FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- TÜRKİYE’Yİ YOKTAN VAR EDEN SÜRECİN SİMGESİ: MUSTAFA KEMAL’İN BAĞ EVİ

Ana Sayfa » GÜNCEL » FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- TÜRKİYE’Yİ YOKTAN VAR EDEN SÜRECİN SİMGESİ: MUSTAFA KEMAL’İN BAĞ EVİ

31.10.2018 - 18:18

Ferhan Şaylıman

Ferhan Şaylıman

yazarın tüm yazıları
FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- TÜRKİYE’Yİ YOKTAN VAR EDEN SÜRECİN SİMGESİ: MUSTAFA KEMAL’İN BAĞ EVİ

 

Bundan on bir yıl önce, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Çankaya’daki son günlerinde açılışı yapılan ”Atatürk Müze Evi’,’ diğer adıyla Bağ Evi olarak adlandırılan yerin bende bıraktığı izlenimleri 2008’de İmge Yayınları’ndan çıkan ”Kırılma Noktası” adlı güncede uzunca bir yazıyla anlatmıştım.

Onu paylaşmadan önce Çankaya Köşkü’nün ilk mekanı Bağ Evi’nin bir devletin kuruluş aşamasında ne ifade ettiğini ve bugün hangi noktalara sürüklendiğini kısaca belirtmek gerekiyor. Yazıda vurguladığım üzere Çankaya’daki Bağ Evi Anadolu’nun yoksul günlerinin bütün izlerini üzerinde taşıyan bir yapıydı. Mustafa Kemal emperyalizme karşı verilen savaşın planlarını orada yaptı. Mücadeleyi beraber sürdürdüğü dava arkadaşlarıyla orada geceler boyu çalıştı. Savaş bittikten sonra belki de savaştan daha zor geçen Türkiye’nin kuruluş günlerinin rotası da yine orada belirlendi. Yani Anadolu’un bir çok bölgesinde görülmesi mümkün bağ evlerinden biri, olan bu yapı içinde umudu, acıyı, belirsizliği, direnci, bazen içe kapanmayı, hayal kırıklığını, öfkeyi, sevgiyi kısacası insana ilişkin bütün duyguları duvarlarına, ahşap tavanlarına, mütevazı eşyalarına kadar sindirmiş bir anıt gibi korudu özenle sakladığı emanetini.

Toplumlar bazen geçmişlerine tutunmak isterler.

Bugünü anlamanın, geleceği kurmanın kaçınılmaz zorunluluklarındandır geçmişi anımsamak, ondan ders çıkarmak, gerektiğinde o günlerin deneyimlerine başvurmak. İktidar bu gerçeği bildiği için Çankaya Köşkü’nü terk edip Beştepe’ye taşındı. Savaş yıllarının Bağ Evi’nden Saray’a geçişin nedenlerini doğru biçimde okuyabilirsek başımıza gelenleri daha iyi anlayabiliriz. Paranın ve gücün yarattığı o doymak bilmeyen gösteriş merakının çok ötesinde başka bir şeyden söz ediyorum. Çankaya Köşkü Cumhuriyet’in, Bağ Evi bir ülkenin bağımsızlık mücadelesinin, çağdaş bir yaşama kavuşma özleminin simgesiydi. Toplum devleti yönetenleri oralarda gördükçe geçmişle olan bağlantısını her defasında tazeliyordu. Geçmişi öldürmek gerekiyordu onun için. Geçmişin değerlerini, birikimlerini, kuşaktan kuşağa akan izlerini silmek öylesine önemliydi ki düşüncelerden önce, onları simgeleyen yapıları çökertmeye çalıştılar.

Bugün Çankaya Köşkü’nün yeni sahiplerinin, Saray’ın danışman kadrosunda yer alan Orhan Gencebay, Hülya Koçyiğit, Alev Alatlı gibi isimlerin olduğunu bilmek çok acı. Geçmişi çürütmek amacıyla başka ne yapılabilirdi diye düşünüyorum, bundan daha olumsuz bir şey gelmiyor aklıma.

Şimdi on bir yıl öncesine dönüyorum, içim titreyerek dolaştığım Bağ Evi’ne, Mustafa Kemal’in evine götürüyorum sizi. Orayı gördüğüm, o eşyalara dokunduğum, o havayı soluduğum için bir gazeteci olarak kendimi şanslı hissediyorum ve ” İyi ki yazmışım, tarihe not düşmüşüm.” diyorum.

 

 

19 Nisan 2007

 

Yazı bazen bıçaktır; cana girer ve çıkar. Can acır. Can ürperir. İnsan kendi yazısından ürperir mi? Ben ürperiyorum.

Elimi masanın üzerindeki yeşil deri kaplı, rahleye benzeyen, yazı yazmak amacıyla kullanılan tahtaya sürüyorum. O, savaş planlarını burada yazıp çizerek hazırlamış. Savaş sonrası devrimlerin kaleme alındığı yer yine o masadaki rahle. Nutuk, Gençliğe Hitabe, geceler boyu onun üzerinde çalışılarak biçimlendirilmiş. Herkesin bir Yazı Evi var. Benimki Gömeç’te kaldı. Mustafa Kemal’in Yazı Evi’yse Çankaya Köşkü içindeki bu bağ evi. Ürperiyorum.

 

Masada başka neler var? Kalın, kristal küllük, mürekkep ıstampası, deri kaplı bir kağıt kutusu, abajur ve kalemlik. Duvardaki raflar boydan boya ciltlenmiş kitaplarla dolu. Hepsi de önleri cam kapaklı dolaplarla koruma altına alınmış. Kütüphane geniş bir kapıyla çalışma odasına açılıyor. Yerde, beyazı biraz griye dönüşmüş ayı postu; hayvanın gözlerindeki bakışlar hala etkileyici.

 

Buradan da yatak odasına geçiliyor. Onu uyurken düşünüyorum. Solda, üzeri mermerden, karşısına ayna yerleştirilmiş bir komodin duruyor. Yanda altı kapaklı bir paravan ve yatak. Yatağın ayak ucundaki pufun üstünde parlak siyah kumaştan ropdöşambr, yerde yine siyah 39-40 numara terlikler. Komodin, paravan ve yatağın sağında iki büyük pencere. Dışarıya bakıyorum. Çamların üstünden Ankara’ya uzanan müthiş bir sonsuzluk. Pencerelerin hemen dibinde karşılıklı yerleştirilmiş iki koltuk. Gazi, sabahları burada oturup dalgın gözlerle uzakları izlerken bir yandan da kahvesini içermiş. Ankara’yı ufuk çizgisinde gören o koltuğa takılıp kaldım.

 

Üzerinde siyah ropdöşambr, bir elinde kahve fincanı, diğerinde sigara, camların ardında uzayıp giden yoksul ülkenin, yoksul başkentine karmakarışık düşüncelerle bakan Mustafa Kemal’i hayalimde canlandırmaya çabaladım. Onun kurduğu hayalleri, dile getiremediği özlemleri, çevresindeki yakın isimlerden bazılarına karşı beslediği kırgınlıkları, zamanla yarışırcasına koşturmanın yarattığı yorgunlukları, kısacası insan boyutuyla Gazi’yi düşündüm. Acaba kendini yalnız hissediyor muydu? Gerçekleştirmeyi düşündüğü hedefleri için önünde hızla daralan zamana baktığında ruhunu mengene gücünde sıkan o baskıya nasıl direniyordu? Ankara’nın Demirel’e göre 864, gerçek verilere göreyse 1040 olarak belirtilen rakımlı tepesinde bir bağ evi: Çankaya Köşkü. Sabah ve sessizlik. Köşkte yalnızca, alt kattaki görevlilerin ahşap zeminde yankılanan ayak tıkırtıları duyuluyor. Üstte, yatak odasında, kahve ve sigara eşliğinde güne hazırlanan sarı dalgalı saçlı, mavi gözlü o adamın aklından geçenleri merak etmemem olanaksız. Koltuğun arkasında, banyo kapısıyla pencere arasındaki şöminenin üstünde, Zübeyde Hanım’ın başı tülbentli fotoğrafı duruyor. Gazi, eşinden ayrıldıktan sonra onu oraya astırmış. Uzaklarda kalan bir anı. Kişi ne kadar güçlü de olsa anne sıcaklığı özlenir mi? Savaş sonrası ülkenin ağır sorunlarını çözmek üzere yola çıkmış birisi, yıllar önce hayata veda etmiş annesini özlüyor. Kim bilir bekli de o resme bakarken büyük yalnızlığını unutma çabasında. Toplumun önde gelen isimleri, liderler, çevrelerindeki onca kalabalığa karşın hep biraz yalnızdırlar. Karşılarındaki adamın elinde bulundurduğu güce tapan, ‘‘Siz büyüksünüz efendim’’ yağcılığını diline dolamış onca asalak, yalnızlık duygusunu giderebilir mi? Yanıt arayan sorular eşliğinde gözüm banyoya ilişiyor. ‘‘Yerdeki fayanslar çok yıpranmış, girmeyin’’ uyarısına karşın merakımı gidermeden duramam. Kapıdan başımı uzatıyorum. Hamam tarzı kubbeli tavan içerde bir ferahlık yaratmış. Kapaksız alaturka tuvalet, toplumun gözünde yücelmiş kişilerin de sonuçta bir insan olduğu gerçeğinin unutulmaması gerektiğini anımsatıyor. Kurnanın hemen bitişine yerleştirilmiş parlak metalle kaplı küvet, içine ancak tek kişinin sığabileceği büyükçe bir çorba kasesini andırıyor. Zahmetli bir yıkanma biçimi diye düşünüyorum. Duvardaki askıda sarı bir bornoz.

Banyodan çıkıp aşağıya, yemek salonuna inen merdivenlere yöneldiğimde koca ülkenin devlet başkanının barındığı, yabancı konuklarını ağırladığı ‘‘Çankaya Köşkü’’nün, eski bir bağ evi olması nasıl bir duygu, bunu anlamaya uğraşıyorum. Yemek salonuna, hani şu ‘‘Atatürk’ün Sofrası’’ denilen yere indiğimde o sıcaklık kendini hemen hissettiriyor. Yeni Türkiye’nin kurulma planları, sorunlara çözüm arayışları ve diğer konuların tümü, sanat, kültür, felsefe, din, bu masada bazen sabaha kadar süren tartışmaların yarattığı heyecanla konuşulmuş. Masada kimler yok ki? Gazi’nin dava arkadaşları, hükümetten bakanlar, sanatçılar, yazarlar geceler boyu bir bağ evinde Türkiye’yi anlatıyor. Mustafa Kemal’in masadaki yerini gösteriyorlar. Gözümü o koltuktan alamıyorum. Önünde rakı kadehi ve kül tablası, konuşulanları dikkatle dinleyen, bazen notlar alan, sorular soran, yanına saygıyla yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldayan yavere gereken yönlendirmeleri yapan sarışın adamı hayal ediyorum.

Yazı bazen bıçaktır. Burayı gezerken Mustafa Kemal’in dokunduğu eşyalara elimi her uzatışımda o an aklıma düşen sözcükler yankılandı içimde. Örneğin onun nutku kaleme aldığı masadaki yazı rahlesine parmağımı dokunduğumda öne çıkan sözcükler şunlardı:

‘‘Umut’’, ‘‘Belirsizlik’’, ‘‘Hırs’’, ‘‘Kararlılık’’

Yatak odasında yerdeki terliklere, sabah kahvesi içtiği koltuğa bakarken seçtiğim sözcükler?

‘‘İnsan’’, ‘‘Yalnızlık’’, ‘‘Erkek’’, ‘‘Yorgunluk’’, ‘‘İç hesaplaşması’’, ‘‘Kadın’’

Yemek salonunda ‘‘Atatürk’ün sofrası’’?

‘‘Rakı’’, ‘‘Sarı leblebi’’, ‘‘Şüphe’’, ‘‘Güvenilirlik’’, ‘‘Hayal kırıklığı’’, ‘‘Beklenti’’

Onun müthiş direncinin ayrımındayım. Çevresini kuşatanların yetersizliği bu amansız koşuda onu yalnız bıraktı. Omuzlarına binen yük dayanma sınırlarının ötesindeydi. Ezildiğini belli etmedi. O nedenle seçtiğim sözcükler keskindi.

Bunları niye anlattım? Cumhurbaşkanı Sezer son davetini 19 Nisan’da verdi. ‘‘Atatürk’ün Müze Köşkü’’ nün açılış törenine çok az sayıda kişi çağrılmıştı. Ankara’da hava soğuk. Yukarılarda daha da soğuk. Davete paltosuz gittim. Açılışın yapılacağı yere yanları açık bir çadır kurulmuş. Arkada gazete ve televizyonların temsilcileri, önde Cumhurbaşkanı, Başbakan Erdoğan, Meclis Başkanı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, yargı organlarının başkanları. Belki toplanılsa elli kişi bile yok. Hulki Cevizoğlu ile yan yana oturduk. Hemen ilk soru.

‘‘Erdoğan köşke çıkacak mı?’’ Hulki kendinden emin.

‘‘Hiç şüphen olmasın’’

Titreyerek oturuyoruz. Soğuk sağlam. Diğer yanımda TMSF’nin el koyduğu Sabah Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi, karşıda, Başbakan’ın yanında dikilen Basın Müşaviri Akif Beki’ye hararetle el sallıyor. Beki, Erdoğan’ı yerine bıraktıktan sonra arkamızdaki boş sandalyelerden birisine yerleşirken, Aslı Aydıntaşbaş yüzünde irileşen bir gülümsemeyle ona doğru dönerek ‘‘Sen de gazeteci sayılırsın, yanımızda oturmalısın.’’ diyor. Güçlüye yakın durma isteği, kolay denetlenebilir bir duygu değil. Kendimi bir an Başbakan’ın Basın Müşaviri’nin yerine koyuyorum, kim bilir başka ne örneklerle karşılaşıyordur.

Gereksiz, uzun bir açılış konuşmasından sonra protokol bağ evini gezmek üzere karşıya geçerken, basın kokteyl salonuna davet ediliyor. Garsonların dolaştırdığı tepsilerde buzlu badem, somon kanepe, viski, şarap ve cin. İkinci kadehler bitmeden Cumhurbaşkanı Sezer, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt ve Baykal içeriye giriyor. Gazeteci takımı arasında hızlı bir bölünme yaşanıyor. Ben önce Sezer’i tercih ediyorum. Köşk’teki son günleri. Cumhurbaşkanı, Mayıs’ın ortasından sonra Gölbaşı’ndaki evine çekilecek. Böyle ortamlar için uzun sayılacak bir sohbetin ardından onunla vedalaşıyorum. Baykal’la önümüzdeki haftaya görüşmek üzere sözleşiyoruz. Büyükanıt’la, basın brifingindeki soğukkanlı tavrının gerisindeki hazırlık süreciyle ilgili kısa bir sohbetimiz oluyor. Sonra basının temsilcilerini müze evi gezmek üzere karşıya davet ediyorlar. Çoğu içerde konuşulanları ana haberlere yetiştirmek üzere geziye katılmadan Çankaya’dan ayrılırken ben, Balbay, Cevizoğlu ve Murat Yetkin görevlilerin eşliğinde müze eve giriyoruz. Sözcüklerle boğuştuğum sırada yanımda onlarda vardı. Örneğin yazı rahlesine Hulki’yle beraber dokunduk. Murat o sırada fotoğraflarımızı çekti. Girilmemesi gereken banyoya önce Balbay başını uzatıp baktı, sonra ben. Atatürk’ün masasında, onun oturduğu koltuğun yanında herkes birbirinin fotoğrafını çekti. Bütün bunlar yaşanırken içimde ürperen sözcüklerle boğuşuyordum.

 

KIRILMA NOKTASI-S 240 – İMGE YAYINLARI- 2008

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :