KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN 7 FİLM

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN 7 FİLM

05.10.2018 - 22:01

KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN 7 FİLM

BBC Türkçe-  Direktör Kerem Ayan seçti: Filmekimi’nde keşfedilmeyi bekleyen yedi film

Sinemaseverleri her yıl salonlara dolduran Filmekimi programı açıklandı. Etkinlik, 5 Ekim Cuma akşamı başrollerini Lady Gaga ile Bradley Cooper’ın paylaştığı Bir Yıldız Doğuyor’ filmiyle açıldı.

Ödüllü filmler, yılın merakla beklenen filmleri sinemaseverlerin listelerine girdi, biletler alındı ve çoğu seansa biletler tükendi. Bir de tüm önerilerde görmediğimiz ama önemli festivallerin yan bölümlerinde izleyiciler ve sinema eleştirmenlerince çok beğenilmiş filmler var.

Keşfedilmeyi bekleyen ve halen bilet bulunabiler bu filmleri İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan Diken için yorumladı.

Thatcher döneminin en gri zamanlarından günlük hayat manzaraları: ‘Ray & Liz’

Locarno Film Festivali’nden Mansiyon ile dönen ilk filminde, ünlü fotoğraf sanatçısı Richard Billingham, daha önce fotoğrafladığı kendi ailesini ve çocukluk günlerini bu kez sinema için mercek altına alıyor. Ray & Liz,’ Billingham’ın filme adını veren anne ve babasının Birmingham’da bir toplu konutta geçen takıntı dolu, tuhaf, sefalet içindeki son derece sağlıksız ve bir o kadar da şok edici aile hayatını gözler önüne seriyor. Thatcher döneminin en gri zamanlarından günlük hayat manzaraları sunan film, yönetmenin kendi çocukluk ve gençliğinden anılarını da içeriyor.

Kerem Ayan: Fotoğraf sanatının sinemaya ne kadar nüfuz edebileceğinin çok iyi bir örneği. Richard Billingham çok iyi bir fotoğrafçı ve en bilindik projesi kendi ailesinin fotoğrafları. İngiltere’nin hem toplumsal hem ekonomik anlamda en tartışmalı dönemlerinden birini bu fotoğraflarından yola çıkarak sinemaya aktarıyor.

Sesini yükseltmekten çekinmeyen işçi sözcüsünün mücadelesi: ‘Savaşta’

‘Matmazel Chambon,’ ‘Bir Yaşam,’ ‘İnsanın Değeri’ filmleriyle tanıdığımız Stéphane Brizé, Cannes’da Altın Palmiye için yarışan politik filmi Savaşta’ / ‘At War’ ile seyirci karşısına çıkıyor. Ünlü oyuncu Vincent Lindon’un sözünü sakınmayan, direnen ve sesini yükseltmekten çekinmeyen işçi sözcüsünü olağanüstü bir yetkinlikle canlandırdığı film, kapatma kararı alınan bir fabrikanın bin 100 işçisinin işlerini koruma uğruna girdikleri mücadele sürecini gözlemliyor.

Kerem Ayan: Vincent Lindon müthiş bir oyuncu ve başta İnsanın Değeri’ olmak üzere birçok projede Stéphane Brizé’yle birlikte çalıştı. Bu filmde de çok etkileyici bir performans gösteriyor. Savaşta’ işçi-işveren-grev-haklar-sermaye gibi çok çetrefil bir alana çok serinkanlı ve bir yanda da çok sürükleyici bir bakış açısıyla yaklaşıyor.

Sovyetler Birliği’nde rock kültürünün doğuşu: ‘Yaz’

Filmekimi’nde Öğrenci’ filmini izlediğimiz Kiril Serebrennikov’un Cannes’da ana yarışmada yer alan son filmi ‘Yaz’ / ‘The Summer’, içten bir aşk üçgeni anlatırken 1980’lerde Sovyetler Birliği’nde rock kültürünün doğuşunu da gözlemliyor. Filmin kahramanlarından Mike Naumenko, Rus rock dünyasının en iyi şarkı sözü yazarlarından biri olarak tanınıyor. Meşhur Kino grubunun kurucusu Viktor Tsoi ise devrimci şarkılarıyla Rus rock’ının öncülerinden sayılıyor. Yaz’, bu müzisyenleri daha yolun başındayken mercek altına alıyor. Oyuncular filmde şarkıları kendileri seslendiriyor.

Kerem Ayan: Rock müziğin kendisi politikken Sovyetler’de rock müziğin doğuşunun hikayesi kendiliğinden politik elbette. Yaz,’tam perestroykanın şafağında SSCB yeraltı rock dünyasının tomurcuklanışını anlatıyor, bunu da şu an Sovyet rock’ının efsane sayılan isimlerinin kahramanı olduğu bir aşk üçgeni vasıtasıyla yapıyor. Devrin en ünlü gruplarından Kino’nun doğuş hikâyesi sayılabilir.

Dağların kadını, çevreci aktivist Halla’nın hikâyesi: ‘Woman At War’

Cannes’da Eleştirmenler Haftası bölümünde dünya prömiyerini yapan ve Benedikt Erlingsson’un kuzeyli mizahını küresel dertler ve adalet duygusuyla birleştirirken olağanüstü manzaralar eşliğinde sunan filmi ‘Woman At War’, İzlanda’nın el değmemiş dağlık bölgelerinde geçen bir kahramanlık hikayesi. Filmin kahramanı ise yöresindeki alüminyum tesislerine tek başına savaş açan, ancak evlat edinme başvurusu kabul edilince dünyası sarsılan, ‘Dağların Kadını’, çevreci aktivist Halla.

Kerem AyanWoman At War’, aktivizm ve doğa meselelerini hem mizahi hem duygusal bir noktadan gözlemliyor. Elbette Kuzey mizahı, elbette İzlanda’nın muhteşem manzaraları elbette kadının gücü!

Arjantinli bir ailenin askeri cunta dönemiyle yüzleşmesi: ‘Sükunet’

Arjantin tarihinin karanlık noktalarını ele almaya devam eden yönetmen Pablo Trapero, bol ödüllü El Clan’ı takip eden ‘Sükunet’ / ‘La Quietudda bu kez bir ailenin üç kadın ferdini konu alıyor. İlk gösterimini Venedik Film Festivali’nde yapan film, aile fertlerinin yıllar sonra yeniden bir araya gelmesiyle başlıyor. Kırgınlıklar ve kıskançlıklar zamanla ortaya çıkıyor; aile fertleri askeri cunta dönemiyle de lekelenen geçmişleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor.

Kerem Ayan: Arjantin’in tarihinde daha hesaplaşılmayan çok nokta olduğunu hep sinemaya aktaran Pablo Trapero daha önce birçok filmiyle İstanbul Film Festivali’ne konuk oldu. Bu filminde de bir ailenin iç dinamikleri ekseninde hem konusu hem ilginç sinematografisiyle gözünüzü alamayacağınız bir film yaratmış. İki kız kardeşi oynayan Bérénice Béjo ile Trapero’nun eşi Martina Gusman’ın birbirine benzerlikleriyle de iyice tekinsiz bir atmosfer yakalamış.

Fransa’da uzaylı istilası mı?: ‘Küçük Serseri’ Uzaylılara Karşı

Dumont’un müzikal Jean d’Arc’ı Jeannettei geçen yıl Filmekimi’nde izlemiş, Quinquin’i de 2015’te ‘P’tit Quinquin’ /‘Küçük Serseri’ ile tanımıştık. Quinquin’in garip maceraları üç yıl sonra da devam ediyor. Kırık burunlu küçük Quinquin, artık kendine CoinCoin diyor ve Fransız Ulusal Cephe partisinin toplantılarına katılıyor. Sevdiği kız Eve, Corinne adında bir kızla çıkıyor. Arkadaşı Tombik hâlâ kilolu. Gözlerini kırpıp duran Komiser Van der Weyden hâlâ şapşal. Fakat bu kez Fransa’nın rüzgârlı kuzey sahillerinde inekler ve cesetler yok; aksine bir uzaylı istilası söz konusu. Bu uzaylılar da hayal edilenden farklı: Zift birikintileri gibi gökten düşüyorlar.

İlk gösterimini Locarno’da yapan dört bölümlük televizyon dizisi Küçük Serseri Uzaylılara Karşı’, Bruno Dumont’un absürt mizah anlayışını Buster Keaton, Charlie Chaplin, Peter Sellers’ı anımsatan fiziksel, durum komedisi ve farsla birleştirerek hem Fransa’nın hem de dünyanın halini ti’ye alıyor. Bu yıl Locarno Film Festivali’nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü verdiği Dumont, ‘CoinCoin’, insanların ‘öteki’ye bakışlarından bahsediyor. Hayat trajikomedidir” diyor.

Kerem Ayan: Bruno Dumont’un absürt görünen özellikle Fransa toplumunun çok şaşırtıcı noktalarından yakaladığı, çok farklı bir mizah anlayışı var. Yine televizyon için çektiği dört bölümlük Coincoin’de 2015’te çocukluğunu seyrettiğimiz Quinquin’in bu kez ergenliğini izliyoruz. Elbette gizli konu uzaylı istilası değil, halkın uzaylı gibi gördüğü mülteciler. Dumont’un hem bu sertliğini hem bu inceliğini seviyorum.

Çin’in kapitalist dönüşümüne dair: ‘Kül En Saf Beyazdır’

Kalıpları kırarak her filminde sürprizlerle izleyicinin karşısına çıkan sinemacı Jia Zhang-ke’nin Cannes’da yarışan ve Sinefil Derneği Ödülleri Jüri Özel Ödülü ile En İyi Kadın Oyuncu (başroldeki Tao Zhao) ödüllerini kazanan son filmi Kül En Saf Beyazdır’ / ‘Ash is Purest White, Çin’in kapitalist dönüşümünü gangster dünyasında geçen bir aşk trajedisi yoluyla anlatıyor.

Kerem Ayan: Yine Cannes’da yarışmada hakkı yenen filmlerden biri olduğunu düşünüyorum. Jia Zhang-ke’nin çok incelikli bir anlatımı ve buna eşlik eden bir sinematografisi var. Önceki filmlerinde yer alan kadın karakterinin bu kez aşkıyla ön plana çıktığı bir hikaye anlatıyor; tabii ki her filminde olduğu gibi Çin’in geçirdiği dönüşümü özgün anlatımıyla gözler önüne seriyor. Şiddetle tavsiye ediyorum.

Romantik bir büyüme hikâyesi: ‘Asako 1&2’

Çok beğenilen Happy Hour’dan beş yıl sonra sinemaya dönen yönetmen Ryusuke Hamaguchi, Cannes’da prömiyerini yapan Asako 1&2′de birbirine son derece benzeyen iki adama aşık olan bir kadının hikayesini anlatıyor. Tomoka Shibasaki’nin romanından uyarlanan filme adını veren Asako, önce genç ve karizmatik Baku’yla, ondan ayrıldıktan yıllar sonra da onun çok benzeri başka bir adamla birlikte oluyor. Baku yeniden hayatına girmeye çalışınca Asako, hem duygusal hem de zihinsel çelişkilerin ortasında kalıyor. Kalbin ve aklın gizemlerine odaklanırken romantik bir büyüme hikayesini merkezine alan Asako 1&2′, Kiyoshi Kurosawa’nın öğrencisi Hamaguchi’nin çağdaş Asya sinemasının en yenilikçi yönetmenlerinden biri olarak yerini perçinliyor.

Kerem Ayan: Bu filmin de Cannes Film Festivali’nde hakettiği övgüyü almadığını düşünüyorum. Asako 1&2′, bir Japon filmi ve Fransız Yeni Dalga akımının filmlerinden esin buluyor. Seyirciler kaçırmasın derim. Aynı fiziki görünümdeki iki farklı erkeğe aşık olan Asako’nun hikayesini anlatıyor film ve ilişkilerin insanı nasıl şekillendirdiğini, zaman içinde nasıl olgunlaştırdığını çok ilginç bir bakış açısıyla gösteriyor.

Ethan Hawke’tan bir country hikâyesi: ‘Blaze’

ilk gösterimini Sundance’te yapan ve oyunculuğuna hayran olduğumuz Ethan Hawke’un yönettiği Blaze’, Merle Haggard ve Willie Nelson gibi yıldızlar çıkaran Teksas Kanunsuz Müzik hareketinin perde arkasındaki kahramanlarından, ‘If I Could Only Fly’ ve ‘Election Day’ gibi şarkıların yaratıcısı Blaze Foley’nin hayatını anlatıyor. Amerikan taşrasından gelmiş iri yarı, aksak, neredeyse ayyaş, konuştuğunda söylediklerinin çoğu anlaşılmayan bir country-blues şarkıcısı Blaze Foley. Gitarı eline aldığında yazdığı yalnızlık ve özlem şarkılarıyla herkesin hayranlığını kazanıyor. Ne var ki şöhreti yükselirken, özellikle öfkesine hakim olamadığı için Blaze’in yıldızı giderek daha az parlıyor.

Kerem Ayan: Ethan Hawke zaten çok iyi bir oyuncu ama yönettiği Seymour’da, Chelsea’de müzik filmlerini de çok iyi idare ettiğini gördük. Blaze’de de toplumsal değer yargılarının bazen ne kadar yüzeysel olduğunu ve sanat söz konusu olduğunda her şeyin değişebileceğini hem de çok güzel müzikler eşliğinde anlatıyor.

Varoluşun gizemi üzerine mitolojik bir deneyim: ‘Vision’

Doğa, gelenekler, efsaneler ve varoluşun ve belki de yaşamın gizemi, Naomi Kawase’nin San Sebastian’da ilk gösterimini yapan yeni filminin zarif özünü oluşturuyor. Yönetmen Naomi Kawase’nin doğup büyüdüğü Nara bölgesinde çektiği Vision’, doğa ile aramızdaki kırılgan bağları yücelten, dil ve kültür farklılığının insanlar arasında bağlar kurmaya engel olmadığını vurgulayan, özellikle ses tasarımı ve görüntüleriyle akıllara kazanacak, neredeyse mitolojik bir deneyim. Filmde, 997 yılda bir görülen, keder ve zaafları yok ettiğine inanılan ‘Vision’ adlı bir bitkinin peşinde Japonya’nın Nara bölgesindeki Yoşino dağlarına gelen Fransız köşe yazarı Jeanne rolünde ise Juliette Binoche’u izliyoruz.

Kerem Ayan: Naomi Kawase’nin birçok filmini de gerek festivalde gerek Filmekimi’nde gösterdik. Visionda elbette Juliette Binoche gibi bir ağır topun desteğini de almış. Doğa, gelenekler, ruhsal alem gibi üzerinde durmayı çok sevdiği ve çok iyi becerdiği konuları yeniden ele alıyor, bir yandan da Binoche’un karakteri sayesinde de kültür çatışmasını insanlığın ortak değerleri üzerinden işliyor.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :