17 Ekim 2021 - Hoş geldiniz

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- SON

Ana Sayfa » GÜNCEL » FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- SON

Eklenme : 10.01.2021 - 12:28

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- SON

 

 

Hayatlarımızda unutamadığımız sonlarla yaşamak, bizleri ortak bir kaderde buluşturuyor olabilir mi?

Dönüp dolaşıp aklımıza üşüşen, farklı zaman ve mekanlarda, farklı kişilerle yaşadığımız sonlar, bir çok romana olay örgüsü yaratacak kadar sürükleyicidir.

Son bakış, son dokunuş, son sevişme, son yemek, son veda sözcüğü ve daha niceleri.

Üniversiteden bir arkadaşımızla yıllardır süren haberleşmelerimizin, o gün son defa  yaptığımız sıradan bir telefon görüşmesindeki  veda sözcükleriyle noktalanması, hemen hemen herkesin başına gelebilecek tuhaflıklardan biridir. Dünyadan ansızın ayrılıp gidene, öncesinde,  ‘’Kendine iyi bak!’’ demek kimin aklına gelir ki?

Kapanan telefonun dijital tınlamasını duyduğumuzda geride kalan bu son dilek, bir daha yinelemeye kalksak asla yerine ulaşamayacaktır.

Dünyadan göç edenler için, kendine iyi bakmanın bir anlamı yoktur çünkü.

Ya da sevgilinizle son defa olduğunu bilmeden seviştiğiniz o gecenin sabahında ortaya çıkan bir aldatma hikayesinin ardından, öfkeyle, kırgınlıkla farklı yerlere yöneldiğinizde de, benzer bir  gerçeklik söz konusudur. Başka kentler, evlilikler, çocuklar ve işler derken anılarınızda onunla ilgili ertesi gün olacaklardan habersizce yaşadığınız son gecenin ayrıntılarını, yıllar sonra özlemle ve içiniz burkularak anımsarsınız.

Babam benim sonlara ilişkin anımsamalarımın ilk sırasında yer alır.

Pamuk saçlım çok zorlu bir hastane sürecinin bitiminde dünyadan çekip gittiğinde, ondan hafızama kazınmış tuhaf, tanımsız, sözcüklere sığdırmakta zorlandığım son bir sıcaklık kaldı.

Asker çocukları biraz göçebedir. Ankara’da Beşevler’de DSP Genel Merkezi’ni geçtikten sonraki sırada,   hâlâ ayakta duran duvarları yeşil badanalı bir evde doğmuşum. Evdekiler oyalanmam için beni camın kenarında oturttuklarında birden sevinçle hareketlenmemden anlarlarmış halamın bize geldiğini. Ardından babamın tayini çıktığında tıpkı ‘’Kara tren gelmez ola, düdüğünü çalmaz ola’’ türküsündekine benzeyen bir trenle Erzurum’a yollanmışız. Annem kız kardeşime hamileymiş o yolculuk sırasında. Kara treni epeyce hareketlendiren şey, bitmek bilmeyen ıssız ovaların, köylerin, dağların arasından kıvırıla kıvrıla ilerlerken koridorda dışarısını seyreden annemin karnına, pala bıyıklı bir adamın sırıtarak dokunması olmuş. Kompartımandan fırlayan babam, elindeki su güğümünü herifin kafasına yapıştırmış. Erzurum’da yenisini alıncaya kadar uzunca zaman, ortası göçmüş o bakır güğümden içmişiz suyu. Toprak damlı evlerin aylarca karlar altında kaldığı kış günlerinde annem, pencere camlarındaki buzu ütüyle eritmeye çalışırmış. Camda açılan avuç kadar delikten ışık yerine yine kar görünse de, bizi oyalamaya yetiyormuş buzun eriyen kısmındaki boşluk.  Dört ya da beş yaşındaki bir çocuğun o günlerde radyoda çalan parçayı anımsaması doğal mıdır bilmiyorum ama, annemin babamı beklerken ‘’Rüzgar kırdı dalımı ellerin günahı ne?’’ şarkısını mırıldandığı anlar, hâlâ hayal meyal dolanır durur içimde.  Kardeşlerimin sayısının birden ikiye yükseldiği Erzurum’da galiba dört yıl kaldık. O dönemlerde şark hizmeti olarak tanımlanan  sürecin bitiminde babamın tayini bu defa Çorlu’ya çıktı. İlkokula orada başladım. Erzurum’daki kar, Çorlu’da da peşimizi bırakmadı. Okula üstü branda kaplı cemselerle gidiyorduk.  Kar öylesine yağardı ki, askerler dönüşte yoldan eve kadar bizi kucaklarında taşırlardı. İlçe savcısının eşiydi öğretmenimiz. Yörenin ileri gelenlerinin çocukları sınıfta ön sıralarda otururlardı. Arkadakilerin çoğu esmer tenli yoksullardı . Öğretmenimizin her  sabah yaptığı temizlik denetiminde  sıranın üstüne koyulan mendilleri, boyunları kesen kolalı beyaz yakaları olmadığından, onlar hep parmak uçlarına cetvelle vurularak cezalandırılırlardı. Okullara Marshall yardımıyla verilen besinleri iştahla yerdik. Arkadaki önlüksüz, iri yarı bir öğrencinin teneffüs aralarında güğümle dağıttığı ayranı ağzım sulanarak beklerdim.  O gün dağıtım bittikten sonra onun peşi sıra gitmiş, yandaki barakada güğümü kafama dikmiştim. Tabii kapak açılmış, ayran tepemden aşağıya, simsiyah önlüğün üzerine dökülmüştü. Çocuğun hiçbir kabahati olmadığı halde öğretmenimiz önce onu azarlamıştı. Kıbrıs’ta Rumların gerçekleştirdiği katliam da, biz Çorlu’dayken yaşandı.  Babam Trakya sınırında açılan siperlerde kaldı aylar boyunca. Olup bitenleri radyodan dinliyorduk. Plastik hayatımıza yeni giriyordu. Mahallede günlerce konu olmuştu, karşı komşunun gaz ocağına su ısıtmak üzere koyduğu plastik kabın ateşte eriyerek yanması. Balıkesir, babamın askerlik hayatının Çorlu’dan sonraki bitiş noktasıydı. İlk sigaraya başladığım, ilk sevgilim için gözyaşı döktüğüm, sayfalar dolusu günlük tuttuğum yer. Günlükleri ders kitaplarımın arasında bulup okuduğu için, bir gece banyo kazanında yakmıştım hepsini. Sonrasında babam emeklilik günleri için, doğup büyüdüğü yer olan Bursa’yı seçti.

Hayatının büyük finalini orada gerçekleştirdi.

Çok sevdi annemi.

O kadar sevdi ki, ölünceye kadar dizinin dibinden ayrılmadı.

Geçmişle bugünü karıştıran, ilginç zaman ve düşünce sıçramalarıyla kendini belli etti büyük final.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi: Çarşıya çıktığında defalarca aldıklarını ihtiyaç olmadığı halde bir daha alma, bazen evin yolunu şaşırma, suskunluk, çocuksu bir yüz ifadesi ve ‘’Rüzgar kırdı dalımı ellerin günahı ne’’ şarkısı eşliğinde başlayan hastane günleri.

Finalin en zorlu süreci kendini bilmeden yattığı yoğun bakımda geçti. Geceleri eve dönüp sabah erkenden hastanenin yolunu tutuyorduk.  Bir sabah gün ışımadan önce telefonla aradıklarında, mücadelenin sona erdiğini bilerek gittik oraya. Doktoru yoğun bakımın önünde boş gözlerle bize baktı, karşılıklı sustuk; sadece ‘’birazdan çıkarırlar’’ dedi.  Kapı iki yana açıldı, hasta bakıcı üzerine beyaz bir çarşaf örtülmüş sedyeyle dışarı çıktı. Biz üç kardeş, hasta bakıcı ve babam büyük bir asansörle aşağıya indik. Adam morg dolaplarından birinin kapısını açtı, sedyeyi yaklaştırdı ve durdu. Çarşafı açtım, yüzü hafif sararmış gibiydi.

O anda aklıma gelen şuydu:

Eğer şimdi hiç zaman kaybetmeden dokunur ve öpersem, henüz ten sıcaklığını koruyan bu bedenden bana hayatım boyunca yetecek bir şey kalabilir.

Yanaklarını avuçladım, alnından öptüm, gerçekten sıcaktı.

Ona son dokunuşum böyle oldu.

Babamın ten sıcaklığını bir mendil gibi dürüp büküp iç cebime, yüreğimin tam üstüne koyduğum o günden bu yana kaç zaman geçti derken, geçenlerde bir başka sona daha tanıklık ettim.

Salgın günlerinin adeti olduğu üzere erken saatte, kalabalıklar ortalığa dökülmeden önce fırına gidip ekmek aldım.

Yüzde maske, elde ekmek torbaları geriye dönerken, yolun kıyısına savrulmuş bir karaltıyla ansızın göz göze geldik.

İnanamadım, dondum kaldım.

Üzerinden araba geçmiş bir kedi bana bakıyordu.

Karnı yarılmış ve iç organları dışardaydı.

Yaşıyordu henüz.

İnsanın denetimini kaybetmesi böyle bir şey olsa gerek.

Evdeki kedimiz Fırfır’ın doktorunu aradım hemen. O saatte telefonu açması mucize gibiydi. Durumu anlattım, ‘’mümkün değil yaşamaz, en doğrusu,  acı çekmesini önlemek için ötenazi yapılması’’ dedi.

Telefonu umutsuzca kapattım.

Yeniden göz göze geldik, ‘’kurtar beni’’ diyordu sanki.

Ve kasılıp kalmadan önceki son bakış.

Son bakışlar, son dokunuşlar.

Değerini bilmeden geçip giden günlerimizin orasına burasına saçılmış kim bilir kaç hayat var böyle.

O nedenle daha sık dokunmalı, sarıp sarmalamalı, kucaklamalı, konuşmalı, karşısındakine sahiplenildiğini hissettiren sözcüklerde asla cimri davranmamalı.

Aptal Elon Musk, aptal!

SpaceX ve Tesla kurucusu, yani dünyanın en zengini, paranın tanrısı, sahip olduğu bütün mülkleri satıp bunları Mars’ın kolonileştirilmesi için harcamaya hazırlanıyormuş. Adım gibi biliyorum, Elon Musk, Mars’ı satın alacak güce sahip olsa da içi, beyni, gözünü diktiği o gezegenin kraterlerinden farksız. Dünyayı deli gibi tüketerek salgınlara teslim edenler, şimdi teknolojik ilerleme adı altında evrenin başka noktalarını istilaya hazırlanıyorlar.

Aslında büyük bir sınavdan geçiyoruz.

Bakalım bunun sonunda kazanan kim olacak?

Yürekleri kraterleşmiş paranın tanrıları mı, yoksa hayatın en uç noktalarına gizlenmiş son bakışların, son dokunuşların içinden çoğalarak çıkacaklarına inananlar mı?

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları