2 Mart 2021 - Hoş geldiniz

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- HİMALAYALAR’IN BUZLARI ERİDİKÇE

Ana Sayfa » GÜNCEL » FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- HİMALAYALAR’IN BUZLARI ERİDİKÇE

Eklenme : 15.02.2021 - 12:44

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- HİMALAYALAR’IN BUZLARI ERİDİKÇE

 

 

 

Himalayalar’dan bir buzulun kopması sonucu Hindistan’ın kuzey eyaletlerinde meydana gelen felaket görüntüleri, haftanın telaşesi içinde önümüzden akıp geçti.

Binlerce yılda oluşan tonlarca ağırlığınki buz kütlelerinin, dakikalara sıkıştırılmış bir sürede dağların yamaçlarından boz bulanık renklerle köpüre köpüre aşağıya yuvarlanışları ürkütücüydü.

Dünyanın dengelerini alt üst eden küresel ısınmanın, iklim değişikliğinin bir sonucu olarak karşılaştığımız bu tablo ‘’Himalayalar’ın da erdiğini gördük ya, artık hiçbir şeye şaşırmamak gerekiyor.’’ düşüncesinin yansımasıydı sanki.

Örneğin St. Petersburg’da bulunan dünyanın en büyük nötron kaynağı niteliğindeki PİK nötron reaktöründe enerji üretiminin başladığına ilişkin haberler de, Himalayalar’da meydana gelen felaketin yaşandığı sırada gündeme düştü ve ben buna hiç şaşırmadım. Çernobil Nükleer Santrali’ndeki kazanın ardından bu projenin defalarca gözden geçirildiği ve sıfır hatayla çalışacağına emin olduktan sonra üretime başlandığı vurgulanıyordu: Arsızca ve utanmadan.

Tıpkı Japon harikası Fukuşima’nın 2011 depreminde ağır hasara uğramasıyla ortaya çıkan facianın başka türevi gibiydi Rusya’nın PİK nötron reaktörü de.

Ben bunları yazarken Fukuşima’da on yıl sonra 7.3 şiddetinde bir deprem daha oldu. Birinci depremin ardından reaktörün soğutulmasında kullanılan ve denize boşaltılamadığı için tanklarda depolanan bir milyon ton üzerindeki radyoaktif element içeren suyun ne olduğu konusunda henüz bilgi yok.

Elimizdeki tek kesin veri, İkinci Dünya Savaşı’yla beraber azarak süren bu vahşice uygulamaların sonucunda karşılaştığımız iklim değişikliğinin bedeli olan salgının, hayatlarımızı geriye dönüşü neredeyse imkansız bir biçimde bölüp parçaladığı gerçeğidir.

Bilim insanları yaptıkları araştırmalarda sıcaklık, yağış ve bulutluluk oranı gibi değerleri kullanarak dünyanın yüzyıl önceki bitki örtüsünün haritasını çıkardılar. Yarasaların yaşamak için ihtiyaç duydukları bitki örtüsü koşullarını incelediler. Araştırmada, küresel ısınmanın yarasaların yaşam alanı olan ormanların gelişimine katkı sağladığı, bu değişimin de farklı türde yarasalar için uygun yaşam koşulları hazırladığı tespit edildi. Küresel ısınma nedeniyle Çin’in güneyindeki Yunnan eyaletinde meydana gelen bitki örtüsü değişikliğinin farklı türden yarasalar için uygun yaşam koşulları hazırladığını gözlemleyen bilim insanları, bölgedeki korona vakalarının yarasaların ‘’tür zenginliği’’ ile yakından ilişkili olduğunu gözlemlediler.

Doğadaki hiçbir şey, en ilgisiz duran ayrıntı bile birbirinden bağımsız hareket etmiyor.

Yaşamın bütünlüğünü oluşturan o zincirin tek bir halkasında oluşan sorun, bir uçtan diğer uca yayılıveriyor. Çin’in Yunnan eyaletinde anormal bir hızla üreyen yarasalardan, aşağıya eriyerek boşalan buz kütlelerine kadar sıçramalarla, çarpışmalarla devam eden bir etki- tepki anaforu bu.

Dolayısıyla eriyenlerin yalnızca zirvedeki buzullar olduğunu sanmak, büyük yanlışlara sürükler bizi.

Salgınla beraber insan ilişkileri de eriyor.

Aşkların çekim gücü, buzulun ucuna süzülmüş damlalar gibi sessiz tıpırtılar eşliğinde boşluğa kayıp kayıp, yok oluyor.

Bunu somut olarak görebiliyorum.

İster yerin dibine batırın, ister kendinizce anlamlar yükleyin, gerçek şu:

Kim bilir kaç zaman sonra, belki de ilk defa Sevgililer Günü salgın nedeniyle evlerin duvarları arasına sıkışıp kaldı. ‘’Hayat eve sığar’’ palavrası tam da bugün için, odalara tıkılanları avutmak üzere tasarlanmış sanki. Tabii Beykoz Konakları’nda oturanların salonlarına sığdırdıkları hayatla, Mamak’ta gecekonduda yaşayanlar arasındaki farkı unutmadan söylüyorum bunu.

Şimdi hayat ve ev, insan ve ilişki bağlamında ‘’somut olarak görüyorum’’ dediğim örnekler üzerinden ilerleyelim.

Evimiz Uludağ Üniversitesi yerleşkesine çok yakın bir yer olan Görükle’de.

Yedi ay önce taşındık buraya.

Görükle mübadele sırasında Yunanistan’a göç eden Rumların geride bıraktıkları izlerle dolu. Gidenlerin yerine gelenler, o izleri koşullara direnebildikleri ölçüde yaşatmaya çabalamışlar. Arsız müteahhit tayfasının mantar gibi ürettiği kötü apartmanların arasında, zeytin ağaçlarıyla kaplı bahçelerde tek katlı ahşap evlerde odun sobaları yanıyor hâlâ. Her bahçede üç aşağı beş yukarı görülmesi kuvvetle muhtemel ayrıntıların başında, sıvası isten kararmış tandır benzeri fırınlar geliyor. Sokak aralarında ummadığınız anda ekmek kokuları çarpıyor burnunuza. Yine her evin girişinde altına sedir, seki yerleştirilmiş sundurmalar var, bitişiğinde de odunluk. Bahçenin kuytu köşesine çekilmiş, tekerleklerine çamur sıvanmış traktörler, çevredeki tarlaların ekilip biçildiğinin göstergesi.

Konusu 1900’lerde geçen bazı filmlerde mekan olarak seçilmiş yerleri anımsatan, geniş avlulu, yüksek taş duvarlarla çevrilmiş yapılar Görükle’nin bir diğer özelliği. Geçmişte kalabalık ailelerin yaşadığı anlaşılan bu yerlerde, yarım daire biçiminde yan yana dizilmiş, ön cepheleri avluya bakan, tek katlı dört ya da beş ev var. Avlu ortak kullanım alanını oluşturuyor. Tabii ki büyük tenekelere ekilmiş sardunyaları, artık paslanmış tel kafeslerin üzerini kaplayan asma yapraklarından çardakları da bunlara ekleyelim. Bazı evlere yıllardır el değmediği hemen anlaşılıyor. Damları çökmüş, pencere pervazları ve kapıları kırılmış, kireç badanası griye dönüşmüş yapılar bunlar.

İşte Görükle’de eskinin yaşam kalıntıları kaba hatlarıyla böyle.

Geriye kalan sokaklar ve caddeler apartmanların istilası altında.

Eski Görükle’nin insana dinginlik veren hallerini de, bu istilayı daha görünür kılmak için anlattım.

Seksen bin üniversite öğrencisi barınıyor o apartmanlarda. Önceki halini pek bilmediğimiz için salgına rağmen devam eden hareketlilik dikkat çekici. Evlerde komün hayatının sürdüğünü gösteren belirtilerin başında sevgililer geliyor. Üniversiteler kapalı olsa da onlar buradan ayrılmamışlar. Sokaklarda birbirine sokularak yürüyen gençlerin çoğunda, yaşlarıyla bağdaşmayan bir durağanlık seziyorum. Kuşkusuz içinden geçtiğimiz sürecin ‘’umut var’’ olmayı gerektirecek bir yanı yok. Neresinden tutsanız elinizde kalacakmış izlenimi uyandıran bunca olumsuzluk karşısında yalpalamadan yola devam etmek mümkün mü?

İki gün önce arka yolda o sevgililerden biriyle karşılaştım. Kızın elinde ipinden tuttuğu, kalp biçiminde kocaman, kırmızı bir balon vardı. Ağlıyordu. Maskesine doğru süzülüyordu gözyaşları. Oğlan boş gözlerle bakıyordu çevresine. Hayır, öyle tartışmış falan halleri yoktu. Yani yüzümüzü maskelerle kapattığımızdan bu yana birbirimizin aklından geçenleri çok iyi kavrayamasak da, sonuçta gözyaşları somut bir mutsuzluk belirtisi. Sessizce geçip gittiler yanımdan. Yürürken düşündüm; 14 Şubat’a iki gün kala onlar hangi nedenle tartışabilirlerdi ki? Üstelik kızın elinde az önce alınmış kırmızı bir balon varken.

Kendimi o komün hayatı sürdürülen evlerde hayal ettim. Gerçi benim öğrenciliğim de, bir elim yağda, bir elim balda geçmedi. Ekmeğe salça sürerek beslendiğimiz, arta kalan boşluğu çay ve sigara ile doldurduğumuz günlerimiz oldu. Doğru; sonradan depresyona, anksiyeteye dönüşeceğini bilmeden yüklendiğimiz korkularla yaşadık biz de. Ama araya sıkıştırdığımız umutlarımızı da tümden terk etmedik. Birden şu geldi aklıma: Görükle’de yaşayan üniversitelilerden 2000’li yılların başında doğanlar için, kendilerine siyaseten yakın hissedebilecekleri bir lider figürünün olmaması ne şanssızlıktı.

Gelece ilişkin hesapların yapıldığı bir süreçte, üstelik bilgi kirliliğinin akla zarar boyutlara ulaştığı günümüzde, limanını kaybetmiş gemilere benzeyenlerin güvertelerine tırmandım, kamaralarına girip çıktım o sırada.

Elinde kırmızı balonuyla ağlayan kızın yerine koydum kendimi.

Salgının, hemen hemen hepsinin hikayesini ellerinden çekip aldığı görmek içimi acıttı.

Oysa hikayesiz yaşanmaz.

Hikayeler insanlarla başlar, insanlarla sürer, insanlarla biter.

Aşk maskeyi sevmez, aşk sosyal mesafeden nefret eder, aşk ‘’çakarım hijyenine’’der, bulduğu yerde öper.

Peki nasıl olacak şimdi?

Ah, bunların üstüne tuz biber ekecek bir ayrıntıyla girelim son dönemece.

En azından bizim maske, mesafe, hijyen üçgenine sıkıştırılmamış hikayelerimiz oldu ama salgın onlara da dünyayı dar etti. Kendi kişisel tarihimizde, yılbaşına yaklaşan ve sonrasında 14 Şubat’a uzanan süreçte biz hiçbir zaman nergissiz kalmadık.

Çünkü nergis aşktır.

Salgın nedeniyle hayatlar kuşatma altına alındığından, Hatay’ın nergisleri belki de ilk defa yetiştikleri yerlerden dışarıya çıkamadılar.

İnanın, batan güneşin vakti geldiğinde doğmaması gibi olağanüstü bir hal bu.

Himalayalar’da buzlar eridikçe, Fukişima’da depremler oldukça ellerinde kırmızı balonlarıyla ağlayan kızlar çoğalıyor sanki. Yarasalar azmanlaştıkça odalar çiçeksiz kalıyor. Maske, mesafe ve  hijyenin saltanatı büyüdükçe dokunuşlar azalıyor, ten sıcaklığı unutuluyor, aşklar eriyor.

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları