FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- BATSIN BU DÜNYA

Ana Sayfa » GÜNCEL » FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- BATSIN BU DÜNYA

07.11.2018 - 15:36

Ferhan Şaylıman

Ferhan Şaylıman

yazarın tüm yazıları
FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- BATSIN BU DÜNYA

 

Bütün bunlar geride kaldığında, fırtına dindiğinde, tarihin asla geriye dönüş yapmayan manivelası kısa bir duraksamanın ardından yeniden ileriye doğru fırladığında, karanlık tozlu bir bez gibi silkelenip aydınladığında adı buharlaşacaklardan biri Orhan Gencebay.

60’lı yılları çıkış noktası kabul edersek nerdeyse 50 yıldan fazladır hayatımızda: Tartışmasız etkili, güçlü, popüler.

Ama bütün bunlar iyi bir ‘’sanatçı’’ olmaya yetiyor mu? Kuşkusuz hayır. Çünkü Demet Akalın da etkili  ve popüler. Yani kalıcılıkla, yaratıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan faktörlerden söz ediyorum.

Peki bir sanatçının yapıtlarını geleceğe taşıması için olması gereken nedir? Yazının ilerleyen aşamalarında buna da yanıt arayacağız.

Şimdilerde ‘’Bat-MA-sın Bu Dünya’’ diyerek bütün yaptıklarını, ‘’duruşunu’’ inkar eden, 50 yıldır müzik ve hayat felsefesi anlamında akıllara kazınmış ‘’Batsın Bu Dünya’’ tezini reddeden Gencebay, ne oldu da kendini ters yüz etti?

Şu oldu: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Kurulu üyeliğine seçildi.

Gencebay artık diğer kurul üyeleriyle beraber sanat çalışmalarını Mustafa Kemal’in yadigarı Çankaya Köşkü’nde sürdürecek. O ve benzerleri için bütün iktidarlarla el ele, kol kola görünüm sergilemek aslında yeni bir olgu değil. Onlar sistemden beslenen her ‘’sanatçı’’ gibi geçmişte de gelen ağam, giden paşam tavrını korudukları için hep el üstünde tutuldular. Sırtları hiç yere değmedi. Yazdıklarından, çizdiklerinden, söylediklerinden dolayı itilip kakılmadılar, ötekileştirilmediler; aksine yüceltildiler, yoksul kitlelerin gönlünde ‘’Baba’’ makamına çıkarıldılar.  Daha ne olsun ki? Sistem yıllardır bütün olanaklarını, erişilmezliklerini korusunlar diye kendi yarattığı o ‘’Baba’’lara akıttı: Medya göklere çıkaran köşe yazılarıyla, haberleriyle, söyleşileriyle, magaziniyle hep arkalarındaydı. Müzik ve eğlence sektörü, büyük organizasyonlar, festivaller parayı hiç esirgemedi onlardan.

Şimdi sınırlarını çizmeye çalıştığım bu çerçeveyi daha belirginleştirecek bir söyleşiye geldi sıra. Ünlü ‘’sanatçı’’ 4 Kasım 2018’de Posta Gazetesi’nden Alev Gürsoy’la gerçekleştirdiği söyleşide iktidarla kaynaşmanın ‘’teorisi’’ sayılabilecek açıklamalarda bulunmuş. Gencebay’ın düşüncelerinin temelinde iki ana unsur hemen göze çarpıyor. İlki sanatçı nasıl olmalı sorusuna verdiği yanıt. Öyle bir yaklaşım sunuyor ki yıllardır sanat üzerine eğitim veren, sanatçı kimdir sorusuna yanıt arayan üniversiteler şapkalarını önlerine koyup şimdiye kadar sürdürdükleri bütün araştırmaları yeniden sorgulamak zorunda kalabilirler.

“Sanatçı muhalif olmalı diye bir söylem var. Sanatçı kesinlikle muhalif değildir. Sanat, siyaset yapmaz.’’

Bu belirlemenin ardından sözü kendine getiren Gencebay durumunu şöyle özetliyor:

‘’Artık ‘Batsın Bu Dünya’ demiyorum, demem de. Şimdi öyle bir ortam yok. O zaman çok kötü bir ortam vardı, ülkemin daha iyi olması için eleştirilerimi yaptım. Rabbim bir daha öyle ortamlar göstermesin bize. Ben de öyle beste yapmayayım bir daha. O zamanlar sağcı- solcu bir mahalleden geçemezdi. Beş kuruş para yoktu kimsede. Bugün çok şükür güzel, aydın bir ülke var.’’

Gencebay’ın sanatçının muhalif olmaması gerektiğine yönelik tavrı aslında çok önemli.

Demek istiyor ki oturun oturduğunuz yerde, her şeye burnunuzu sokmayın, etliye sütlüye karışmayın, her koyun kendi bacağından asılır hadi işinize bakın, altını üstünü kurcalamadan müziğinizi yapın, kitabınızı yazın, filminizi çekin, gerisini büyüklerinize bırakın. Ne bilirse yalnız onlar bilir, hem de en iyisini, en doğrusunu.

Kuşkusuz bütün sanatçılardan ille de muhalif bir duruş beklemek son derece itici, yanlış bir düşünce. İsteyen istediğini yazsın, istediğini söylesin, bu anlamda kimse kimseyi suçlamasın. Ama öte yandan ülkesinde yaşanan olumsuzluklara sırtını dönmeyen, eleştiren, sorgulayan, sesini yükseltenlere de niye böyle davranıyorsun diye kimse hesap sormasın, baskı altına almasın, sanatını yapmasına engel olmasın, özgürlüğünü kısıtlamasın, tehdit etmesin. Yakın geçmişimiz sanatçılara yönelik baskıların örnekleriyle dolu. Gezi olaylarında eyleme geçen kitleleri destekleyen tiyatrocuların, sinema ve dizi oyuncularının sonradan nasıl işlerini yürütemez hale getirildiklerine, hedef gösterildiklerine hep beraber tanık olmadık mı? Muhalif duruşun bu ülkede bedelinin ne kadar ağır ödendiğini tek tek sıralamaya kalksak yazının sonunu getiremeyiz. Ama Gencebay’ın dediklerinden yola çıkarak şöyle bir şey yapabiliriz: Eğer bir ülkede koşullar görülmemiş biçimde ağırlaşmışsa, toplum paramparça olmuşsa sanatçının bunu yapıtlarında işlemesi, sesini yükseltmesi, tavrını dürüstçe ortaya koyması suç mudur?

Orhan Gencebay’ın temsilcisi olduğu arabesk müziğin 60’lı yıllarla beraber köyden kente göçle başlayan o büyük dalgalanma sırasında, gecekondulara sığınanların kendilerini ifade biçimine dönüştüğünü sayısız defalar, sayısız kitap ve dergide okuyarak bugünlere geldik. Kırsalda tutunamayanların; geçmişlerinden, köklerinden, topraklarından ve sevdiklerinden koparak büyük kentlere göç edenlerin içselleştirerek dinledikleri bir müzik türüydü arabesk. Orhan Gencebay’ın, Müslüm Gürses’in, Ferdi Tayfur’un, gecekondularda yoksullukla terbiye edilenlerin yalnızlıklarını, korkularını hep Allah’a yakarırcasına ifade eden şarkılarında ana tema, kaderin bu büyük oyunu karşısında sabretmek, çekilen sıkıntıları tevekkülle karşılamak, kötülük ve haksızlık yapanları günah ve sevap terazisinde tartıp yukarıdakine havale etmek üzerine kurulmamış mıydı?

Şarkıların arasına serpiştirilmiş isyan duygusu dönüp dolaşıp tek bir noktaya çıkıyordu: Kadere.

Bana kaderimin bir oyunu bu şeklinde özetlenebilecek isyan dalgası, sonuçta taşları yerinden oynatmadan, kimsenin tavuğuna kış demeden, her defasında kazasız belasız bir biçimde atlatılıyordu. ‘’Batsın Bu Dünya’’ şarkısında ‘’Ben ne yaptım kader sana?’’ diye soran Gencebay’ın çizgisini 50 yıl boyunca koruması, yani o soruyu asıl muhataplarına yöneltmeden kitleleri hep gökyüzüne baktırması gerçekten ‘’başarı’’ değilse nedir?

Sistemin devamlılığı açısından bundan daha büyük bir nimet olabilir miydi?

Hem bir yandan ezildiklerini mırıltılı, ürkek bir biçimde dillendirenlerin sesi, umudu olacaksın, gazını alıp sakinleştireceksin, hem de diğer yandan işleyen çarkın dokunulmazlık zırhına bürünmüş dengelerine zarar verdirtmeyeceksin.

O nedenle Türkiye’de kurulu düzen arabeski hep sevdi, yüceltti.

Erdoğan’ın Müslüm Gürses’le ilgili ‘’Toplumsal sivil itirazın önderiydi.’’ sözleri bu açıdan yorumlandığında, hedefi saptırmaya yönelik güçlü bir payanda olarak görülebilir. (1)  Son 16 yılda demokrasi ve özgürlük kavramının anlamını yeniden oluşturanların, sivil itiraza da kendilerine göre içerik yüklemelerine ve bununla bağlantılı olarak ‘’Baba’’lar, ‘’Kahraman’’ lar yaratmalarına şaşırmamak gerekiyor.  Oysa sivil itirazın ne olduğunu ya da ne olmadığını anlamak için Gezi olaylarına bakmak yeterlidir kanısındayız. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizde de sivil itiraz hep somut taleplerle ortaya çıkmıştır. Özel hayatıma dokunma, kaç çocuk doğuracağıma karar verme, yediğime içtiğime giydiğime karışma, düşüncelerimden dolayı beni yargılama benzeri taleplerde hep somut hedeflerin ortaya koyulduğunu görüyoruz.

Sivil itiraz, taleplerini asla kadere havale etmez, bunlara kavuşma umudunu öteki dünyaya ertelemez.

Peki şimdi bu durumda kitlelerin beklentilerini, özlemlerini dile getiren sanatçılara, muhalif konuma düştükleri için vatan haini gözüyle bakarsak yaratıcılık denilen eylemi kökünden çürütmüş olmaz mıyız? Yaratıcılıktan yoksun bir toplumda sevgiden, vicdandan, akıldan söz edilebilir mi? İyi ki anılarımız, hafızamız, arşivlerimiz, geçmişi kayıt altına alan teknolojimiz ve dizginlenmesi mümkün olmayan bir sanal dünyamız var. Ama hepsi bir yana anılarımızda çağıldayan o yürekli sesleri unutmak, yok saymak mümkün değil.

Orhan Gencebay’ın Batsın bu Dünya dediği yıllarda Ruhi Su ‘’Drama Köprüsü’’nü, Alpay ‘’Fabrika Kızı’’nı, Cem Karaca ‘’İşçisin Sen İşçi Kal’’ı, Fikret Kızılok Ahmet Arif’in şiiri ‘’Vurulmuşum’’u, Edip Akbayram Sabahattin Ali’nin şiiri ‘’Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’’ı, Zülfi Livaneli Nazım Hikmet şiiri ‘’Güneşli Günler Göreceğiz Çocukları’’ı söylemiyor muydu?

İyi ki de söylemişler.

Ve eğer gerçekten bir sivil itirazdan söz edilecekse onlar bunu hep canları pahasına yapmışlar.

Dolayısıyla Orhan Gencebay’ın unutulduğunu sanıp ‘’Batsın Bu Dünya’’ dediği döneme ilişkin gerçeğin diğer yüzünde mızmızlanmadan, diz çökmeden itirazlarını dile getiren sanatçıların da olması, hayata inatla tutunanlar açısından onur verici bir durum. Onlar yoksulluğu, ezilmişliği, kardeş kavgasını kadere havale etmeden, dünyaya beddualar yağdırmadan öyle güzel şeyler anlattılar ki o şarkıları unutmak olanaksız.

Gencebay’ın söyleşisinde ikinci temel ana unsuru oluşturan ‘’Artık batsın bu dünya demiyorum. O günlerde beş kuruş para yoktu kimsede. Bugün çok şükür güzel, aydın bir ülke var.’’ sözü de insana yabancı gelmiyor. Hitler’in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in müthiş yeteneğine taş çıkartacak boyutlarda manipülasyon yapan yandaş medyanın ekranlarında, gazetelerinde yaratılan sahte dünya böyle bir şey işte. Resmi rakamlara göre yüzde 25’lere dayanmış; sokakta, evde, çarşıda yüzde yüzlere ulaşmış enflasyonu, gelir dağılımındaki uçurumu artık herkeste para var, barış ve refaha gömülmüş bir ülkede yaşıyoruz biçiminde değerlendirmek gerçekten Gencebay ve o çizgideki ‘’sanatçı’’lara yakışan bir tavır. Üstelik bu, yandaş medyanın çılgınca bir çabayla yaratmaya çalıştığı algıdan çok daha güçlü ve inandırıcı bir yaklaşım. 60’lardan bu yana ezilen kitlelerin gönlünde taht kurmuş, onların sevgilerini tepe tepe kullanmış, ‘’Baba’’ makamına yükselmiş birinin ağzından çıkacak sözlerin yaratacağı etkiyi düşünebiliyor musunuz? Bugüne kadar kafasını her kaldırdığında suratına tekme yiyen (Soma faciasında yerde debelenen işçiye tekme atan Başbakanlık Müsteşarı’nı anımsayın.), bütün acılarını, sıkıntılarını kaderin oyunu olarak görmeye zorlanan, yaşadığı haksızlıkların karşılığını öteki dünyada alacağına inandırılan kitleler için Orhan Gencebay’ın tanımını yapacağı Türkiye gerçeği kuşkusuz önemlidir, etkilidir. O nedenledir ki iktidar tarafından Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Kurulu üyeliğine seçilmiştir.

Kaderin böylesine yazıklar olsun, ben ne yaptım kader sana diyerek 50 yıldır hedef şaşırtan, topu sürekli taca atan, minder dışına kaçan arabeskin yarattığı büyülü dünyanın artık çivisi çıktı.

Her şeyin bir sonu var: Büyünün de, masalın da, yalanın da.

Dediğim gibi karanlık tozlu bir bez gibi silkelenip aydınladığında büyüden, masaldan ve yalandan geriye ne kalacak, onu düşünüyorum şimdi.

1- http://ferhansayliman.com/muslumun-sessiz-devrimi/

 

Ziyaretçi Yorumları

Aziz Ekşi07 Aralık 2018

“Batsın bu dünya” başlıklı yazıyı okudum şimdi. Tek kelime ile mukteşem.Hem analiz ham de anlatım açısından. Kutluyorum.Saygılaımla…

İlgili Terimler :