FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- FIRFIR’IN GÜNLÜĞÜ: HAYAT CAMDAN İZLEDİKLERİMİZ Mİ?

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- FIRFIR’IN GÜNLÜĞÜ: HAYAT CAMDAN İZLEDİKLERİMİZ Mİ?

07.02.2020 - 10:28

Ferhan Şaylıman

Ferhan Şaylıman

yazarın tüm yazıları
FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- FIRFIR’IN GÜNLÜĞÜ: HAYAT CAMDAN İZLEDİKLERİMİZ Mİ?

 

5 Şubat 2020

 

Babam bazen ‘’Benim bıyıklı prensesim, nazlı kızım.’’ dese de, gerçek adım Fırfır.

Pencereden dışarıya, hayata bakan bir kedi olarak derin düşünceler içerisindeyim.

Kafamın içinde adım gibi fır dönen bu düşünce sıçramalarından fırsat buldukça konuşmak istiyorum.

Şimdiye kadar yalnızca manevi babamı dinlediniz, bugün sözü ona bırakmak niyetinde olmadığımı bilmelisiniz.

Evet benim manevi babam o; sakalları kırlaşmış bir adam.

Gerçek babamı hiç tanımadım. Gerçi dünyaya geldiğim dağ başında çoğu kedicik babasını pek bilmeden büyür, şansı yaver giderse kendi hayatını yalnızca annesinin desteğiyle kurar ve sonra çeker gider. Tabii aslında annemle de hemen hemen hiç beraber olamadık. Köydeki bir acımasızın zevk olsun diye açtığı ateş sonucu kanlar içinde yanımıza geldikten sonra çok yaşamadı. Doğrusu o anları iyi anımsayamıyorum, bebektim çünkü. Geriye yalnızca büyük bir korku kaldı. Sonrasında manevi annem Peri’yi gerçek annem bilerek büyüdüm. Hiç meme emme şansına sahip olamadığım için Peri’nin üzerindeki tişörtleri, kazakları emerek büyüdüm, hâlâ da sabahları beni kucağına aldığında üzerinde ne bulursam emmeye devam ediyorum. Bu bana acayip bir güven, mutluluk ve huzur veriyor. Hatta bazen sabahları çalışma odasında masada yakaladığım babamın da kucağına fırlayıp pijamasını falan emiyorum. Önemli bir hatırlatma: Peri’nin anne kokusu sinmiş kazaklarıyla kıyasladığımda pijamadan aynı hazzı aldığım söylenemez.

Şimdi babamın çalışma masasından dışarıya, bu devasa kente bakıyorum.

Küçücük hayatımda ne çok yer gezdim.

Dağda doğan bir kedinin orada büyüyüp ölmesi dışında başka bir seçeneğinin olmadığını kavradıkça kendimi neredeyse dünyayı dolaşan bir gezgin gibi hissediyorum. Yani bizim sıradan hayatlarımızda böylesine sık yer değiştirme hiç alışılmamış bir durumdur. Buna rağmen hayatı hiç bilmiyorum. Dağdan başka yere gitme olanakları olmayan diğer hemcinslerimle kendimi kıyasladığımda, ben o kadar yer değiştirmeye karşın deneyimlerden, gözlemlerden, tehlikelerden, açlıktan, soğuktan sıcaktan uzak, dış dünyadan soyutlanmış bir evrendeyim.

Evren annemin, babamın yanı.

Her sabah o sakallı adam masanın başında bir şeyler yaparken yavaşça yaklaşıp kucağına çıkıyorum. Bu benim en sevdiğim an. Annem kalkmadan önce babamın üzerindeki pijamayı emiyorum o sırada. Onun başımı, sırtımı, karnımı okşayan ellerini hissederek ve mırıl mırıl mırıldanarak sabahın ilk saatlerini böyle geçirmek mutlulukların en büyüğü.  Sonra o yazıya yoğunlaşmaya başladığında beni masanın üzerine bırakıyor. İşte dışarıdaki hayatı böyle bir ruh hali içerisinde izliyorum. Apartmanların aralarına sıkışmış ağaçlardaki kargaları, serçeleri incelerken nasıl heyecanlanıyorum anlatamam. Daldan dala sıçrayan kuşların hareketleri akılımı allak bullak ediyor. Böyle nasıl uçtuklarını, kanat çırptıklarını, ağacın dalından dairelerin balkon demirlerine nasıl süzüldüklerini, oraya konduktan sonra kuyruklarını titreterek demir korkulukların üzerinde nasıl durduklarını anlamaya çalışıyorum ve tabii ki anlayamıyorum. Ama asıl kavrayamadığım şey yalnızca kargalar, serçeler değil dış dünyaya ilişkin ne varsa benim için başlı başına bir şaşkınlık nedeni. Rüzgar çıktığında oradan oraya sallanan ağaç dallarının devinimleri mesela; yaprakları mı baksam, dallara mı baksam, bütün bu eğilip bükülmeler algı dünyamda inanılmaz bir dalgalanma yaratıyor. Aşağıya baktığımda karşı apartmanın arka tarafında dolanan kedilerin kuşlarla, rüzgarla, sallanan dallarla hiç ilgilenmediklerini görüyorum. Onlar için bu devinimlerin hiçbir önemi yok. Tüm dikkatleri yerde bulabilecekleri bir yiyeceğe yoğunlaştığından kuş uçmuş, dal sallanmış umurlarında değil.

Benim mama kasem sürekli doludur, hemen yanında su kabı, böyle alıştım beslenmeye: Yemek bulmaya, aramaya, bazen zorla elde etmeye, aç yatmaya alışık olmadığım bir düzenim var.

Geçen yaz bir yaşıma girdiğimde dağa gittiğimiz o tatilde anladım dışarıdaki kediler için ekmeğini taştan çıkarmanın ne anlama geldiğini.

Benimle aynı renkte bir kedi geliyordu verandaya, tek gözü yırtıktı.

Annemle babamın konuşmalarından onun yemek paylaşımı sırasında kavgaya tutuştuğunu ve yaralandığını öğrenmiştim. Bir başka kedinin tırnakları yırtmıştı gözünü. Cam kapının ucuna gelip kıvrılıyordu yere. Ben içerden, yırtık göz dışarıdan bakıyorduk birbirimize. Yine bizimkilerin demesi onun kardeşim olduğunu iddia ediyorlardı. Annem öldüğünde karşı bahçedeki diğer yavru kedilerin kardeşlerim olduğuna yönelik bu söylemleri ilk günler ne çok dinlemiştim. Yine de gözü yırtık kediye karşı olumlu hiçbir şey hissetmedim. Benim için bütün kediler çözmekte zorlandığım bir dünyanın parçası. Sevgi hissetmiyorum. Yan yana geldiğimizde ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. O nedenle yırtık gözün üzerimde dolanan bakışlarını düşmanca bakmasa da hoş karşılamıyorum. Hatta elimde olmadan hırlıyorum ve bu benim için bir tehdit ifadesi dönüşüyor.

Ama babamın anlattığı dağdaki o geceye ilişkin bilinmeyen gerçekleri şimdi ilk defa açıklayacağım.

Doğru, bütün korkularıma rağmen evin dışındaki hayatı merak ediyorum.

Anlam veremediğim milyonlarca ayrıntıya şaşkın şaşkın bakmamın nedenini nasıl açıklasam ki?

Kentte şimdi bir pencerenin önünden hayatı izlerken hissettiklerimle, dağda karşılaştığım ayrıntılar arasında çok fark var. Doğadaki kokular başımı döndürüyor. Burada ağaçlarda iki kuş görüyorsam, orada gökyüzünde süzülerek uçan sayısız kanatlının bende uyandırdığı etkiyi varın siz hesaplayın. Toprağın, otların, çiçeklerin kokusu da buna karışında kanım kaynıyor.

O gece annemler verandada yemek yerken salonun penceresinden onları izledim ve karar verdim: İlk fırsatta dışarıya kaçacaktım.

Masa toplandı, ortalık sakinledi, annem televizyonun karşısına geçti, babam dışarıdaki küçük masada telefonla hararetli bir biçimde konuşuyordu. Karanlıkta cam kapının köşesine sinmiş uygun anı kolluyordum. Babam konuşması bitince dalgın bir biçimde kapıyı açtı ve ben ayaklarının arasından dışarıya süzüldüm.

Gece, karanlık, cırcır böceklerinin sesleri, köpek havlamaları ve ben.

Dışarıda olduğuma inanamıyordum. Önce bahçedeki otların arasında dolandım. Hayatımda ilk defa ot yedim. Bunun mideme iyi geldiği kime söylemese de içimden bir ses yemem gerektiğini fısıldıyordu. Öyle ne kadar gezindim bilmiyorum. Sonra verandanın arka tarafından sokak kapısına çıkan taşlıkta buldum kendimi. Her yer karanlıktı. Taşlığı çevreleyen tel çitlerin ucuna kadar yaklaştım. Bir adım ötemde başka bir dünya vardı. Bahçe bize aitti, nispeten güvenliydi, korunaklıydı. Ama çitlerin ötesi hiç bilemeyeceğim kadar karmaşıktı.

İşte tam o sırada bir kedinin kokusunu aldım, erkek kediydi bu. Koku yaklaştı, biçimlendi ve gri, duman rengi bir hale büründü. Bir kediyle yakın mesafeden, arada engel olmadan ilk karşılaşmamdı bu. Çitlerin ötesinde yere sinmiş, kuyruğunu sallayarak bana bakıyordu. O an duygularımı nasıl yönlendirebileceğimi kestiremedim. Küt küt atıyordu kalbim, heyecanlanmıştım. Bizimkilerin karşı cinse yönelik istek olarak tanımladıkları durum muydu bu, bilemiyorum. Daha çok bir kediyle ilk karşılaşmanın yarattığı duygu patlaması diyelim buna.

Yere sinmiş, büyülenmiş bir halde bakıyordum.

Birden o gri yaratığın tellere sıçradığını, üç hamlede yüksekliği aşıp yere, yanıma geldiğini fark ettiğimde hırlamaya başladım. Bunu isteyerek mi yapıyordum, hayır. İçimdeki ses ben istesem de istemesem de hırlamaya dönüşüyordu. Yine hayatımda ilk defa tüylerimin kabardığını, sırtımın kamburlaştığını hissettim. Bir karış ötemdekinin çok keskin gözleri vardı. Kendinden o kadar emindi ki kuyruk sallamayı kesmeden patisini uzatmıştı yüzüme. Nasıl korkmuştum o an. Hayatımda ilk defa bir başka kediye pençe attım, vurdum ve gerisin geriye koşmaya başladım. Korkudan çıldırmış gibiydim. Babam yine masanın başındaydı. Karanlıkta beni gördü ama tanıyamadı. Hızla merdivenleri geçip cam kapıya doğru adeta uçtum. Sürgülü kapının kapalı olduğunu bilsem de engelleyemedim kendimi. Başımı cama vurdum. Babam o sırada ‘’Fırfır dur kızım.’’ diye ayağa fırladı. Erkek kedinin arkamdan koştuğunu bilmek aklımı başımdan almıştı. O panikle yine geriye dönüp bana kimsenin ulaşamayacağı bir yere kaçmayı hedefledim. Evi çevreleyen diğer yan çitlere doğru koşarken nereye gideceğimi kuşkusuz bilmiyordum. Aklımdaki tek düşünce kaçmaktı. Çitlerden atlayabilir miydim, belki. Ama o karanlık var ya o karanlık üstüme bir yük gibi çökmüştü sanki. Beceremeyeceğimi anlamıştım. Babam benden daha çok korkmuştu. Dışarıda ne aradığımı, bahçeye ne zaman kaçtığımı bilemediği için ‘’Fırfır gel kızım’’ diye bağırıyordu yalnızca. Onun sesi beni kendime getirdi. Yine verandaya doğru koştum. Bu defa kapı açıktı. Soluk soluğa içeriye dalıp uzun koltuğun altına sindim. Babam anneme beni dışarıda yakaladığını söylerken bayılmak üzereydi. Peri çitlerin oradan geldiğimi öğrenince hemen sokak kapısını açıp dışarıya bakmış, beni korkudan çılgına döndüren gri kediyi az ileride görmüştü.

Dağdaki evde günlerce bu konuşuldu.

Beraber olmuş muydum acaba onunla?

‘’Ya hamile kaldıysa?’’ diye soruyorlardı birbirlerine.

İlk doktorum veteriner Hüseyin Bey (onu hiç sevemedim, beceriksizin tekiydi) ‘’İki ay sonra belli olmaya başlar, arada karnını yoklayın, meme uçlarına bakın.’’ dediği için durup dururken orama burama elliyorlardı artık. Annemin babama ‘’Neydi o halin, Fırfır’dan çok senin için korktum.’’ deyişi hiç aklımdan gitmiyor. En büyük tesellileri ‘’Ya kaçsaydı, ya başına daha tehlikeli bir şey gelseydi. Ne yapalım, hamile kaldıysa kaldı.’’ noktasına gelip dayanıyordu . Beni ne kadar çok sevdiklerini o günlerde daha iyi anladım. Doğurursam yavrularımı kimselere veremeyeceklerini söylüyorlardı mesela. En çok babamın konuyu mizaha dönüştürüp ‘’Yok yok, ben kızıma aile terbiyesi verdim, öyle babasından gizli işler çevirmez, kaygı duyulacak bir şey yapmamıştır.’’ demesine şaşırıyordum.

Bir erkek kediyle beraber olmanın, hamile kalmanın, çocuk doğurmanın ne anlama geldiğini hiç bilmeyen ben, ne çok hikaye dinledim o günlerde.

Şimdi sabahın sessizliğinde dağdaki kokulardan, esintilerden uzakta dışarıyı izlerken yine bunlar üşüştü aklıma.

Babam teorisinde haklı çıkarak hamile kalmadığım için övünürken, ona dönüp de ‘’Zaten boşuna kaygılanmıştınız.’’ demeyi ne çok isterdim.

Evden kaçmayı defalarca aklımdan geçirsem bile, bunu yapamayışımın nedeni acaba yüreksizliğim mi?

Dağdaki gözü yırtık kedinin benden daha mutlu olduğu gerçeğini bazen içim sızlayarak düşünsem de, her şeyin bir bedeli var diyorum: Tabağımda hiç boşalmayan mamanın, kaptaki temiz suyun, kalorifer peteğinin dibindeki sıcak kadife yatağın ve evdeki sevginin.

Bazen bedel güvenli bir ortama dönüşürken, dayatılan koşullar hayatı dışarıda bırakıyor.

Sahi hayat yokluğunu hissettiklerimiz mi, yoksa elimizin altında duranlar mı, bilemedim yine.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :