İSLAMDA GÜNCELLENME OLMALI MI? ENİS TÜTÜNCÜ

Ana Sayfa » TOPLUM » İSLAMDA GÜNCELLENME OLMALI MI? ENİS TÜTÜNCÜ

11.04.2018 - 10:21

İSLAMDA GÜNCELLENME OLMALI MI?                 ENİS TÜTÜNCÜ

 

 

İSLAMDA GÜNCELLENME OLMALI MI?

 

GİRİŞ

 

İslam’da Güncellenme olmalıdır.

Bu konuda iki öneride bulunmaktayız:

Biricisi, “Yeniden Laiklik” ortak paydası üzerinde buluşulması, ikincisi ise, Anadolu Felsefesi üzerinde yükselen “Türkiye İslamiyet Yorumu’nun” esas alınmasıdır.

Bilindiği gibi Sayın Cumhurbaşkanı, fetvacı hocaları kastederek, “İslam’ın güncellenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar aciz bunlar” suçlamasıyla Türkiye’de yeni bir tartışmanın fitilini ateşlemiştir.

Yaşanılan hadise, esasen Sayın Cumhurbaşkanı’nın, bizatihi sorumlusu olduğu yanlış politikalarını birilerine fatura ederek kendini aklama ve sütten çıkmış ak kaşık misali yoluna devam etme yönteminin en son uygulamalarından biridir. Hedef tahtasında bu kez fetvacı hocalar var, günah keçisi onlar.

Ne var ki bu durumda öncelikle inanç ve manevi dünyamızla ilgili Türkiye’nin içine düşürüldüğü söz konusu olumsuz tablonun, nedenlerinin sorgulanması gerekmektedir. Aksi halde, yaratılan sorunların çözülmesi kesinlikle mümkün olamaz.

Söz konusu “aciz hocalar” kimlerden cesaret bularak meydana çıktılar? Suçlanan acizlerin, İslam adına diledikleri gibi at oynatabilecekleri kaos/kargaşa ortamına, Türkiye’yi kimler ve nasıl sürüklediler?

Atatürk ve laiklik karşıtlığı adına yapılan akıl ve vicdan dışı din istismarları, milli eğitim sisteminin çağdaşlıktan uzaklaştırılması, kamu kurumlarının kimi cemaatler tarafından parsellenip belli cemaat derebeyliklerinin oluşturulması gibi uygulamalar, Türkiye’de değil de, başka bir ülkede mi yaşandı?

Özellikle kamuya personel tayininde, ahlaken eşit bir şekilde liyakat, ehliyet ve hakkaniyet ilkelerine göre sınav yapılması gerekirken, tamamen tersine hareket edilmedi mi? Yani ‘’biz kimliğine’’ sadakat veya alnı secde görmek, başörtüsü, sakal vs. gibi akıl ve ahlak dışı değerlendirmeler ön plana çıkarılmadı mı? Yurttaşlar arasında ayırım yapılarak gençlerimizin fırsat eşitliği ve yarışma özgürlüğü hakları gasp edilmedi mi?

AKP’nin bunlara benzer akla, hakka, hukuka, insafa, vicdana ve ahlaka aykırı uygulamalarını anlatmaya sayfalar yetmez.

Kaldı ki, Ortak Akıl Platformu olarak bizim asıl amacımız eleştiri yapmaktan öte, yapılan yanlışların doğurduğu sorunların çözülmesine yardımcı olmaktır. Umudumuz odur ki, samimiyetle uzattığımız “ortak aklın eli” havada bırakılmaz.

İslam’da Güncellenme konusunda ilk önerimiz, “Yeniden Laiklik” ortak paydası üzerinde buluşmaktır.

Bilindiği gibi  laiklik üzerinde hala yalan yanlış değerlendirmeler yapılmakta ve yaratılan kafa karışıklığı, Türkiye’nin felsefi ve tarihsel birikimiyle hiç bağdaşmamaktadır. Bu konuda geçmişteki bir yanlışa öncelikle değinmek gerekir:

Laiklik bir ara, topluma yabancılaşmış bir grup seçkinin elinde, oldukça katı ve kimi Müslümanları rencide edici bir şekilde savunulmuştur. Kuşkusuz bu doğru değildi. Ancak buna karşılık, laikliği içine sindiremeyen veya anlayamayan diğer bazı kesimler ise, çok daha büyük yanlışların içine düşmüşlerdir. Örneğin söz konusu kesimler laikliği, Türkiye’ye dışarıdan dayatılan ve dindarlara dinlerinden uzaklaşmasına salık veren bir ideoloji olarak görmüşler ve bunu din istismarının ana ekseni yapmışlardır. Daha da ötede laikliği, dindarların sivil ve siyasi özgürlüklerini peşinen sınırlayan, bir devlet dayatması olduğunu savunmuşlardır.

Laiklik karşıtlığı ve din istismarı AKP iktidarıyla birlikte, Büyük Ortadoğu Projesi’nin “Ilımlı İslam stratejisi” ile de bütünleştirilmiş ve daha organize biçimde desteklenmiştir. Böylece din ile siyasetin iç içe geçirildiği ve buradan yaratılan çeşitli menfaatlerin/rantların, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında karşılıklı paylaşıldığı, çarpık bir siyaset anlayışı, Türkiye’de egemen kılınmıştır.

Bu süreçte kamu kurumları, kimi cemaatler tarafından önemli ölçüde parsellenmiş, hatta belirli yerlerde sanki cemaat derebeylikleri oluşturulmuştur. Öte yandan, özel kesimin bazı sanayi ve ticari kuruluşlarında da kimi cemaat ve tarikatların güçlenmesine destek verilmiştir.

Böylece, hem kamuda hem de bazı özel kesim kuruluşlarında çalışacak personelin, ahlaki anlamda eşit bir şekilde liyakat, ehliyet ve hakkaniyet ilkelerine göre seçilmesi gerekirken, bunlar göz ardı edilmiş, yerine biz kimliğine sadakat veya alnı secde görmek, başörtüsü, sakal vs. gibi akıl dışı değerlendirmeler ön plana çıkarılmıştır.

Bu arada CHP Programındaki laiklik anlayışı da, yine organize çabalarla olabildiğince istismar edilmiş ve CHP’nin dine karşı ya da dini tanımayan bir parti olduğu yalanı fütursuzca yaygınlaştırılmıştır.

Laiklik konusunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından, İlahiyatçı-Hukukçu Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün, laiklik ile ilgili yol gösterici yorumuna bakılmasını yararlı görmekteyiz;

“Kur’an, sekülarite yani dünyevileşme anlamında laikliği istediği gibi; laisite anlamında laikliği de, yani toplumun Allah’a vekaleten yönetilmesine izin verilmemesini de ister. Toplumu yönetenler Allah’ın değil, oy verenlerin vekili olacaklardır. Vekalet verenler, istediklerinde vekaleti geri alabileceklerdir. Oysa ki Allah’a vekaleten yönetenlerin görevlerine son verilemez. Siyaset ve saltanat dincileri bunu bildikleri için, yönetimin Allah’a vekaleten olmamasını esas alan laikliği, bir numaralı düşman ilan etmektedirler.”

Sonuç itibariyle Türkiye’yi, sürüklendiği din istismarcılığı ve buna dayalı çıkar ilişkileri ortamından kurtarmak için, konuya duyarlı tüm siyasetçilerin, din bilginlerinin ve samimi ilgili yurttaşlarımızın, laiklik tarifi ve anlayışı açısından, ortak bir noktada buluşmalarını kaçınılmaz görmekteyiz.

Buluşulacak ortak noktaya ışık tutulması amacıyla, şöyle bir laiklik şöyle tanımlanabilir:

YENİDEN LAİKLİK; Devletin ve Toplumun Dini Esaslara Dayandırılmaması ve Aklın Özgür Kılınması’dır. Bu bağlamda:

Laiklik; devletin ve sosyal yaşamın din esaslarına dayandırılmadığı, din mezhep ve ibadet özgürlüğünün teminat altında tutulduğu, söz konusu özgürlüklerin hiçbir zaman, siyasi söylem ve istismar konusu yapılamadığı, yani dinde siyasallaşmanın, siyasette de dinselleşmenin engellendiği, bir devlet yönetimi ilkesidir.

Bu bağlamda laiklik, Allah ile aldatmanın ve Allah’a şirk koşulmasının da önüne geçilmesidir; aynı zamanda din, ibadet ve düşünce özgürlüğünün, yurttaşların en kutsal ve dokunulmaz hakkı haline getirilmesinin de ön koşuludur.

Laikliğin yolu, laik eğitimden ve aklın özgürleştirilmesinden geçer. Laik eğitim ve özgürleştirilmiş akıl, insandaki yaratıcılık melekesinin evrensel boyutlarda gelişmesini sağlar.

Laik bir devlette, devletin resmi bir dini olamaz. Bu konum, devletin dini yasaklaması veya dine karşı olması anlamına gelmez.

Bunun anlamı devletin:

-Bütün dinlere eşit uzaklıkta durması; belli bir dinin savunuculuğuna, yasaklayıcılığına veya öğreticiliğine kalkışmaması,

-Hukuk kuralları çerçevesinde, yurttaşların kılık kıyafetiyle, türbanıyla, çarşafıyla meşgul olmaması,

-Yurttaşları, belli bir dine inanmaya ve belli bir dini öğrenmeye zorlayamaması,

-Yurttaşları, dilediği dini inancı benimsemekte, ibadet etmek veya etmemekte özgür bırakması,

-Yurttaşlar arasında, inançlarından dolayı ayırım yapmaması, onlara eşit davranmasıdır, tüm inançları ve farklılıkları eşit olarak kucaklamasıdır.

Laikliğin yerleştirildiği koşullarda, devlet kadroları da herhangi bir din, mezhep veya cemaatin ağırlığı altına sokulamaz. Böylece ekonomik ve toplumsal yaşamda; hem din, vicdan ve düşünce özgürlüğünü, hem de fırsat eşitliğini ve yarışma özgürlüğünü sağlamak son derecede kolaylaşır.

Laiklik, belli bir aşamadan sonra kendiliğinden, özgürlüğün, demokrasinin, insan haklarının, kadın/erkek eşitliğinin, iç barışın ve ulusal bütünlüğün de teminatına dönüşür. Devleti, toplumdaki farklı din ve mezhep tercihlerinin güvencesi konumuna taşır.

Laikliğin uzun vadedeki gereği, inanç dünyasının sivil topluma devredilmesidir. Bu sürecin alt yapısının oluşturulması için Diyanet İşleri Başkanlığı, en kısa sürede, din ve ibadetleri farklı olan yurttaşlarımızın tümüne hizmet verebilecek ve onları hakça kucaklayabilecek bir yapıya dönüştürülmelidir.

 

SONUÇ

İSLAMDA GÜNCELLENME OLMALI MI?

 

İslam’da Güncellenme açısından ikinci önerimiz, Anadolu Felsefesi temelinde yükselen, “Türkiye İslamiyet Yorumu’nun esas alınmasıdır.

Bilindiği gibi ülkemizin inanç dünyası özellikle AKP döneminde, büyük kafa karışıklıklarının içine itilmiştir. Bunun temelinde yatan neden bin küsur yıldır bu topraklarda güncellenerek yaşanan ‘’İslamiyet Yorumu’’nun geri plana itilmesidir. Sonrasındaysa SuudiArabistan’daki Vehabilik ya da Mısır’daki El Ezher gibi değişik İslamiyet yorumlarına kapı açan bir yola girilmiştir. Bu süreçte Cumhuriyet, Atatürk ve laiklik karşıtı girişimlerle beraber, din istismarına yönelik akıl almaz uygulamalar sonucunda cemaatçilik/mollaizm hortlatılarak inanç dünyamız yozlaşmaya sürüklenmiştir.

Pakistanlı Muhammed İkbal, İslam’daki söz konusu yozlaşmaya “Prizm”, yani şeyhperestlik terimi kullanmıştır. Şeyhperestliğin akılları nasıl teslim aldığını,  Türkiye’de Fethullahçılık belası ile hala yaşamaktayız.

Ne var ki, Fettuhlahçıların tasfiyesiyle doğan boşluğun, diğer cemaatler tarafından, hemen her alanda, doldurulduğuna tanık olmaktayız. Bu yanlışa acilen dur denilmelidir. Aksi halde, diğer cemaatlerden de, her an yeni yeni şeyhperestliklerin doğma tehlikesi söz konusudur.

Bu bağlamda, Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esergül Balcı ve ekibinin 4 ay süren saha çalışması sonucu hazırlanan rapor, alarm zillerini çaldırır mahiyettedir. Rapora göre:

-Türkiye’de belli başlı 30 tarikat silsilesi ve bunların 400 kolu bulunuyor.

Sadece İstanbul’da 445 tekke faaliyetlerini açıktan sürdürüyor.

-Çoğunluğu İstanbul, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Adıyaman, Batman, Van, Hakkari, Şırnak, Ağrı, Muş, Bitlis, Gaziantep ve Şanlıurfa olmak üzere 800’ün üzerinde faal medrese bulunuyor.

-Büyük şehirlerde kaç apartman medresesinin faaliyette olduğu ise tam olarak bilinmiyor.

-Tarikat okullarındaki öğrenci sayısı 210 bin dolayındadır.

-4 binin üzerindeki özel yurdun 2 bin 480’i bir tarikatla bağlantılı. Tarikatlara bağlı yurtların kapasitesi 380 bin olduğu ileri sürülüyor. Bu yurtlarda kalan öğrenci sayısı 225 bini buluyor.

-Devlet, eğitimden kademe kademe çekiliyor. 4+4+4 uygulamasının başlatıldığı 2012 yılından bugüne kadar devlete ait 4 bin 22 ilkokul kapatıldı.

İslam’da Güncellenme açısından en güçlü dayanağımızın, ‘’Türkiye İslamiyet Yorumu’’na yeniden sahip çıkmak olduğuna inanmaktayız.

Çünkü bu ülkenin insanı, tüm olumsuz koşullara karşın, asırlar boyunca et tırnak misali, birlikte yaşama becerisini gösterebilmiştir. Bunun başlıca dayanağının, Anadolu Felsefesi temelinde yükselen, ‘’Türkiye İslamiyet Yorumu’’ olduğuna inanmaktayız.

Bilindiği üzere Anadolu Felsefesi 8. Yüzyıldan itibaren belli coğrafyalardan Anadolu’ya nüfuz eden İslami felsefe, tasavvuf, kültür ve folklor değerlerinin, Anadolu’nun inanç, felsefe, mistisizm kültür ve folklor değerleri potasında eritilip sentezlenmesiyle,esas olarak 13. Yüzyılda şekillenmiş ve bu sentezden, Anadolu’ya özgü bir İslamiyet ve İnsancıllık yorumu ortaya çıkmıştır.

Bu yorum öylesine etkileyici ve olumlu bir manevi iklim yaratmıştır ki,Anadolu ve Kafkasya’nın yerli halklarından büyük bölümü, kendiliğinden İslamiyet’i kabul etmeye başlamışlardır.

Söz konusu yorumun köklerinin kronolojik olarak; Basralı el Kındi (Meşşai Felsefe kurucusu) ve O’nun öğrencisi Türkistanlı Ahmed el Şerahsi, Semerkantlı İmam Maturidi, HamdunKassar (Melamilik kurucusu), Fütüvvetçi Sülemi (Melamiliği kurumsallaştıran ve Ahilik akımına ilk ışık yakan), Beyazıt-ı Bestami, Cüneyd-i Bağdadi, Hallac-ı Mansur, Farabi, İbni Sina, Ebul Vefa El-Kurdi, (Vefailiğin kurucusu), İmam-ı Gazzali,  Abdülkadir Sühreverdi(Sühreverdiliğin kurucusu), Hoca Ahmed-i Yesevi,Sühreverdi el Maktul (İşraki felsefenin kurucusu), M. İbn-i Arabi (EndülüsVahdet-i Vücut Felsefesi kurucusu), Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana, Yunus Emre, Ahi Evren, ve Şeyh Bedreddin gibi İslam felsefecilerine, mutasavvıflarına ve ozanlarına uzandığını saptamaktayız.

Bu yorum, itikadi olarak akıl İle İslam’ı bağdaştıran Maturidilik temelinden hareketle;Melamilik, Vefailik,Yesevilik,Sühreverdilik,Vahdet-i Vücutçuluk, Ahilik,Alevilik/Bektaşilikve Mevleviliğin, asırlar boyunca,harmanlanmasıyla oluşmuştur.

Son tahlilde ise, Alevilik-Bektaşilik ile Mevlevilik söz konusu yorumun İslami felsefe (düşünce) ve tasavvuf okulları, Yunus Emre ise ölümsüz ozanı konumunda görülmüşlerdir. Bu arada Ahi Evren, Anadolu felsefesinin etik değerlerini ekonomik ve sosyal yaşamda temellendirmiş, Nasrettin Hoca ise,yorum sürecine mizahi boyutlar katmıştır.

Öte yandan, tekke/zaviye/dergah/vakıf gibi yapılanmalara karşı büyük bir tepki olarak doğan Melamilik akımı da, İslam’da dünyevileşmenin itici gücü olarak, Osmanlı’nın son yıllarına kadar, etkisini sürdürmüştür.

Anadolu’da geliştirilen İslamiyet ve İnsancıllık yorumunda, insanın yüceliği, aklın üstünlüğü, sevginin, bilginin, ahlakın ve özgürlüğün önemi, kadının saygınlığı, hoşgörü ve dayanışmanın erdemi gibi konularda, çağının ve coğrafyasının çok ötesinde düşünceler savunulmuştur.

“Önce insan ve sevgi” anlayışı esas alınmış, bu itibarla devletin, insanın hizmetinde olması gerektiği düşünülmüştür. Ayrıca, haksızlıklar karşısında iktidarları sorgulayan ve hak aramaya yönelen eylemler de kimi zaman içtenlikle desteklenmiştir.

Anadolu İslamiyet ve İnsancıllığı yorumu, Türklerin Trakya ve Balkanlara geçmesiyle birlikte, bu coğrafyadaki bazı halkları da derinden etkilemiş ve yörede İslamiyet’in zorlama olmadan benimsenmesini sağlamıştır. Söz konusu halkların inanç, felsefe, mistisizm ve kültür değerleri ile Anadolu İslamiyet ve İnsancıllık yorumuyla asırlarca yoğrulup bütünleştirilmesi sonunda,“Türkiye Müslümanlığı Yorumu vücut bulmuştur.

Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’ya göre “Kur’an-ı Kerim’’ yani “İslam”, insanlar aracılığı ile konuşur. Ona eğilen ve anlayan insana göre şekil kazanır. Onu konuşturan insandır, Müslüman’dır. O’nun ayetlerini anlama, yorumlama ve uygulama hususunda sayısız denebilecek kadar çok ayrılık ve farklılıklar yaşanmıştır.

Söz konusu yorumların, yani farklılıkların sayısı günümüze kadar 110 dolayına çıkmıştır. Bunlardan biri olan Türkiye Müslümanlığı; İran, Mısır ve Arabistan başta olmak üzere, günümüze değin yapılmış tüm İslamiyet yorumlarından özü itibariyle farklıdır.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre farklılığın temelinde İslam’ın ilk gününden itibaren var olan fıkıh-tasavvuf tartışması ya da çekişmesi yatmaktadır.

Şekil ve kural kurumu (fıkıh) ile ruh ve sonsuzluk kurumu (tasavvuf)  arasındaki çekişmeler, genelde iki noktada düğümlenir. Birincisi şekil mi önemli, niyet mi; ikincisi din adına yalnız secde edenleri mi sevelim, yoksa bütün insanlığı mı? Yani kavga, kalıp ve öz kavgasıdır.

Öz adına uğraş veren tasavvuf, İslam tarihinde ikincisi olmayan bir sonsuzluk edebiyatı bırakmıştır. Bugün dünya kütüphanelerindeki İslami el yazması eserlerin yüzde 80’e yakını doğrudan veya dolaylı, tasavvufun ürünü olarak görülüyor. Bu demektir ki, tarihsel Müslüman kamu vicdanı, oyunu tasavvuf lehine kullanmıştır. (Y. Nuri Öztürk)

İşte Türkiye Müslümanlığı Yorumu, İslam’ın ruh ve sonsuzluk kurumu olan tasavvuf ağırlıklıdır. Bu yorumun değerini ve anlamını en iyi özümseyenlerin başında ise Atatürk gelmektedir.

Esasen Atatürk’ün başarısının altında yatan ana öğelerden biri de,söz konusu yorumun manevi değerleri temelinde, bu toprağın insanıyla kolayca bütünleşmiş olmasıdır.

Atatürk, İslam’a olan inancını da şöyle ifade etmiştir:

…Ben dinin insan ruhu için bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. Şahsen ben de inanan bir Müslüman’ım… (Trabzon, 16 Eylül 1924)

Atatürk’ün, tekke ve zaviyeleri kapatma, Hilafeti kaldırma, laikliği kabul etme gibi devrimlerinin bir amacının da, Türkiye İslamiyet Yorumunu gerçek temeline oturtmak ve güçlendirmek olduğuna inanmaktayız.

Toplam nüfusu iki milyara yaklaşan İslam dünyasında, İslam ile demokrasiyi yaratılan tüm olumsuzluklara karşın en iyi bağdaştırabilen ilk ve halen tek ülke Türkiye olmuşsa bunu, Türkiye İslamiyet Yorumuna borçlu olduğumuzu asla unutmamalıyız.

Özetle başlangıçta söylediğimiz tekrarlarsak; İslam’da Güncellenme açısından iki öneride bulunmaktayız: Biricisi“Yeniden Laiklik” ortak paydaşı üzerinde buluşulması; ikincisi ise güncellenmede “Türkiye İslamiyet Yorumu’nun” esas alınmasıdır.

Sonuç olarak söz konusu önerilerimiz temelinde; zamanın ve koşulların değişmesiyle İslam’da anlamını yitiren içtihat hükümleri ve yorumları, Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu hükümler uyarınca mutlaka güncellenmelidir.

 

Enis Tütüncü- 18. 22. Ve 23. Dön. Tekirdağ Mv.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :