17 Ekim 2021 - Hoş geldiniz

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- MASAL

Ana Sayfa » GÜNCEL » FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- MASAL

Eklenme : 24.04.2021 - 12:31

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- MASAL

 

 

‘’Bana içinden çocukluğumun geçtiği bir masal anlat.’’ dediğimde ortaya bu resmin çıkacağını bilemezdim tabii.

Tarifsiz mutlu oldum.

Masal çağlarımızı ışık hızında gerilerde bıraktığımız şu günlerde ‘’Peki şimdi hangi çağdayız?’’ diye sormandan korkarak yazıyorum bunları. Bazen, pandeminin henüz dünyamızı altüst etmediği bir yıl öncesini bile özlediğimize göre hangi çağda, nasıl bir süreçte yaşadığımız sorusu gerçekten yanıtlanmaya muhtaç görünüyor. Biz iki yıl öncesinde de tepesine yumrukla vurularak yönetilen bir ülkede yaşamıyor muyduk? Yani sıkıntı hep vardı ve bizi kuşatmaya, hareket alanımızı daraltmaya, soluğumuzu kesmeye devam ediyordu. Ama o günlerde yüzümüzü gizleyen maskelerimiz olmaksızın birbirimize sarılabiliyor, yan yana oturup konuşabiliyorduk.

Artık bunlar bitti ve başka bir dünyaya evrildik sevgilim.

Şimdi bana çocukluğumdan kalma bir zaman parçasını elle dokunur, gözle görülür biçimde sunan şu resmin derinliklerine doğru kaçmanın tam sırası. Ne haliniz varsa görün ben masalıma gidiyorum duygusuyla ilk adımı atıyorum papatya öbekleriyle kaplanmış ormana. Beyazların arasında adını bilmediğim sarı çiçekler. Çocukluğumun geçtiği Çorlu’yu andırıyor şu üzerinde heyecanla yürüdüğüm rengarenk bitki örtüsü. Babamın Erzurum’dan tayini çıkıp Çorlu’ya taşındığımızda ilkokula yeni başlamıştım. İlçenin girişinde önü bahçeli, tek katlı kooperatif evlerinin bulunduğu bir yerde oturuyorduk. Arka tarafımız uçsuz bucaksız tarlalarla kaplıydı. Baharda gelinciklerin, papatyaların renkleriyle şenlenen toprağa bir yıl ayçiçeği, diğer yıl buğday ekiyorlardı. Boyumuzu aşan ekinlerin arasında oynarken, senin yaptığın resimdeki o rüyayı andıran bir dünyanın içinde kaybolurduk. Ayçiçekleri olgunlaşıp, başları orakla kesildikten sonra toprakta kalan uçları jilet gibi keskin olurdu. Koşarken ne zaman düşsek elimiz, dizlerimiz çizilir, kanardı. Akşamları üstümüz başımız batmış, sopa yemişçesine yorgun dönerdik eve. Ama en heyecanlısı saman balyalarının arasında oynamaktı. Buğday ekilen yıllarda temmuzla beraber başaklar olgunlaşıp taneler irileştiğinde yapılan hasat sonrası ortaya çıkan görüntü, şimdilerde çocukları çizgi filmlere, bilgisayar oyunlarının öldürmekten zevk alan karakterlerine mahkum eden işlere beş basardı. Televizyon ve internet yerine hayallerimizle avunurduk. Yaz sonu ekinler kaldırıldıktan sonra üst üste bağlanarak yığılan saman öbeklerinin belirli aralıklarla oluşturdukları yükseltiler bizim kalelerimizdi. Köylülerin özenle dizdikleri samanların arasına saklanmak, üstüne çıkıp zafer kazanmış komutan edasıyla bağırmak büyük heyecandı. Güneşte kavrulmuş buğday saplarının kokusu elimize, yüzümüze, tenimize sinerdi. Rüya tadındaydı her şey. Ekran karşısına saatlerce oturmak yerine içinde rol aldığımız, üstümüz başımız toza toprağa bulanıp, elimiz kolumuz kanayana kadar oynadığımız, bizim yarattığımız gerçek çizgi filmlerdi onlar. Bunların yetmediği günlerde masal dergilerine sığınırdık. Pahalı oldukları için yan komşumuzun oğlundan ödünç aldığım, parlak kapaklı, rengarenk resimlerle dolu Ayşegül’leri okurken, samanların arasında çıldırmışçasına koşturduğumuz anlardaki hazzı duyardım. Her masalın konusu ayrı bir yerde geçiyordu. En çok etkilendiğimse Ayşegül’ün ormandaki bir kulübeye gittiğinde yaşadıklarıydı.

İşte senin tablon özlediğim böyle bir masalı bana geri getirdi.

Sevgili ressamım bilirsin, ormandaki kulübeler mutlu hayatlar için vardır. Kent yaşamının dışında, mutsuzluğa adeta meydan okuyan küçük ailelerin, dünyanın bütün sorunlarından soyutlanmış, yalnızca sevgi ve iyilik üzerine kurulmuş hayatlarından kesitler okurken Ayşegül’ün aralara serpiştirilmiş gülümseyen yüzüne takılır kalırdım. Gerçi o günlerde dünyanın değişik hallerini birbirinden ayırıp, mutluğu ve mutsuzluğu kıyaslayamayacak kadar deneyimsizdik, çocuktuk. Ama dergideki gülümseyen yüzerden böylesine etkilendiğimi anımsadıkça o günlerde eksik olan bir şeyler mi vardı diye düşünmeden edemiyorum. Babam pek gülmezdi. Hayır, asık suratlı değildi ama gülmezdi işte. Bize sarıldığını, alt alta, üst üste oynadığını hiç hatırlamıyorum. Aramızda görünmeyen bir şey vardı ve biz kardeşlerimle beraber adı konmamış engelleri ancak o yaşlandığında, saçları ak pak olduğunda yıkabilmiştik. Çocukluğu mutsuz geçen babaların kendi çocukları da, ilerde bundan paylarına düşeni alır mı, bilemiyorum.

Ama bu resim benzer soruları tek dokunuşta tuzla buz edecek kadar sıcacık. Aralarında yürüdüğüm papatyaları ezmemeye çabalayarak kulübeye ulaşıyorum. Hayır, içeriye girmeyeceğim. Kapının önündeki tahta basamaklara çöküp geldiğim tarafa bakıyorum. Papatyalara yüklediğin anlamı öylesine iyi biliyorum ki, her bir yaprakta yaşanmışlıklarımız var sanki. Belki bunları başka bir çalışmanda anlatırsın. Ya da tümüyle yanılıyor olabilirim. Seni resim yapmaya yönelten isteğin benim yüklediğim anlamların çok dışında olma ihtimali epeyce yüksek. O nedenle kendi masalıma dönüyorum yeniden. Kitaplara zarar vermeden okumayı, ödünç aldığım dergilerden öğrendim ben. Arkadaşıma mahcup olmamak için onları kardeşlerimden bile sakınırdım. Aman sayfaları kırışmasın, yırtılmasın diye bir hazine gibi sakladığım Ayşegül’lerden geriye kalan bu masalın içimde bıraktığı izlere daha yakından bakıyorum şimdi. Yazın öğlen yemeğine doğru annemin seslendiğini duyduğumda üstümü başımı toparlayıp eve giderken kızartma kokuları gelirdi burnuma. Biber patlıcan kızartması yoğurtsuz olmazdı. Plastik bir kapla Azamet Bakkal’ın yolunu tutardım. O adı ve dükkandaki kokuyu hiç unutmadım. Adamın kaseyi teraziye koyup, tezgahta duran geniş, yüksek kenarlı tepsiden yoğurt alışını gözümü kırpmadan izlerdim. İşi bittiğinde kaseyi ince, beyaz bir kağıtla kapatırdı. Geriye dönerken önlenemez bir iştahla kağıdı kaldırıp kaymağı parmaklayarak yemenin tadı baş döndürücüydü. Annemin defalarca uyarmasına karşın aynı şeyi yapmanın ezikliği ile eve varmadan önce yoğurttaki parmak izlerini hafifçe silerdim. Öğlen uykularının ardından güneş batıncaya kadar devam eden, günün ikinci masalı başlardı sonra. Tarlaya dağılmış saman balyaları arasında itişip kakışarak süren kıyasıya mücadelede o gün bir ilki yaşandım. Mahalleden iki kız kalenin en kuytu köşesine misafir geldiler. Kale komutanı olarak ortada ben, kızlar iki yanımda, çöküp oturduk. Önceden hiçbir hazırlığı olmayan, sözcüklere dökülmemiş kendiliğinden gelişen bir buluşmaydı bu. Tuhaf bir heyecan vardı içimde ama o günlerde balyaların üzerine tırmanıp karşıdaki düşmana bağırırken de, ya da Azamet Bakkal’ın yoğurdunu parmaklarken de benzer duygulara kapılıyor muydum? Arkadaşlarımızın tarlanın dört bir yanından gelen seslerini dinlemiştik önce. Hiç konuşmadan birbirimize bakıyorduk. Ne kadar zaman geçmişti öyle; susarak, sesleri dinleyerek. Sonra nasıl olduysa eğilip, yanaklarından öpmüştüm kızları. Adaletli davranmak için başımı sola ve sağa çevirerek yapıyordum bunu; her çevirmede bir yanak. Tenleri ter ve saman kokuyordu. Orada kim bilir ne kadar kaldıysak, havanın epeyce karardığını anlamamıştım. Anladığımdaysa artık çok geçti. İşten dönen ve kaybolduğumu düşünen babam kalenin ağzından içeriye girmiş inanılmaz gözlerle bize bakıyordu. Samanların en dibinde yere çökmüş oturan üç çocuk. Nasıl baktıysa çok korkmuştum. Suç işlemiştik sanki. ‘’Ne yapıyorsun burada, saatin kaç olduğunu biliyor musun?’’ sorusuyla doruğa ulaşmıştı işlediğimiz suçun ağırlığı. ‘’Hadi evinize bakalım’’ komutuyla yanımdan fırlayıp kaçan kızların peşi sıra dışarıya çıkmıştık.

Ne olduğunu tanımlayamasam da, hissettiğim ilk suçluluk duygusuydu bu.

Şimdi kulübenin basamaklarından kalkıp arkadaki ormana doğru yürüyorum.

Masalımdan çıkmadan önce geriye, papatyalara bakıyorum, senin papatyalarına.

Ve şunu soruyorum: Ait oldukları yerden koparıp vazoya koysan iki günde kuruyacak olan çiçeklere, sonsuza değin yaşama şansı vermek nasıl bir duygu?

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları