklediğini görüyoruz. Şoför kapıyı açmış, saygılı bir ifadeyle bize bakıyor. Adalet Hanım inanılmaz bir incelikle teşekkür ederken arabaya binmeden önce kim olduğumu soruyor ve eğilip öpüyor yanaklarımdan.’’

 

 

 

Düş ve gerçek. İkisinin arasındaki uzaklık bazen önemsizleşiveriyor. Zaten o törenin kuralları belirlenmiş dünyasında düş kurmayı kim düşünebilir?

Çankaya Köşk’ünün 5 numaralı kapısına giden yolda bu akşam trafik olağan akışında. ‘‘Cumhurbaşkanlığı Bilim, Kültür ve Sanat Ödülleri’’ için düzenlenen törene gidiyorum. 29 Ekim resepsiyonunda uzun bir araç konvoyu eşliğinde giriş yaptığımız kapıya yaklaştığımızda bu geceye ilişkin bir olağanüstülük gözüme çarpmıyor. Önümüz sıra giden iki araç denetim noktasından geçtikten sonra çam ağaçlarıyla kaplı yolun bitiminde gözden kayboluyor. 5 numaralı kapının ardında elinde bir listeyle bekleyen güvenlik görevlisinin yanındayız. İsim, kurum, yollanan davetiye, ‘‘Buyurun Efendim..’’

Büyük resepsiyonların verildiği salonun ortasına tahminen yüz kişilik bir oturma düzeni kurulmuş. Karşıda törenin düzenleneceği sahnede küçük bir kürsü gözüme çarpıyor. Köşk’ün protokol ilişkilerinde görevli şık bir bayan salonun hemen girişinde elindeki oturma düzenini gösteren listeyle yanıma yaklaşıp ‘‘Buyurun Ferhan Bey..’’ diyor. Kadının yanı sıra yürürken bakıyorum, davetlilerin çoğu yerlerini almış. İki sıra arkamda Mustafa Balbay ve Cüneyt Arcayürek. Mustafa sakalı ne zaman bıraktığımı sorarken, Cüneyt Bey ‘‘Aman sakalı kimseye kaptırma.’’ diye onun sorusunu tamamlıyor. Ön sıralarda Genelkurmay Başkanı ve Komutanlar, rektörler. Emre Kongar ayakta, birileriyle hararetli bir konuşma içersinse. Hemen önümde Fikret Bila, Murat Yetkin, Taki Doğan, Aslı Küçükkömürcü, Işık Kansu ve Zeynep Oral. Hızlı adımlarla bakanlar giriyor içeriye; Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Beşir Atalay. Metin Yalman her zamanki şık ve sıcak tavrıyla özellikle gazetecilerin bulunduğu bölümde herkesle tek tek ilgileniyor. Yanıma yaklaştığında ayağa kalkıp elini sıkıyorum. Sonra bir anons duyuluyor:

‘‘Sayın Cumhurbaşkanımız salona girmek üzereler..’’

Davetliler ayağa kalkıyor. Sezer arkasında yaveri, hızlı adımlarla yürüyüp Genelkurmay Başkanı’nın yanındaki yerine geçip oturuyor.

Gecenin tören bölümü sona erdiğinde yandaki salona doğru davetlilerin arasında Balbay’la beraber ilerliyoruz; epeyce şişmanlamış.

‘‘Biraz kilo almışsın Mustafa’’

‘‘İçim şiş, içim.’’

Yani Mustafa o kadar kederli ki, bunlar göbek bölgesine kilo olarak geri dönmüş. Onun kendine özgü mizah anlayışı beni hep güldürmüştür. Hemen girişte küçük masaların üzerine yerleştirilmiş buzlu bademlere de o kederler içersinde uzanıyoruz. İşte asıl gece başlamak üzere.

Önce Erkan Mumcu’yla konuşuyoruz, sıradan bir konuşma işte. Cemil Çiçek hemen önümüzde, göz göze geldiğimiz anda dönüp elini uzatıyor, tokalaşıyoruz. Bröveden çıkarılan Kocatepe’deki Mustafa Kemal figürü ve Şemdinli olayları nedeniyle komutanların çevresini sarmış gazetecilerin arasındayım. Özellikle köşe yazarları ertesi günün gazetelerinde yer alacak yorum ve haberler için toplu halde alarm durumundalar. Sorular, notlar, üstü kapalı anımsatmalar, verilen yanıtların içinden cımbızlanan sözcükler, birbirini kollayarak sürdürülen köşe kapmaca taktikleri, her açıklamadan sonra birlikte çeki düzen verilen haber metinleri ve bendeki ‘‘çok şükür köşe yazarı olmamışım’’ düşüncesinin haklı rahatlığı.

İşte sonunda onu buldum; Fikret Otyam. Üniversite dönemimin taçsız kralı. 80 öncesi terör cehenneminin Ankara’sında yazılarından kucak dolusu umutlar topladığım adam. O yıllarda emekli olup Antalya Gazipaşa’daki çiftliğine çekildiğinde üzülmüştüm. Oysa ihtiyar kurt hayatın gizemini çoktan çözmüş ben farkında değilmişim. Büyük kentin karmaşasından sıyrılıp doğanın alçakgönüllü yüreğine sığınmanın hazzını, oradaki yaşamını anlatan yazıları okudukça çözdüm. Sabah öğle akşam, sofrada ne tüketiliyorsa insanın bunu kendisinin üretmesi nasıl bir duygudur acaba? Fikret Otyam Gazipaşa günlerinde fotoğraf çekip resim yapmaya devam ederken, eşi Filiz Hanım da o meşhur kilimleri dokudu. Akşamları güneş batmaya yakın vakti saat geldiğinde yıllardan bu yana hiç aksatmadan içilen iki duble rakının tadına ilişkin yorumları da yine onun yazılarında okumuştum. Fikret Bey şimdi elinde rakı bardağı tek başına çevreyi izliyor. Sanki kırk yıldır tanışıyormuşçasına bir sohbete dalıyoruz. Saçları sakalları bembeyaz ama dinç birisi duruyor karşımda. Bizim meslek adamı çabuk yorar, yıpratır. Bu kural Gazipaşa’da çoktan aşılmış. Rakı içmeye devam mı diye soruyorum, ‘‘Allah eksikliğini göstermesin.’’ diyor, gülmekten yıkılıyorum. İlerde kalabalığın arasında çevresi kuşatılmışlardan birisine bakarak, bröve olayına ilişkin sert eleştiriler getiriyor. Gerçekten tam bir ihtiyar kurt. Özellikle Aydınlık Dergisi’ndeki son yazısını muhakkak okumamı öneriyor. Ona ulaşabileceğim telefonları bir kağıda not edip Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu yöne doğru ilerliyorum. Hep düşünmüşümdür, ben Sezer’i niçin bu kadar seviyorum? Onu Cumhurun başı olmaktan öteye bir büyüğüm olarak görmemin nedeni ne? Senede bir ya da iki defa karşılaştığım birisiyle kurduğum bu sözlere pek dökülmemiş yakınlaşma, Ahmet Necdet Sezer’in Çankaya’ya ilk çıktığı günlere dayanıyor. Belki zamanı geldiğinde anlatırım. Davranışlarını o kadar iyi gözledim ki, soru ve cevaplar doygunluk noktasına ulaştığında çevresini saran kalabalığın arasından hangi yöne doğru yürüyeceğini artık az çok kestirebiliyorum. Şöyle bir baktım, soluna dönüp yürüyecek dedim ve orada bir yerde durdum. Cumhurbaşkanı birazdan gazeteci çemberini yarıp bulunduğum yöne doğru yürüdü. Selamlaştık. 29 Ekim resepsiyonunda karşılama sırasında çekilen fotoğrafların elime ulaşıp ulaşmadığını sorarken sakallarımı gösterdi. Uzun bir aradan sonra yeniden bıraktığım sakallarımla ilgili yaklaşımları sonra yazacağım. İlk gözlemim Sezer’in aldığı kilolarla ilgili. Cumhurbaşkanı’yla böylesine içten bir konuşmayı ilk defa yapmıyorum. Belki birbirimize geçmişte de hayata ilişkin sorduğumuz basit ama hesapsız soruların bir devamı bu.

‘‘Sayın Cumhurbaşkanım kilo almışsınız..’’

Yüzündeki gülümsemeyi silmeden konuşuyor.

‘‘Belimdeki ağrılar nedeniyle hareket edemiyorum, en ufak bir zorlama bile bazen sorun yaratıyor.’’

‘‘Akşamları pek yememek gerekiyor galiba.’’

‘‘Hayır hayır, öyle çok iştahım falan yok, ona özen gösteriyoruz.’’

‘‘Efendim gelirken bir defa daha imrenerek baktım, Köşk’ün çevresindeki çam ağaçları, yürüyüş yolları kusursuz, oraya biraz zaman ayırıp, yürümeyi deneseniz.’’

‘‘Doğru söylüyorsunuz ama bunu yapabilmek kolay değil.’’

Çevremizi kuşatanlar siyaset dışı bu konuşmadan sıkıldı. Eh, siyasete kapı açalım o zaman.

‘‘Efendim, türban konusunda sizden sonra Çankaya’da farklı bir dönemin başlayacağı tartışılıyor, ne dersiniz?’’

Cumhurbaşkanı yanıt vermek yerine gülümseyerek yüzüme bakıyor. Çevreden buna ilişkin sorular birbiri ardına gelmeye başlayınca biraz geriye çekiliyorum, yanımızdan ayrılıp başka bir yöne doğru ilerliyor.

Talat Halman Hocanın o ermişlere özgü gülümsemesini hangi uzaklıktan olursa olsun tanırım. Gülümsemenin sıcaklığına doğru yaklaşıyorum. Böylesine üretken, en sert sözcükleri bile ustalıkla yumuşatan birisinin peşini bırakır mıyım? Yanında Milliyet’in kültür sanat sayfasının sorumlusu, kitap ekinin editörü Filiz Aygündüz var; yeşil gözlü hoş birisi. Halman önce onun güzelliğini övüyor, ardından öyle ince sözcüklerle beni anlatıyor ki, susmaktan başka bir şey yapmam olanaksız. Talat Hoca bu ülkenin ender yetişen değerlerinden birisi; inanılmaz alçakgönüllü, edebiyat çılgını, aydın, pırıl pırıl bir insan. Tek bir hayatın içine sabırla çalışarak, araştırarak, yaratarak sığdırılan bu paha biçilmez birikimin önünde saygıyla eğiliyorum.

Taki Doğan elinde sigara ve viskisiyle her zamanki neşesinde. Geçenlerde bir kalp krizi geçirdi. Dikkat ettim, sigara tüketiminde bir azalma yok. Günde on taneye indirdiğini söylese de pek inandırıcı gelmedi. Onunla konuşurken ilerde Adalet Ağaoğlu, Ayla Akbal’la sohbet ediyor. Rahatlarını bozmamak için bir süre oyalandım. Niyetim Adalet Hanım’a merhaba demekti, olmadı; el kol hareketlerinden hararetli bir konuyu ele aldıkları belliydi. Arif Sağ’a, Sinan Aygün’e, Ara Güler’e, Kemal Nehrozoğlu’na birer merhaba yolladım, eh bu kadar yeter diye düşündüm. Salondan aşağıya, çıkışa inen merdivenlerin başına doğru yürürken, Adalet Ağaoğlu az ilerde Cumhurbaşkanlığı Basın Danışmanı Metin Yalman ve Halkla İlişkilerden dört kişiyle vedalaşmak üzereydi. Karşılıklı teşekkürlerin ve sevgi sözcüklerinin en sıcak anında yanlarına ulaştım. Metin Bey’in ve diğer görevlilerin elini sıkıp bekledim. Adalet Hanım iki yıl önceki kaza nedeniyle güçlükle kullandığı sağ bacağını şöyle bir toparladı. Tek başına yürümek niyetindeydi. ‘‘Birlikte inebiliriz’’ diye kolumu uzattığımda, önce yüzümü inceledi. Kim bu adam, nereden çıktı soruları vardı o bakışlarda. ‘‘Böyle bir yakışıklıyla niye olamasın’’ diyerek elini usulca dirseğimin üzerine bıraktı. Ardımızda kalanların gülümseyen bakışları arasında ağır adımlarla merdivenlere yöneldik. Tuhaf bir duygu. Değer verilen insanlarla ansızın yan yana gelmenin yarattığı karmaşa kolay aşılamıyor. Kolumdaki herhangi birisi değil. Hadi bakalım Adalet Hanım’a onun romanlarından ne kadar etkilendiğini, Ölmeye Yatmak ve Ruh Üşümesi’nin üzerinde yarattığı etkiyi anlat. Nedense yirmili yaşlarımda okuduğum ‘‘Ölmeye Yatmak’’ değil de, ‘‘Ruh Üşümesi’’ birden dilime dolanıverdi. Gerçekten şimdilerde birbirinin benzeri metinlerle karşımıza çıkan kukla tiplerin aşklarına, insani boyutlarına baktığımızda ne kadar yavan çalışmalarla işin geçiştirildiğini görmüyor muyuz? Köşk’ün kırmızı halılarla kaplı merdivenlerini adımlarken ‘‘Ruh Üşümesi’’ nde yatan duygu yoğunluğunu, cinselliğin tanımlanışındaki farklılığı konuşuyoruz. Öylesine ağır yürüyoruz ki, bunun kimden kaynaklandığını çözmek olanaksız. Belki ben yürüme süresini uzatarak Adalet Hanım’ı daha çok yanımda hissetmek istiyorum, belki de o sağ bacağının yarattığı ağrılar nedeniyle daha geniş adımlar atamıyor ya da her ikimiz de bu beklenmedik karşılaşmanın küçük dalgalanmalarıyla oluşan sesleri dinlemekten mutluyuz. ‘‘Mişon’’ dan söz ediyorum. Ne de olsa artık benden uzaklara düşmüş birisinden söz ediyorum. Yazdım ve bitti. Mişon şimdi kendi yolculuğunda. Adalet Hanım o kitaba ilişkin söylediklerimi gülümseyerek dinlerken ‘‘Ölmeye Yatmak’’ romanından ilginç ayrıntılar verdi. Kitabının basımı için geçen bir yıla yakın sürede duyduğu heyecanı, beklentiyi ortaya koyan sözcükleri şiir tadındaydı. Tabi sağ bacağının hikayesi için aynı şeyleri söylemek olanaksız. Almanya’da gördüğü tedavi süresince yaşadığı sıkıntılar, kangren olma tehlikesiyle yüzleştiği anlar duygusallığın ötesinde, acı çeken bir edebiyatçının iç dünyasını yansıtıyordu. Biz Adalet Hanım’la o merdivenleri ne kadar sürede indik? Saat, dakika, saniye? Yoksa attığımız her adımdan sonra basamaklara bir yenisi mi ekleniyordu? Zaman kavramının göreceliğine bir kez daha inandım.

İki yana açılan geniş cam kapıdan dışarıya çıktığımızda soğuk bir Ankara gecesiyle kucaklaştık; gece, ayaz ve yalancı yıldızlar. Çankaya’nın tepelerinden aşağılara, kentin varoşlarına uzanan ışıltılı titreyişler, yıldızlara boğulmuş bir gökyüzünü andırıyordu. Adalet Hanım’ı almaya gelen siyah mersedes çıkışta, yolun kenarına doğru yanaşmıştı. Şöför bizi görür görmez hızla ön kapıyı açıp koltuktaki astragan cekete uzandı. Hayatımda kaç kadının, kaç sevgilinin ceketini, montunu tuttum? Karmaşık bir soru. Şöförün elinden aldığım kolsuz astragan ceketi omuz başlarından tutarak Adalet Hanım’ın onu rahatlıkla giyebileceği bir duruma getirdim. Bu arada hiç susmadan konuşuyoruz. Basamakları her adımda çoğalan merdivenlerde anlatılanlar yetmedi; ayazda ve yalancı yıldızların tanıklığında söylenecek sözler, yazılmış ya da yazılmayı bekleyen romanlarla ilgili ayrıntıların bitmeyen heyecanı var daha. Ansızın ruhum üşüyor. Veda saati. Eğilip öpüyor yanaklarımdan. Vedalaşmaları hiç sevmedim. Giden birisinin ardından el sallamamak için hep kaytardım. Mersedes daha hareket etmeden önce gerisin geriye dönüp içeriye girmemin nedeni de bununla bağlantılı. Birden kayboldum ortadan. Biliyorum, Adalet Hanım koltuğuna yerleşip son bir defa daha el sallamak için dışarıya baktığında beni göremediği için şaşırmıştır. Gerçek ve düş. Vestiyere bıraktığım paltoyu almak üzere ilerlerken bir soru takılıyor aklıma. Az önce merdivenlerden onunla indiğimiz sırada düşündüklerimin çok dışında, şimdi başka bir durum var karşımda: Yoksa gerçek olmayan ben miydim?

 

 

 

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :