27 Ocak 2021 - Hoş geldiniz

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- YAVAŞLA

Ana Sayfa » GÜNCEL » FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- YAVAŞLA

Eklenme : 27.12.2020 - 21:24

FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- YAVAŞLA

 

 

Artık yavaşlamalı.

Çünkü dipsiz bir kuyuya benzeyen bu hızın ve onun tetikleyici unsuru hırsın sonu yok.

Evlere kapandığımız, kapanmak zorunda kaldığımız şu günlerde geride bıraktıklarımıza hızın ve hırsın pencereden baktığımda, daha iyi görüyorum yokuş aşağı freni patlamış kamyon gibi ilerleyen hayatlarımızın nasıl hırpalandığını.

Karşısına çıkan her şeyi ezip geçen çılgın kamyonun durması için bir yere çarpması gerekiyordu, çarptı da: Salgının sert duvarıydı bu.

Duvar, aklımızı başımıza getirmesi gereken bir kararlılıkla devrildi üzerimize o çarpışma anında. Müthiş bir ses efekti eşliğinde dört bir yana dağılan parçalarımızın yere düşüşünü izlemek ürkütücüydü.

Ama ben hâlâ çarpışma sırasında çevremize saçılanların ne anlama geldiğini yeterince kavrandığımız kanısında değilim.

Sanılıyor ki aşılar vurulduktan sonra her şey eskisi gibi yoluna girecek ve insanlık kaldığı yerden yine o kamyonun tepesinde baş döndürücü bir hızla ilerlemeye devam edecek. Söz konusu beklentinin geçtiğimiz ocak ayında Wuhan’da bir daha yere ayak basmamak üzere rafa kalktığını öğrenemediğimiz sürece, dünyanın yeni dengelerine uyum sağlamakta geç kalacağız. Bunun soruna olumsuz yaklaşmakla, ille de bardağın boş tarafına bakmakla ilgisinin olmadığını söylesem gerçek değişecek mi?

Gerçek çırçıplak duruyor orta yerde: Ebola dışında bütün büyük salgınlara ev sahipliği yapan Çin bu defa Wuhan’da kendi rekorunu egale etti.

Artık yeni yaşam biçimimizin dayattığı koşullar evde, fabrikada, okulda, sanatta, iletişimde, kısacası her alanda yeni ilişki, üretim ve yaklaşım biçimlerini de beraberinde getirmeye hazırlanıyor.

Bunu şöyle perçinlemek mümkün:

Mart ayından bu yana çok sevdiğiniz halde sarılamadığınız, yan yana gelemediğiniz, aynı masayı paylaşamadığınız, beraber sinemaya gidemediğiniz, uzun yürüyüşlere çıkamadığınız, bir deniz kıyısında bitişik şezlonglarda güneşlenemediğiniz, eğilip saçlarını okşayamadığınız, Kadıköy İskelesi’nden Beşiktaş’a kalkan vapurda yüzünüze vuran rüzgar eşliğinde konuşamadığınız, elini tutamadığınız kim bilir kaç insan var geçmişinizde.

Her birinin eksikliği içimizde yeri doldurulamayacak derin boşluklar yaratırken biz ister istemez kendi yalnızlığımıza çekildik. Sorsam şimdi: Hayat böyle zoom toplantılarıyla geçer mi? Görünen o ki, geçiyor ve hemen hemen herkes özlenen bir tenin, özlenen bir mekanın sıcaklığından uzakta sürdürüyor hayat eve sığar günlerini. Bunu iyinin ya da kötünün penceresinden bakarak söylemiyorum, realite bu.

Virüs hiç toz kaldırmadan sinsi adımlarla yaklaşıp varlığını partiküler bir hafiflikle bıraktı yanı başımıza; hepsi bu kadar.

Şimdi dibimizde pervasızca uçuşanın adını koymanın, onunla baş etmenin, belki biraz tanımlamanın, dayatmalarına karşı uyanık davranmanın ya da beraberce yaşamamız kaçınılmazsa kuralları birlikte koymanın zamanıdır diye düşünüyorum.

Onu yok sayarak bir yere varamayız.

Mesela marttan bu yana partiküllerden korunmak için ağzımızı burnumuzu kapattığımızı, yüzlerimizi gizleyerek dışarı çıktığımızı, aklımızdan nelerin geçtiğini az çok ortaya koyan mimiklerimizi arka plana ittiğimizi, neredeyse ifadesiz bir halde dolaştığımız için karşımızdakiyle aramıza derin mesafeler soktuğumuzu gördükçe aklımıza ‘’dünya nasıl böyle tuhaflaştı?’’ sorusu gelmiyor mu?

Soruların ilk basamağındaki olgu tartışmasız doğru: Maske ve mesafe kuralı öyle kolayca yabana atılacak bir buyruk değil.

Soğukkanlılıkla kabullendiğimiz bir savaş halini çağrıştıran, ülkede her gün ortalama 250 kişinin salgın nedeniyle öldüğü gerçeğini düşününce o buyrukları, ısı ölçerleri, HES kodlarını, sürüntü toplayan filyasyon ekiplerini hangi bilim-kurgu filminde izlemiştik demekten artık vazgeçmeliyiz.

Bu, senaryosunda hepimizin katkısı olan bir film.

Kimimiz susarak, kimimiz oy vererek, kimimiz de başımızı öte yana çevirerek tarihe geçecek yapıtı gösterime sunduk.

Film şu dış sesle başlıyordu:

Dünyanın görünmez bir eşiği vardı.

Günlerden bir gün Wuhan’da, çılgın kamyonumuzda naralar atarak uçarken onun üzerinden geriye dönülmez biçimde hep beraber atlayıp geçtik.

Bakın o eşik aslında neydi?

1984’de Çernobil’de, Hiroşima’ya bırakılan atom bombasının elli katı şiddetinde patlayan ve bugün bile çevresinde ot bitmeyen nükleer santraldi. Nasıl bir intihar yöntemiyse, santrali havaya uçuranları,  Akkuyu’da bir yenisini yapmaları için davet etmekti. Bu insanlık düşmanı teknolojiye sahip olanların daha geçenlerde öğünerek verdikleri haberi hiç tepkisiz dinlemekti: ‘’Nükleer denizaltımız Vladimir Monomah’tan tek seferde dört balistik füze fırlattık.’’ Yeri göğü inleten, havayı suyu kirleten, kurdu kuşu öldüren Çernobil artığı balistik füzeleri ekranların karşısında sıcacık koltuklarımızdan boş gözlerle izlemekti.  2011’de depremde büyük hasar gören, ardından hiç utanmadan ‘’pardon’’ diyen Fukuşima Nükleer Santralı’nı yapanları ‘’Gelin bunun benzerini n’olur Sinop’ta da yapın’’ diyenlere tepkisiz kalmaktı. Nevada Çölü’nde sürdürülen atom bombası denemelerini ülke yönetimin bir parçası haline getirenlere sandıkta oy vermekti. Hint Okyanusu’nda karaya oturan yük gemisinden denize dökülen 1000 ton petrolün yol açacağı felaketi algılayamamaktı.

Hastalıkların, salgınların dünyayı, ülkeleri, kentleri cehenneme çeviren benzer uygulamalardan beslenmemeleri mümkün mü? Çağımızın güç sahiplerinin el birliğiyle yarattıkları bu mayada üremeye hazır kim bilir daha kaç virüs mutasyonda.

Biliyoruz onlar hırslarından, gözü dönmüşlüklerinden geri adım atmayacaklar, yavaşlamayacaklar.

O halde biz yavaşlayalım.

Ütopik gelebilir ama hep beraber yavaşlarsak gücü ellerinde bulunduranlar arsız koşularını kiminle sürdürecekler?

Delicesine tüketimin; havayı, suyu, toprağı ölümüne kirletmenin suç ortaklığını paylaşmamak için yavaşlamaktan başka çare yok.

Bunun tam zamanı.

Ve magazin odaklı, gösteriye düşkün yaşamların ultra tüketicileri de salgınla beraber evlere sıkıştılar. Gece bittiğinde bir servetin ödendiği mekanlar şimdilerde ışıksız. Mumların yandığı, kar beyazı örtülerle kaplı masalarda boy gösterilemediği için AVM’lerden torbalar dolusu alınan giysiler hükümsüz. Mücevherler çekmecelerde. Yakın zamana kadar motor sesleri vitrinleri titreten spor arabalar, ortalık insansızlaştığından bu yana tenekeye dönüştüler.

İnsan yoksa hayat da yok.

Ama sen varsın:  Hayatı, değer yargılarını yeniden kurmak, ultra tüketimin dayatmalarını reddetmek için varsın, farkında mısın?

 

 

 

 

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları