LANTANA VE BİZİM HAYATLARIMIZ

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » LANTANA VE BİZİM HAYATLARIMIZ

21.11.2018 - 18:03

LANTANA VE BİZİM HAYATLARIMIZ

Neresinden tutacağımı, neresine bakacağımı bilemediğim bir ülke fotoğrafından başımı kaldırdığımda izledim Lantana’yı.

Adını koymak istemesem de karşımda duran fotoğrafta gördüklerim, düşük yoğunluklu bir savaşın ayrıntılarıyla dolu ne yazık ki. Günümüz dünyasının jandarması Sam Amca yetiştirip eğittiği köpeklerle hayatlarımıza gözü kanlı, ağzı salyalı bir pitbull hırsıyla saldırırken ve ülkemde sayısız, tanımsız acıları büyütürken peşine düştüğüm bu film, unuttuklarımızı anımsatması açısından bana ilginç geldi.

Sinema okumalarının son durağında onlar nelerle uğraşıyor, biz nelerle sorusuna takılıp kaldım.

Filmin hikâyesini bazen küçümsedim ve uzaklaştım, bazen de kendime aklını başına topla deyip içine daldım.lantana-732x317

Sonuçta Lantana’nın yönetmeni Ray Lawrence’ın birbirine geçmiş karmaşık ilişkilerin arka yüzünde yaşananların derinliğine inme biçimini, anlatımda kullandığı yöntemin duruluğunu, sadeliğini sevdim. Arabesk senaryoların dibine gömüldüğümüz dizilerdeki böğüren kadınlarla, böğüren erkeklerle, odunsu bakışlarla, ilkokul müsamerelerine rahmet okutan karakterlerle karşılaştırıldığında, oyunculuk ve sinema ancak böyle olabilir dedirtecek güce sahip bir yapıttı izlediğim.

Girişte filmin adı verilirken, parantez içerisinde ağaç minesi diye belirtilmiş. İlk görüntüler çok küçük çiçeklerle bezeli ama yaprakların arasına gizlenmiş dikenleri de olan bitkilerin üzerinden kayarak başlıyor. Yolun kıyısını boydan boya kaplayan bu yeşilliğin karşı tarafında orta sınıf ailelerin yaşadığı, küçük bahçeli, verandalı evleri görüyoruz. O evler aslında ilişkilerin, evliliklerin, beklentilerin, hayal kırıklıklarının, yalanların, güven eksikliğinin birer simgesidir.

Eşi Pete’den ayrı yaşayan Jane (Rachel Blake) ve küçük çocuklarıyla beraber mutlu bir evliliği yürüten Paula ile Nik komşudurlar. Jane yeni tanıştığı, evli bir polis memuru olan Leon’a (Anthony Lapaglia) adeta tutulur. Bu aslında sürekli arayış içerisinde olan Jane’in içindeki boşluğu doldurabilme çabasının da bir yansımasıdır. Yalnızlık Jane’i polise memuruna sürüklemiştir. Leon olmasa başka birisi olacaktır bu, örneğin en yakın arkadaşının eşi Nik. Ama öncelik polisindir. Aslında Leon soğuk, pek konuşmayan, duygularını açığa vurmayı zayıflık kabul eden birisidir. Karısı Sonja (Kerry Armstrong) onun içine kapanık hallerini biraz mesleki koşullarına bağlasa da, sonradan başka bir ilişkisi olduğu noktasında kuşkulanır. Kuşku mutsuzluğunu perçinler, mutsuzluk onu psikolog Valerie’ye (Barbara Hershey) yönlendirir. Valerie, Lantana’nın odağındaki isimdir. 11 yaşındayken bir cinayete kurban giden çocukları Eleanor’u yitirdikten sonra eşi John’la (Geoffrey Rush) olan hayatı duraksama noktasındadır. Kızının ölümünü ve çektiği acıları yazdığı kitabın tanıtım toplantısında şunları söyler:

Artık ne hissedeceğimizi bilmiyoruz, artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmiyoruz.  Modern çağın karmaşık çığlığı bu. Sürekli neye ve kime inanacağımızı sorguluyoruz.  Politikacılara mı, biraz zor. Rahiplere mi? Bana kaç kişinin bir zamanlar rahiplere inandığı için terapiye geldiğini bilseniz şaşarsınız.  O zaman kime inanacağız, ebeveynlerimize mi? Az sayıda insana göre ev bir sığınaktır, çoğuna göre ise bir savaş alanı. Ya aşk? Aşıkken güvende hissedebilir miyiz kendimizi? Birisini sevmek demek, güçten feragat etmek demektir. Aşk karşılıklı boyun eğmedir. Ama bu nasıl oluşabilir: Güvenle. Nefes almak yaşamak için ne kadar hayatiyse, güven de insan ilişkileri için öyledir ve bir o kadar da elde edilmesi zordur.

Valerie konuşurken dinleyicilerin arasında bulunan eşi John’la göz göze gelir. Acaba bunları söyleme nedeni biraz da onunla olan ilişkisinden mi kaynaklanmaktadır? Sorunun yanıtını filmin ilerleyen bölümlerinde öğreniriz. Lantana gerçekten çağımız insanının temel arayışlarından olan güven sorununu, yürümeyen evlilikler bağlamında derinlemesine işlemiş. Tabii burada akla hemen peki yolunda yürüyen evlilik var mıdır sorusu gelebilir ki, film güven ekseninde bunun yanıtını da aramış.

Örneğin polis memuru Leon’un eşi Sonja’nın, terapi sırasında Valerie’yle konuşmalarını dinleriz.

Onun evliliğinin nasıl olmasını isterdin sorusuna Sonja’nın yanıtı şöyledir: İddialı, tutkulu ve içten. Bunları söylerken sessizce ağlar. İnsanın beraber yaşadığı birisinde bulmayı isteyip de bulamadığı duyguların, davranışların özlemini ve acısını çekmesi galiba böyle bir şey. Çevremizde tanık olduğumuz kim bilir kaç ilişki de bunu gözlemişizdir: Mutsuz yüzler, suskun evler. Bazıları ilişkilerini böyle eksikleriyle kabullenirken, bazıları da ayrılığı seçmiyor mu? Peki her ayrılık mutluluk demek midir? Latenya ayrılığı sorgularken, yalnız kadın Jane’nin hayatını adres gösteriyor. Yani yürümeyen ilişkinin yerine yalnızlığı seçmek eğer kafa karışıksa, ayaklar yere basmıyorsa her zaman mutluluk getirmiyor.

Valerie, eşin sana karşı dürüst değil mi diye sorduğunda Sonja, duygusal yönden yaşadığı eksiklikleri anlatıp, sanırım bir ilişkisi var ve bu doğruysa ayrılırım diyor. Psikolog ayrılık düşüncesi seni korkutmuyor mu diye devam ediyor. İşte tam burada Sonja’nın yanıtı unutulmaz:

Kuşkusuz korkuyorum, orta yaşlı bir kadınım, dışarıda neler döndüğünden habersizim, pırlanta gibi iki oğlum ve onların bana yüklediği sorumluluklar var. Sırf çocuklarımı mutlu etmek pahasına ayrılığı başarabilirim düşüncesindeyim. Ama benim için sorun bu değil, Leon’un başka bir kadınla yatması da değil, bunu bana anlatmaması, asıl ihanet bu işte!

Sonrasında psikolog onu hâlâ seviyor musun diye soruyor.

Sonja’yı düşünürken görüyoruz.

Verdiği yanıtı da filmin son bölümünde öğreniyoruz.

Bu arada Jane adını tam koyamadığı dalgalanmaların kucağında oradan oraya savrulmaktadır.  Bu gerçekten nedir: Aşk, tutku, içindeki kara deliği kapatma kaygısı, yalnızlık? Elinde viski bardağı, üzerinde sabahlık odada tek başına dans ederken her zamanki gibi gözü dışarıdadır. Bahçede çocuklarla oyalanan Paula’yı ve arabayı temizleyen Nik’i izler. Sıradan bir hayatın, sıradan insanları. Ama onlar mutludur. Nik’in işsizliği bile bu mutluluğu etkilemez. Paula çalışıp evi geçindirirken, Nik çocuklara bakmaktadır. Jane biraz da imrenerek izler onları. Sonra en neşeli haliyle yanlarına gider, elinde bardak, üzerinde sabahlık ve çıplak ayaklarla. Paula’nın yanına oturur. Arkadaşı yeni ilişkisinden haberdardır. Nik’in duymayacağı bir sesle ilk buluşmanın nasıl geçtiğini sorar. O andaki halleri, kıs kıs gülerek konuşmaları öylesine kadınca ve içtendir ki, işte dostluk böyle olmalı diye düşündürür insana. Paula ona, Nik’in Pete’yle karşılaştığını söyler. Eski eş yeniden beraber olmayı amaçlamaktadır. Jane artık sevmiyorum der, diğeri Leon’la ilişkisini sorar, evli olduğunu öğrenince ne istediğini bilmiyorsun diyerek onu eleştirir. Ertesi gün Jane, Paula işe gittikten sonra Nik’i kahve içmeye çağırır. Tuhaf bir hali vardır. Abartılı bir yakınlıkla ne zaman başları sıkışırsa yardım etmeye hazır olduğunu söyler. Nik aptallaşır ve akşam olanları eşine anlatır.

Leon’sa yeniden buluşmak için fırsat kollayan Jane kadar heyecanlı değildir. Kadının evinde beraber olurlar. Performans denemesinde adamın göğsüne ağrı girer. Bu ağrılar aslında uzun süredir devam etmektedir. Ama güçlü görünme güdüsü her şeyin önündedir. Jane ilk defa ilişkilerinin nasıl devam edeceğini merak ettiğini söyler. Leon önce anlamaz. Kadın kendinden emindir, daha açık konuşur, tercih yapman gerekecek diye uyarır. Adam hiç gevelemeden eşini hâlâ sevdiğini belirtince, o zaman niye benle berabersin diye sorar, Leon duraksar, düşünür ve bilmiyorum der. Jane’in yüzü altüst olur, sinirlenir git der, git, hemen.

Lantana, Valerie’nin hastalarından olan Patrick’in terepi sırasında anlattıklarıyla bir yol ayrımına ulaşır. Patirck eşcinseldir. Beraber olduğu kişiyse evli bir erkektir. Psikolog, eşinin senden haberi var mı diye sorar, diğeri sanmıyorum ama cinsel seçimini anlamış olması gerekirdi diye kadını eleştirir. Valerie’ye göre bu adamın eşini kandırmayı ne kadar iyi becerebildiğinin göstergesidir. Patrick öyle düşünmediğini, aslında kadının kendini kandırdığını, onun çok muhtaç birisi olduğunu, çoğu evliliğin benzer yalanlar üzerine kurulduğunu, bazı kadınların yalanlarla yaşamaktan hoşlandığını, çünkü bunun gerçeklerle başa çıkmaktan daha kolay bir şey olduğunu söyler. Valerie belki de onu seviyordur diye araya girer, Patrick ama ben de seviyorum, birimiz bu yarıştan çekilmediği sürece mücadeleye devam edeceğim, çünkü aşk bir yarıştır der.

Valerie hastası Patrick’in davranışlarında rahatsız olduğunu eşine söyledikten kısa süre sonra ıssız bir yolda ölü bulunur. Olayı soruşturmakla görevlendirilen Leon sonunda öyle gerçeklerle yüzleşir ki, izleyici bu aşamada aşk, evlilik, bağlılık, güven, dürüstlük konusunda merak ettiklerini öğrenme fırsatını yakalar.

Güven bu filmin çekildiği topraklarda aşk, evlilik ve sadakat boyutuyla çıkıyor karşımıza.

İmrenerek izledim.

Çünkü güven duygusu artık benim ülkemde sabahları evden çıktıktan sonra bombalı saldırılara kurban gitmemekle eşdeğerde bir beklenti.

Önce hayatta kalma mücadelesi bu kadar öne geçince aşk yavaşça geriye çekiliyor.

Dil ve hayat suskunlaştıkça, ilişkiler Lantana’daki gibi sorgulanamıyor.

Hatta  kişisel sorunlar yavaştan öteleniyor.

Bütün bunlara karşın yine de Valerie’nin söyledikleriyle noktalayalım sinema okumalarını:

Aşk karşılıklı boyun eğmedir. Ama bu nasıl oluşabilir: Güvenle. Nefes almak yaşamak için ne kadar hayatiyse, güven de insan ilişkileri için öyledir ve bir o kadar da elde edilmesi zordur.  Kaynak- Niteliksel.Com http://www.niteliksel.com/lantana-ve-bizim-hayatlarimiz/

 

 

 

 

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :