26 Ekim 2021 - Hoş geldiniz

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- ÜLKEMİN KAR TANELERİ

Ana Sayfa » GÜNCEL » FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- ÜLKEMİN KAR TANELERİ

Eklenme : 24.02.2021 - 11:23

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- ÜLKEMİN KAR TANELERİ

 

 

Ne kadar dijitalleşsek de, sanal dünyanın yarattığı koşullara boyun eğmenin hazzıyla kendimizden geçsek de, veda anlarında, daha insan olduğumuz dönemlerden kalma bir alışkanlıkla mektup yazıyoruz.

Son mektup.

Bir elin son sıcaklığını kağıdın üzerine bırakırken, hayata, aşka, sevgiliye yazılan son sözcükler.

Neden mektup?

Çünkü ölüme giderken bile hayatın sonsuzluğunu en doğru biçimde, eksiksiz yansıtabilecek tek güç, kalem ve kağıttır. Bir defa, bütün yok olup gitme isteğine karşın, elle tutulur, gözle görülür somut bir belgedir mektup. Gitmeye karar verenin, Facebook hesabından yüz milyonlarca mesajın arasına atacağı veda sözcüklerinin, güneşte kar misali eriyeceğine yönelik gerçeğin yanında, diğerinin gücü tartışılmaz bile.

Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden asistan doktor Mustafa Yalçın’ın da 16  Şubat Salı günü intihar etmeden önce yazdığı beş sayfa mektup bence yaşadıklarına ilişkin ortaya koyduğu sımsıcak itiraflarla, ölüme değil, tüm umutsuzluğuna karşın  hayata yönelik bir çağrı  olarak varlığını sürdürecek.

Örneğin şimdi onun yazdıklarından yola çıkarak düşündüklerim de, Mustafa Yalçın’ın üzerine umutsuzluk sinmiş sözcüklerinin yerine ulaşmasında karınca kararınca bir katkıdır kanısındayım. Keşke genç doktorun Uludağ’ın eteklerinden yükselen  çığlıkları başka yazıların, toplantıların, programların da konusu olsa.

Bunu şunun için söylüyorum: Haberin internet sitelerinde paylaşılmasının ardından adının başında ‘’’Dr. Öğ.Görevlisi, Psikoseksolog’’ yazan bir Twitter kullancısı şöyle bir paylaşım yaptı:

‘’ Kendimize soralım: İntihar sebebiyle ölen, mobbing (bezdiri) nedeniyle intihara sürüklendiği söylenen bir kişini , kalanlara bıraktığı mektuptan sevgilisine yazdığı pasajları paylaşmanın mobbing ile mücadeleye , farkındalığa ne gibi katkısı ne gibi katkısı var? Haberin nasıl bir kamu yararı var?’’

Üzerinden günler geçti. Genç doktorun üniversite hastanesinde kötü muameleden dolayı bu noktaya sürüklendiğini söyleyenlerden, mesai arkadaşlarından ve bizzat ‘’bu mektubu niye yayımlıyorsunuz?’’ diye soran kişiden şu ana kadar dişe dokunur başka bir açıklama duyduk mu?

Dünyada ülkeleri yönetenlerin kendi insanlarına ya da gücü elinde bulunduranların güçsüzlere uyguladıkları yaptırımların, kötülüklerin, haksızlıkların unutulmak üzere yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Kötülük öylesine yaygınlaştı ki, ”günlük hayatın koşuşturmasında hangi birini yakalayıp sorgulayacaksınız?’’ yakınması da, sorumluluktan kaçmanın en kolay yolu haline geldi. O nedenle içinden sıyrılması insanüstü çaba gerektiren bu kıstırılmışlığın ortasında, unutulmamak-unutturmamak adına yapılan her şeyi tartışmasız önemsiyorum.

Bu noktada iç sesim şunu söylüyor: Bence asıl kötülük gidenlerin arkalarında bıraktıkları ölüm sessizliğini kabullenmek ve sürdürmektir. Böyle durumlarda başlarını öte yana çevirenlerin sergiledikleri tavrı, suskunluğu suç ortaklığından öte, vahşice buluyorum.

Evden ‘’Kayak yapmaya gidiyorum’’ diyerek çıkan ve arabası Uludağ yolunun 11’inci kilometresinde terk edilmiş olarak duran asistan doktor Mustafa Yalçın’ın cansız bedeni ormanlık alanda, yaklaşık yarım metre karın altında bulundu. Yalçın’ın, potasyum ve çeşitli ilaçlardan karışım yaptığı serumu damar yoluna bağlayıp, intihar ettiği tespit edildi.

Önce arabadaki beş sayfalık mektubun geneline yönelik bir izlenimi aktarmak gerekiyor: İntihar etmeye karar vermiş birisi hangi güçle oturur ve beş sayfa dolusu yazı yazar? Yazmak, iletişim kurmaya çalışmanın farklı bir türevi değil mi? Verdiği kararı uygulamaya çabalarken bile yapamadıklarını, aşamadıklarını, özlemlerini ayrıntılarıyla dile getiren Yalçın’ın birileriyle konuşma ihtiyacı apaçık ortada. Konuşamamak, paylaşamamak, dertleşememek dijitalleşen çağımızın salgınla beraber kangrene dönüşmüş hastalığı ne yazık ki. Tabii o hastalığı daha da çekilmez hale getiren başat unsur az önce vurguladığımız gibi güçlülerin güçsüzlere uyguladıkları şiddetin her türü.

Şimdi mektubun satırları arasında yavaş yavaş ilerleyelim:

“Beş yıl önce Bursa’ya geldiğimde Uludağ’da gece tek başıma kamp yaptığım bir yer vardı. Orayı çok sevmiştim ve haritama işaretlemiştim. Tekrar buraya geleceğim demiştim. Gidemedim ama bugüne kısmetmiş. Tezimi bitirmeyi ve yayın yapmayı çok isterdim. Projeyi çok sevdim ve çok emek verdim. Bitirebilseydim harika olacaktı. Almanya’dan sipariş ettiğim kimyasallar gelecek. Bir ara projedeki sıradaki aşamayı yapıp öleyim diye düşündüm ama bekleyemedim. Proje hocamı hayal kırıklığına uğrattığım için kendimden utanıyorum aslında.”

Belki böylesine kırılgan bir anlatım her vedada kendini az çok hissettirir. Ama ilerleyen satırlarda geleceğe yönelik diğer beklentileri okudukça sanki bir sohbetin ortasında hissediyorsunuz kendinizi. Dünyaya veda etmeden az önce tezini bitirerek yayınlamayı hayal eden ve bunu yarım bıraktığı için proje hocasından utanan genç doktorun sıkıntısı aslında hastanede yaşadıklarıyla ilişkili. En azından tablonun görünen kısmı böyle:

‘’İronik olan şu ki, insanların birbirine tahammül edememesine tahammül edemez oldum. İncir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerle birbirine hakaret edenler, birbirini incitenler, kalp kıranlar beni ümitsizliğe sürükledi. Bu tip insanlarla muhatap olmak istemiyorum. Zorba insanlar güçlerini kullanarak korku krallığı kurup kendinden zayıfları tir tir titretiyorlar ve kalkıp da bir şey diyemiyorsun.’’

Ülkede tepeden tırnağa yayılmış, hayatın her alanına bulaşmış bir ötekileştirme yöntemi olan şiddet, ille de öldürerek, döverek, kaba güç kullanarak uygulanmıyor. Mobbing (bezdiri) adından da anlaşılacağı üzere, insanı, söylenen sözlerle, hakaretlerle gerçekten canından bezdiren bir şiddet türü. Kötücül sözlerin yürekte açtığı yara bazen umulmadık sonuçlar doğurabiliyor. Genç doktorun ‘’tahammül edemez oldum’’ dediği, hastanenin ağır çalışma koşullarını sarmış bu bezdirinin, sözcüklere sinmiş aşağılamaya yönelik anlamların yarattığı baskının, aslında ülke genelinde bir yönetim biçimine dönüştüğüne tanıklık etmek ürkütücü. Buna tahammül edemeyenlerin nasıl bölünüp parçalandıklarını bütünüyle göremiyoruz. Ancak bedelini hayatlarıyla ödeyenlerin geride bıraktıkları mektuplar, kaosun ne derece yaygınlaştığını gözler önüne seriyor.

Sonuç ne peki?

Gelin onu beraber okuyalım:

’’Hayattan keyif alamıyorum. Daha önce de defalarca bu durumu yaşadım ama şimdi daha farklı. Gelecekten umudum kalmadı. Artık çok yoruldum. Ne elde edersem, neye sahip olursam olayım sanki hiçbir şeyim yokmuş gibi hissediyorum.’’

Bu dönemin belki de en unutulmayacak özelliği, hayatın her alanına yaydırılan insanı hiçleştirme politikası. Bireyi yok sayan, ona denizde kum tanesi muamelesi yapan, toplumu sürüleştiren, günlük yaşamı kışla düzenine sokan yönetim anlayışı, insana bakış açısı, üstüne üstlük eşitsizliğin tavan yaptığı ülkemizde öteden bu yana alışılmış hatta kanıksanmış bir yaklaşım biçimiydi. Ama son yirmi yıldır bunun giderek boyut değiştirdiği anlıyoruz. Dini referanslarla toplumu yönlendirme, biçimlendirme iddiası öteki dünya söylemlerini öylesine öne çıkardı ki, ölüm ve ümmet kültürü neredeyse pusulamız haline geldi. Kafası zehir gibi çalışan, bilimin farklı dallarındaki kitapları başucundan eksik etmeyen Mustafa Yalçın’ın az sonra okuyacağımız özlemler manzumesinden de anlaşılacağı üzere, benzer karakterlerdeki kişiler için bu iklimde yaşamak gerçekten zor.

‘’Evrenin, doğanın nasıl çalıştığını ve neden şu an olduğu gibi olduğunu anlamaya yönelik okumalarım ve araştırmalarım en büyük keyif kaynağımdı. O konuları o kadar çok öğrendim ki, amatör olarak öğrenebileceğim çok az şey kaldı. Uzun zamandır beynimi hazla dolduracak bir bilgi öğrenemedim. Genel görelilik ve kuantum fiziğinin matematiğini de öğrenmeyi çok isterdim. Hayat o kadar sıktı ki onları öğrenecek kadar bile sabredemiyorum yaşamaya.’’

Gitmeye karar vermiş birisinin sözleri olabilir mi bunlar?

Son vedadan önce hâlâ öğrenmenin, kendini geliştirmenin yarattığı haz duygusuyla düşünen genç doktor, aslında değer yargıları, beklentileri, kırmızı çizgileri pek anlaşılmamış, kabul görmemiş, toplumu saran bu yozluğun içinde çırpınan bir kuşağın sözcüsü gibi konuşuyor.

Defalarca benzer araştırma sonuçlarıyla karşılaşmadık mı: Genç kuşak fırsatını yakaladığı anda ülkeyi terk ediyor. Bunu başaramayanlarsa son mektubun satırlarından taşan bir isyanın ateşinde yanarak kül oluyor.

Evet evet, hayatın sonsuzluğuna yazılmış satırlar sanki bunlar:

‘’Keşke şunu da yapabilseydim dediğim çok şey kaldı aslında. O zaman neden erkenden terk ettin bu dünyayı diyebilirsiniz? Dedim ya katlanamaz oldum ve fazla uzatmamak gerektiğini düşündüm. Yapmak istediklerimden de vazgeçtim. Onları da istemez oldum. Snowflake fotoğraflarım asla mükemmelliğe ulaşmadı, mükemmel bir snowflake fotoğrafı çekmek isterdim. Kar tanesi fotoğrafçılığını da pek beceremedim. Harika bir kar tanesi fotoğrafçısı olmak isterdim. Tüm kuşların fotoğraflarını çekip kataloglamak gibi bir fikrim vardı. Belki de daha yüzde 10’unu bile başaramadım. En çok utanç duyduğum şeylerden biri de bir enstrüman çalamıyor olmak. Piyano çalamadım. Gittiğim için biraz kendimi ezik hissediyorum.’’

Siz hiç kar tanesi fotoğrafı çekmeyi düşündünüz mü; ya da tüm kuş çeşitlerini tek tek belirleyip kataloglamayı?

Peki piyano çalamadığınız için kendinizi eksik hissettiğiniz anlar oldu mu?

Hiç kuşkum yok, harcanıp giden o kuşağın tüm bireyleri bir kar tanesi güzelliğindeydi.

Doğayı, insanı karşılıksız sevenlerin dünyaya küstürülmesi ne büyük acımasızlık.

Ama Mustafa Yalçın’ın asıl vedası galiba sevgilisine seslendiği satırlarda gizli:

“Canım Özge’m… Öyle sebepsiz görünen gidişim için en çok senden özür diliyorum. Beni bağışlamanı istiyorum. Seni gerçekten çok seviyorum. Sana söz verdim kendimi öldürmeyeceğime ama sözümü tutamadım. Ölümümle ilgili kimseyi suçlama. Seninle geçirdiğim vakitler o kadar keyifliydi ki her saniyesini aklımda tutuyorum. Geride kalanlara, en çok sana ve aileme, iş arkadaşlarıma acı çektireceğimin farkındayım. Sizlerden özür diliyorum Özgem.. Sen beni yıllarca hayata bağlayan neden oldun. Senin hastalığının başlamasıyla aynı gün denk gelmesi çok kötü oldu. Önce ertelemek istedim ama yapamadım. Özge’m… Eşyalarımdan kurtul. Beni uzun süre hatırlama olur mu? Ben unutulmak isterim. Beni sana hatırlatacak fotoğraf veya eşya bırakma. Eve gelirken kedinin suyunu ve mamasını verdim. Balıkları yemledim, çiçekleri suladım. Fotoğraflarımıza baktım. Gece çok az uyudum. Zaten yarın vakalara girmeyeceğim, sonsuz uykuya dalacağım. Bağışla beni sevgilim! Çok güzel kütüphanem var. Çok değerli kitaplarım var. Onları bıraktığıma üzülüyorum. Daha kitap yazacaktım ama ömrüm yetmedi. Bütün kişisel eşyalarım Özge’nindir. O ne dilerse o şekilde yapılsın. İster aileme ve arkadaşlarıma hatıra olarak verir, isterse hepsini yakar”

Ülkemin kar taneleri!

Son vedasında bile kedinin suyunu ve mamasını düşünen, çiçekleri sulayan, mutlu günlerde çekilmiş fotoğraflara bakan, kitaplarını öksüz bırakma kaygısı taşıyan altın yürekli çocuk.

Hani demişsin ya, ‘’bağışla beni sevgilim.’’

Peki sen bizi bağışlar mısın: Anlayamadığımız, sahiplenemediğimiz, değerinizi bilemediğimiz ve size yaşanası bir hayat veremediğimiz için.

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları