KORONA GÜNLÜKLERİ…FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- DÜNYA ALGIMIZ BAŞIMIZI SOKACAK BİR EV VE KARNIMIZI DOYURACAK KADAR YEMEK DÜŞÜNCESİNE DOĞRU MU EVRİLİYOR?

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » KORONA GÜNLÜKLERİ…FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- DÜNYA ALGIMIZ BAŞIMIZI SOKACAK BİR EV VE KARNIMIZI DOYURACAK KADAR YEMEK DÜŞÜNCESİNE DOĞRU MU EVRİLİYOR?

12.04.2020 - 18:04

KORONA GÜNLÜKLERİ

KORONA GÜNLÜKLERİ

yazarın tüm yazıları
KORONA GÜNLÜKLERİ…FERHAN ŞAYLIMAN YAZDI- DÜNYA ALGIMIZ BAŞIMIZI SOKACAK BİR EV VE KARNIMIZI DOYURACAK KADAR YEMEK DÜŞÜNCESİNE DOĞRU MU EVRİLİYOR?

 

Karşı apartmanın inşaatı geçen sonbaharda bitti ve yeni komşular gıcır dairelerine taşındılar.

Tecrit günleri sokakta neler oluyor sorularını derinleştirince çevreye daha dikkatli bakmaya başladım.

Tık yok, hayat belirtisi sıfır.

Karşı apartman adalar manzaralı olduğu için orada oturanların ekonomik durumu da manzaralı ama fark etmiyor. Örneğin daha yakınımızdaki apartman bambaşka bir profilde: Orta sınıf ve muhafazakar. Balkonlara çamaşır asmaya çıkan kadınların hepsi başörtülü ve entarili. İlginç bir özelliği daha var komşularımızın. Alttaki sağlık ocağının kapısının üstünde bir levha asılı: Bu bina bilmem ne cemiyetinindir. Yani cemaat, tarikat yapılanmalarının devlet içinde devlet anlamı taşıyan ekonomik olanakları, sağlık ocaklarına bina hibe edecek kadar güçlü. Tabii babalarının hayrına yapmıyorlar bunu. Parayı veren düdüğü çalıyor ve en masum yaklaşımla orada oturanların yaşam biçimlerine ve sokağa da hakim oluyorlar.

Sağlık ocağına ilk kayıt yaptırmaya gittiğimiz gün şu doktor iyidir demişlerdi önceden, onu seçtik. Tanışma faslında bilgileri yazarken yaş, kilo, eğitim falan; sıra mesleğe geldiğinde ‘’Gazeteciyim ama atıldım.’’ demiştim. Kel doktor başını bilgisayardan kaldırıp dikkatle incelemişti yüzümü.  Sonra soru cevaplarda alışkanlıklar faslına geçtiğimizde o sormadan söyleyivermişti:

‘’Sen şimdi içiyorsundur da.’’

‘’Sigara yok ama alkol var.’’ deyip eklemiştim: ‘’İkisi beraber sağlığa zararlı.’’

Gülmek zorunda kalmıştı ve ardından hayata kapıdaki tabelanın çerçevesinden bakan doktor Muhittin’le arkadaş olmuştuk. Bir sabah sıraya girmemek için erken gittiğimde nasılsa bekleyen yok diye kapıyı çalıp girmiştim içeriye. Oda mis gibi taze soyulmuş salatalık kokuyordu. Muhittin başörtülü bir kadınla kahvaltı ediyordu, eşiydi. Masanın üstündekiler iştahımı kabartmıştı. Doktor ‘’Az müsaade.’’ deyince özür dileyip çıkmıştım.

Oturduğumuz apartmanın yaş ortalaması yetmişin üzerinde olduğu için korona öncesinde de sessizdi. Yalnızca ikinci katta yaşayan o kız kardeşler, hangisi bilmiyorum, hiç böyle bir ses duymadım. Sinek vızıltısının çığlık haline dönüşmüş kulak tırmalayan saldırıları eşliğinde kardeşiyle sürekli kavga ediyorlardı. Belki de doğal konuşmasıydı bu. O kattan geçerken sesleri duymamak için hep hızlandım. Şimdi onlar bile matkap makamındaki vızıltılarını kestiler.

Yok hayır, yaşlısı genci sosyal durumu ne olursa olsun aslında biz çok zaman önce suskunlaştık.

Yaşam sevincimizi  ölümseverlere teslim ettik.

Bu yalnızca ülkenin yönetim biçiminden kaynaklanan bir durum değil; insana, hayata, dünyaya bakış açısının odağına yerleşen kefen, mezar, günah, şeytan benzeri kavramlarla düzen tutma çabasının da bir sonucu. Belki çok bildik gelecek ama şu ‘’Benim özgül ağırlığım.’’ var diyen muhteremin, kadınların yüksek sesle kahkaha atmalarını günahkarlıkla, ahlaksızlıkla ilişkilendirmesi değişen renklerimizin en belirgin tonu galiba. Üstüne şehitler tepesinin hiç boş kalmaması gerektiğine yönelik ısrarlı çağrıları da eklediğimizde, karşıda koronadan çok daha tehlikeli bir tablonun belirdiğini görüyoruz. Tabii asıl vurucu unsuru unutmamalı: Ne okuyacağımıza, ne dinleyeceğimize, neyi yapıp neyi yapmayacağımıza,  kimi takip edip neye inanacağımıza, yataktaki aktivitemize ve hatta nasıl öleceğimize kadar tek belirleyici olan efendilerimizin höt zötleri değil mi?

Dünya ölçeğinde salgının en ağır seyrettiği ülkelerin başında gelen İtalya’da evlerine kapanan İtalyanların her şeye rağmen çiçeklerle bezenmiş balkonlarında akordeon çalmalarını, karşılıklı slogan atmalarını, opera sanatçılarının ülkenin öteki ucundan duyulacak bir sesle arya okumalarını izlerken bizdeki tek renkliliği düşündüm: Her yer gri.

Bu topraklarda kendiliğindenlik, içtenlik, paylaşımcılık yıllar sonra ilk defa Gezi Direnişi’nde ortaya çıktı. Dayanışmanın dışa vurumu olarak tanımlayabileceğimiz şarkılar, halaylar, sloganlar eşliğinde sürdürülen eylemler sırasında yan yana gelebilmenin hazzını yaşamıştı yüz binlerce yurttaş. Korku filmlerinin karakterlerini andıran güç sahipleri bu coşkudan öyle tırstılar ki, üzerinden o kadar zaman geçti hâlâ yakasına yapışacakları bir suçlu arıyorlar.

Tabii yan yana gelememe ve ayrışma asıl 15 Temmuz’da şaha kalktı.

Hadi birisi çıksın o gece Kavaklıdere, Esat, Çankaya semalarında ses bombaları eşliğinde alçak uçuş yaparak apartmanların camlarını patlatan, Meclis’i bombalayan jetlerin ruhumuzda bıraktıkları izlerin çoktan silindiğini söylesin. Fethullah’ın bizim paramızla yetişmiş ama cemaatin rahlesinden geçmiş pilotları, Gezi’de yükselen dayanışma özlemlerini o gece öyle bir bombaladılar ki feleğimiz şaştı.

Geldik korona günlerine.

Dayanışma mı?

Hangi dayanışma?

İnanın bizi korona falan değil, bu ayrışma, kamplaşma, ötekileştirme çürütecek.

Dünyayı da öyle.

Yok virüs yarasadan çıkmış, yok yılandan türemiş. Nevada Çölü’nde sürdürülen atom bombası denemelerinin dünyanın eksenini kaydırdığı gerçeğini beyninde öteleyeceksin; yılanın, yarasanın peşine düşeceksin. Korona salgını nedeniyle gezegenimizin dört bir yanında 1.7 milyar kişi evlerine kapanmış durumda. İngiliz Daily Mail gazetesinde yer alan habere göre  bu süreç dünyayı sessiz bir yer haline getirdi. British Geological Durvey’den elde edilen verileri inceleyen bilim insanları salgın sonrası dünya yüzeyinin titreşim miktarında ciddi azalmalar olduğunu gözlemlediler. Araç kullanımının azalması, fabrikaların kapanması gibi durumlardan dolayı doğa biraz kendine geldi. Ama o bilim insanlarının başta atom bombası denemeleri olmak üzere çok uluslu şirketlerin dünyamızı cephaneliğine çeviren benzer uygulamalarını, işi çığırından çıkaran bir tehdit olarak görmemeleri tuhaf değil mi? Suriye’de yedi yıldır bombalanmadık yer bırakmayan Rus ve ABD jetlerinin insan hayatı ve doğada yarattıkları tahribat sadece o bölgeyle mi sınırlı kaldı? Müthiş bir senkronizasyonla mevsimden mevsime geçen doğanın içine edenler bugün herkese bedel ödetiyorlar. 1.4 milyarlık nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkelerinden olan Hindistan’da korona nedeniyle 21 gündür devam eden karantina uygulamasının ardından Himalayaların gözle görülür biçimde ortaya çıktığını kanıtlayan fotoğraf düşündürücüydü.  Dünyanın bu heybetli dağ silsilesi en son otuz yıl önce böylesine açık biçimde görülmüş. Hava kirliliğinin neredeyse sıfır noktasına inmesi doğanın kirlenen yüzünü temizledikçe, kim bilir daha unuttuğumuz ne güzellikler çıkacak ortaya. Yapımı süren nükleer santrallerin, HES’lerin, Bergama başta olmak üzere altın arama sahalarının işgali altındaki Türkiye için de aynı şeyleri hem de fazlasıyla söylemek mümkün.

Bugün İstanbul’da sokağa çıkma yasağı var. 16 milyonluk kentin içine gömüldüğü sessizlik çok etkileyici. Bunu baharla beraber gittiğimiz dağdaki evde hissederdik. Bazen rahatsızlık derecesine ulaşan bir sessizliktir bu. Kafalar kentin uğultusuna nasıl koşullanıyorsa, onun dışına çıkıldığında bünye şaşırıyor. Ama daha çok şeylere şaşıracağız. Örneğin kendisi de evde tecridi yaşayan Marksist felsefeci Slavoj Zizek’in akıl ve ruh sağlığımızı korumaya yönelik makalesinde korona günlerine ilişkin analizi çok çarpıcı:

Zizek şöyle diyor:

‘’Zihinsel çöküşü engellemek için utanmadan, sıkılmadan gündelik yaşamı devam ettiren basit alışkanlıklarınız olsun. Uzun vadeli düşünmeyin, bugünü yaşayın, uyuyuncaya kadar geçen süre içinde neler yapabileceğinizi tasarlayın. Hayat Güzeldir filmindeki gibi mutluluk oyunu oynayın. Eve kapanmanın bir oyun olduğunu, herkesin bu oyunu rızasıyla oynadığını ve sonunda kazananın büyük ödülü alacağını düşünün. ‘’

Hayat Güzeldir filmi İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kampına düşen bir İtalyan baba ve çocuğunun öyküsü üzerine kuruludur.  Baba kampa çocuğu da bir bavulda saklayarak yanında götürür. Koğuştakilerin de desteğiyle orada dış dünya ile hiç ilgisi olmayan bir ortam hazırlarlar. Baba çocuğa sürekli birbirini takip eden oyunlar kurar. Bir yandan kampın ağır koşullarına direnmek, diğer yandan oyunlar sırasında inandırıcılığı korumak çok zordur. Sonuç da herkesin kıyısından köşesinden moral tırtıkladığı bu sanal dünya acıya karşı bir direnç oluşturur.

İşte Slavoj Zizek bundan yola çıkarak evdeki hayatı oyuna çevirin diyor. Mükemmel bir öneri. Belki de bundan sonrasında yapabileceğimiz tek şey kendimiz ve sevdiklerimiz için bir oyun dünyası kurmak. Sert gerçekliğinden yeterince kırılıp döküldüğümüz, savaşlarında öldüğümüz, ruh hastası dinci radikallerin bombalı tuzaklarında ellişer yüzer parçalanıp gittiğimiz kan kırmızısı yılların ardından İtalyan babanın oyunlarına yönelmek hiç de kötü bir fikir değil.

Ah ne geldi aklıma: IŞID katillerinin 2016’da Atatürk Havalimanı’nda düzenledikleri ve 42 kişinin öldürüldüğü o saldırı da can havliyle çevrede kaçışan yolcuların hali. O günlerde de fısıltı gazetesi AVM’lere gitmeyin, İstiklal’e çıkmayın, Kızılay’da dolaşmayın diye uyarıyordu. Tıpkı şimdi korona nedeniyle çarşıya pazara çıkmayın çağrılarını anımsatan mesajlar geliyordu cep telefonlarımıza. Gar katliamının ertesi günü olay bölgesindeydim. İstasyonun karşısındaki alt geçidin üstündeki çelik korkuluklardan birinde, patlamanın etkisiyle bomba düzeneğinden kurşun gibi fırlayıp oraya saplanmış bir çelik bilye görmüştüm. Çelik çeliği yamultup içine gömülmüştü.

Aslında bizim hayatımızda korona hep vardı.

Bu bazen IŞID, bazen Fethullah, bazen işsizlik, bazen de bütün bunların karışımından ortaya çıkan yalnızlık duygusu.

O nedenle hiçbir zaman kendimi ait olmam gereken yerde hissetmedim.

Ruhum hep gurbetteydi.

Ben hep ülkemin ötekisiydim.

Bu küçük dipnotun ardından dönelim yeniden Slavoj Zizek’e.

Zizek bir gazeteci arkadaşının salgın günlerinde ev yaşamına ilişkin gözlemlerini aktarıyor:

‘’Bu olanlar çok heyecan verici, yeni bir ahlakın doğuşuna tanıklık ediyoruz: insanlar evlerinde gece gündüz demeden çalışıyor, video konferanslar düzenliyor, çocuklarıyla ilgileniyor aynı zamanda onların eğitimlerini düzenliyorlar. Ve kimse onlara neyi neden yaptığını sormuyor. Çünkü bu çalışmanın arka planında ‘para kazanacağım’, ‘tatile gideceğim’ gibi motivasyonlar yok. Çünkü kimse bundan sonra parası olsa bile tatile gidip gidemeyeceğinden emin değil. Dünya algısı, başını sokacak bir ev ve karnını doyuracak yemeğin olmasından ibaret hale geldi. Bunun yanında birilerini sevmek, kollamak ve şu an bunun için yapılması gerekenler öne çıkmış durumda. ‘Daha fazlasına ihtiyacım var’ düşüncesi gerçekdışı hale geldi.”

Muhteşem!

Dünyamızın ırzına geçen tüketim manyaklığının sonuna vardığımızı biraz çekingen bir sesle ifade etse de ‘’Para kazanacağım ve tatile gideceğim’’ düşüncesinden uzaklaşma hayali bana Hayat Güzeldir filmindeki İtalyan babanın gerçeğe karşı ürettiği oyunları çağrıştırdı. Böyle bir oyunun içinde o çocukla beraber kaybolup gitmek isterdim. Dünya algısı bir diğerinin yaşam hakkına el uzatmamayı hedefleyen, başını sokacak bir ev ve karnını doyuracak kadar yemek düşüncesi bana mucize gibi geldi. Çünkü böyle bir mucizevi dünyada  ‘’Milletin a…. koyacağız’’ diyen Mehmet Cengiz, ‘’Erdoğan’a aşığım’’ diyen Ethem Sancak, koronaya karşı ekonomik paket açıklandığında ağzı kulaklarına varan TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ve Boğaz’da Nakkaştepe’de yalıda yaşayan ‘’gazeteci’’ Mehmet Barlas gibi ülkemizin nadide figürleri olmayacak.

Kendimi tertemiz hissetmek adına başka ne isteyebilirim ki?

 

 

 

 

 

 

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :