MURAT GÜZTOKLUSU YAZDI- İDLİP KÖRDÜĞÜMÜ EŞİĞİNDE YÜZYIL ÖNCE ORTAYA ÇIKAN İKİ FARKLI YURTSEVERLİK

Ana Sayfa » GÜNCEL » MURAT GÜZTOKLUSU YAZDI- İDLİP KÖRDÜĞÜMÜ EŞİĞİNDE YÜZYIL ÖNCE ORTAYA ÇIKAN İKİ FARKLI YURTSEVERLİK

15.09.2018 - 12:39

MURAT GÜZTOKLUSU YAZDI- İDLİP KÖRDÜĞÜMÜ EŞİĞİNDE YÜZYIL ÖNCE  ORTAYA ÇIKAN İKİ FARKLI YURTSEVERLİK

İDLİP KÖRDÜĞÜMÜ EŞİĞİNDE YÜZYIL ÖNCE

ORTAYA ÇIKAN İKİ FARKLI YURTSEVERLİK

MURAT GÜZTOKLUSU

Şimdi Mustafa Armağan’ın De-Kemalizasyon çalışmalarında; bulunmaz Hint Kumaşı gibi sarıldığı ve toplayıp kitapçık biçiminde yeniden yayınladığı Cevat Rıfat’ın anılarını izleyerek konuya daha da odaklanabiliriz.

Ancak kitapçığın M. Armağan tarafından yazılan Sunuşunda onun mazisine değinirken “1933 yılında Nazi Almanyası’nı ziyaretinde Hitler’le tanışarak 1934’te Münih’te toplanan Siyonist, Komünist ve Farmason Düşmanları Kongresi’nde Kongre’nin başkanlığını üstlendi” diyerek onun siyasal ve ideolojik kimliğini açığa vuruyor. Atatürk Dönemi’ni demokrasiye geçişi, başta Laiklik, kadın-erkek eşitliği, okuma-yazma seferberliği, feodal derebeyliklerinin yıkılması vb. altyapısını hazırlayan girişimlerini ve devrimlerini çarpıtarak faşizan bir diktatörlük gibi göstermeye çalışan M. Armağan; böylece başlıca dayanağı ve kaynağı Cevat Rıfat’ın faşist kimliği ve Nazi İşbirlikçiliğini itiraf ederek Atatürk düşmanlığının ideolojik niteliğini de sergiliyor ve kendini ele veriyor. Daha sonra C. Rıfat’ın 1940’ta ihtiyat subayı olarak görevli bulunduğu sırada “Nazilerce desteklenen bir hükümet darbesi yapacağı” suçlaması ile tutuklanarak 11 ay yattığını da ekliyor.

Cevat Rıfat çok partili yaşama geçilirken Milli Kalkınma Partisi ve Türk Muhafazakâr Partisi bünyesinde siyasal denemeler yapmış, ama asıl birlikteliği Necip Fazıl’la olmuş. Onunla kurduğu Büyük Doğu Cemiyeti’nin başkan yardımcılığını, dergisinin de yazarlığını üstlenmiş. 1951’de demokrasiyle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını Nazilerle işbirliği ile ortaya koymuşken büyük bir pişkinlikle İslam Demokrasi Partisi adıyla kurduğu partiyle din bezirgânlarını kervanına katılmaya ve pay kapmaya çalışmış. Bu konuda engel gördüğü İslam Tarihi’nin Kılıç Arslan, Selahaddin Eyyubi, ile birlikte Haçlı Seferlerine direnmiş ve yenmiş üç büyük kahramanından birisi olan Gazi Mustafa Kemal’e akıl almaz çarpıtmalar, saptırmalar ve suçlamalarla kurmaca paralel tarih kalpazanlığının kalemşörlerinin başını çekmiştir.

Cevat Rıfat “İnkılabın asıl gayesi” başlığıyla başladığı, Hatıratı’nın daha başlangıcında çarpıtmalarına giriş yapıyor. Ona göre “Türk milletine inkılap adıyla sunulan zehirli bir şerbet vardır ki…milletimizin mazisinin bütün azamet ve şaşasına veda ettirerek derin bir uçurumun dibine yuvarlamış ve orada perişan bir halde bırakmıştır.”

Ona göre “bu inkılaplar ne sadece tesadüflerin eseridir ne de bizim gafletimizin neticesi…bunlar uzun senelerden beri en ince teferruatına kadar hesaplanmış planlı ve sistemli bir çalışmanın neticesidir.” Cevat Rıfat, Nazilerden kaptığı ideolojik şablona göre bu “hesaplı-planlı-sisteme çalışmanın” iki amacından biri Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak, öteki ise tarihe gömülmüş “Salamon saltanatına yeniden diriltmek” yani İsrail’i kurmak. Böylece Osmanlı’yı çürüten ve çöküşe götüren gerilikler ve yetersiz-yeteneksiz sorumlular aklanmış, bütün suçun yükleneceği günah keçileri bulunmuştu. İçeride ise fatura başta Mustafa Kemal olmak üzere fatura; “inklapçılara” yani devrimcilere çıkarılacaktı. Gerçeklerin bu Nazi türevi ideolojik şablona uyup-uymamasının önemi yoktu. Bir şekilde yaygın kara çalma ve yayma yöntemleriyle uydurulacaktı. Bunun için Cevat Rıfat sayfalar boyunca bazen dini bazen hamasi savlar ve öykülerle, gerçeklerle bir bağlantısı olmayan bir tarih kurgusu yapmaya çalışıyor. Bunların bilimsel açıdan ciddiye alınacak bir yönü olamyan hezeyanlar şekline dönüştüğü için daha fazla yer ve zaman kaybetmeden olaylara girmekte yarar var.

“Ordunun kumandanı Bahriye Nazırı Cemal Paşa-Büyük azim, himmet ve şiddet sahibi bir kumandan. Yapıcı bir insan” diyerek övdüğü Cemal Paşa’nın diğeri İttihatçı liderler(Enver Paşa hariç) gibi “farmason dinine girmiş” olma kusuru var. Cevat Rıfat’a göre Suriye ve Batı Arabistan’da “küçük büyük rütbeli farmasonlar…karargahta gayet mahirane ve sessizce çalışıyorlar.”

Cevat Rıfat’a göre “İttihat ve Terakki’nin en büyük günahı Siyonist canilerinin ileri karakolu olan Farmasonluk orduyu içinden kemirmekte…karargahlarda ve kıtalarda Farmason zabitler İsviçre’nin Basel şehrinde 1897 senesinde Siyonistlerin ilk kongresinde verilen kararı gerçekleştirmeye çalışıyorlar”.Bu karar daha önce belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, Siyon Devleti’nin kurulması. Lübnan’da görev yaptığı müfreze kumandanı Arif Bey kendisiyle aynı rütbede olmasına karşın onun yüzüne bakmaya tenezzül etmiyormuş. Çünkü Arif Bey “Bizim Talat” dediği İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın “loca arkadaşı…koyu farmasonmuş”. Cevat Rıfat bu ayrıcalıklı konumuna dayanarak onu “ huri misali Lübnan kızlarını karargahına zorla getirmeyi ve halktan haraç almayı hak biliyor” diye suçluyor.

Arif Bey’in bu ağır cezalar gerektiren suçlarına karşı Cevat Rıfat ordunun disiplin mekanizmasını işletmek yerine “karşılıklı mücadele ve ağır hakaretler sonunda taşıdığım Şcayer tabancasının bütün mermilerini bu din ve mukaddesat, şeref ve haysiyet düşmanının üzerine boşaltıyorum” diye anlatıyor tutumunu ve “ilk hamle eden kazanır” diye savunuyor bu cinayetini.

8.Ordu Şam’a çekiliyor. Cevat Rıfat, Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa’nın huzuruna çıkarılıyor. Anlatımına göre bütün “Farmasonlar ve Yahudiler” savaş ortamında üstüne karşı gelenler Askeri Ceza Yasası’na göre kurşuna dizilir diye kendisinden kurtulmak için tutturuyorlar ama büyük Türk çocuğu ve kahramanlık timsali Mersinli Cemal Paşa…umulmadık bir karar veriyor” ve onu cezalandırmak şöyle dursun, Harekat Şube Müdürlüğü’ne atıyor. Ona göre bu Müdürlüğe vekalet eden sınıf arkadaşı Asaf Safa Beyde Farmason olduğu için cephelerde diğer subaylar türlü mahrumiyetler içinde savaşırken bu “mümtaz mevkide” bulunuyormuş. Onun bu “mümtaz” görevini teslim alınca 8.Ordu’nun bütün “gizli dosyaları açılmak üzere” eline geçiyor.

Ordu’nun gizli dosyalarını önüne seren Cevat Rıfat, “az sonra” tefrikasının sadık okurlarını ödüllendirecek müjdesini patlatıyor:”Yeni ve eski dünyalara hakim gizli kuvvetlerin tesir yollarını bu dosyalardan öğreneceksiniz”. Eh birazda magazinle diziye renk katmak gerekir. Kurmay Başkanı Albay Sadullah Bey, yeni hedef çünkü “bir metresi var”. Yeni Harekat Şube Müdürü’müz ballandırarak anlatıyor: “Mata Hari denilen meşhur casusa taş çıkaracak bir afet. Yahudi casuslarının en büyük aleti. Fevkalade güzel bir kız. Kolordunun bütün sırlarına agah.” Simi Simon adlı bu alet-afeti yeni görevinin daha ilk günü tespit ediyor. Demek ki elinde günümüz teknolojisi olsa ortaya tıklanma rekorları kıracak ne kasetler ortaya çıkacak.

Cevat Rıfat’a göre “ordunun dört bir tarafı kahpe ve görünmez düşmanlarla çevrili…Büyük şehirlerde İttihat ve Terakki’nin arkasına gizlenmiş olan Farmasonlar ve Siyonistler ve bütün Türk düşmanları hummalı bir faaliyet içinde…Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Beyrut ve Şam’da astırdığı…Arap Milliyetçilerinin feci akıbeti, bir de yoktan yere Türk-Arap düşmanlığını körüklemiş ve ordunun ileride ve geride her kademesinde mevcut olan Arap Zabitlerini tahrik ederek Zavallı Mehmetçiği müthiş bir yangın ve dört taraflı bir felaketin göbeğinde bırakmıştı.”

Cevat Rıfat’ın daha sonra tüm takıntı ve saplantılarını açığa çıkaracak, tutarsızlıklarını ortaya koyacak olan bu son saptaması önemlidir ve her olumsuzluğu Yahudiler ile onların “Siyonist” ve “Farmason” örgütlenmelerine bağlayan savlarından daha gerçekçidir. Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın yakın çevresinden Binbaşı Mümtaz Bey, Şama gelerek Mersinli Cemal Paşa ile 20 saat aralıksız görüşerek aktardığı şu değerlendirmeler de söz konusu saptamayla örtüşmektedir:

“Harb esnasında tatbik edilen terör bütün Suriye ve Garbi Arabistan’da müthiş tepkiler meydana getirmiş ve ordumuzun lüzumsuz yere 1300 kilometrelik Şam-Medine hattını himayesini ve Medine’de mühim bir müdafaa kuvvetinin atıl kalmasını mucip olmuştur…”

Bütün bu saptama ve değerlendirmeleri yaparak aktaran De-Kemalizasyoncular, Mustafa Kemal Paşa’nın bu olacakları önceden görerek Yemen ve Hicaz’daki kuvvetlerin geri çekilerek Anayurt(Anadolu) savunmasının esas alınması yönündeki önerilerini bilmezlikten ve görmezlikten gelerek paralel tarih uydurma ve buna resmiyet kazandırma çabasını hiç sıkılmadan devam ediyorlar.

Enver Paşa bu değerlendirmeler doğrultusunda “Yakında Bahriye Nazırı Cemal Paia İstanbul’daki vazifesine alınacak ve onun yerine Mersinli Cemal Paşa geçecektir” mesajını da iletiyordu. Bu operasyonun ön aşaması olarak Ordu Zat İşleri Müdürü Doğu Cephesi’nde Vehip Paşa’nın yanına gönderilecek onun yerine Mersinli Cemal Paşa’nın mutemet adamı Cevat Rıfat getirilecekti. Suriye ve Batı Arabistan Umum Kumandanlığı İkinci Şube(Zat İşleri) Müdürlüğü’ne “benim gibi küçük rütbeli genç bir zabitin üstlenmesi” işlediği cinayetten dolayı cezalandırılması beklerken ona ikinci kez ödüllendirme olmuştur.

Cevat Rıfat her türlü istihbaratın önünden akıp geçtiği bu önemli görevde ordunun ve halkın iaşe düzeninin bozukluğundan yaşanan büyük kıtlık ve açlık olaylarını ayrıntılı bir biçimde aktarıyor. Özellikle Kudüs boşaltılırken depolar erzakla dolu olduğu halde bunlar taşınamıyor, düşmana bırakılıyor. “Menzil ambarları ağız ağza erzak ve eşya ile dolu. Fakat bunları bir türlü insanca dağıtmaya muktedir olamıyoruz…Asker ve halkın iaşesi berbat…Beyrut ve Lübnan’da açlık tarif ve tavsif edilemez bir hadde gelmişti…Günde yüzlerce insan ölmekte ve bunların hiçbir şey yapılamamaktadır. Sebebini araştırdım. Lübnan’ın iaşe işleri Beyrut’un meşhur milyonerlerinden Mişel Sürsük ismindeki zata verilmiş, o da servetini arttırmaktan başka bir şey düşünmüyor. Mişel Sürsük ve güzel karısının Cemal Paşa ile arasının çok iyi olduğu görülüyor ve kimse de buna itiraz etmek cesaretini gösteremiyor.”

Mersinli Cemal Paşa, Büyük Cemal Paşa’dan Ordu’nun sevk ve idaresini alınca selefinin yaptırdığı idamlarla derinleşen Türk-Arap gerilimini gidermek için gayret gösterdi. Ama bunun için bulduğu çare Mustafa Kemal Paşa’nınkinden çok farklıydı.

Mustafa Kemal, 1905’te Harp Okulu Kurmay Yüzbaşı olarak bitirdiğinde atandığı ilk görev yeri Suriye-Lübnan olmuştu. 1907 yılına dek burada ilk subaylık dönemini geçiren, II.Abdülhamid’in yozlaşmış Baskı(İstibdat) yönetimi altında Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl çatırdayıp çözülmeye ve çökmeye başladığını yakından gözlemleyen genç Mustafa Kemal, idealist yurtsever arkadaşlarıyla VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ’ni kurarak çareler arıyordu.

Onun İmparatorluğun Arap İllerindeki bu iki yıllık mesai ve deneyimi, ona çözülen ve çöken İmparatorluğun enkazından çağdaş bir Türkiye ortaya çıkarmaktan başka çare olmadığını göstermişti. Aynı çözümü İmparatorluğun Arap bölgeleri içinde öngörüyordu. 16 Eylül 1907’de Suriye’den Makedonya’daki 3.Ordu’ya atanması yapılan Mustafa Kemal Selanik’e gelerek yeni görevine başlamıştı. Bu sırada Harbiye’den sınıf arkadaşı Ali Fuat’ta(Cebesoy) Selanik’in bir ilçesi olan Kareferya’da idi.

Bundan sonrasını 1910’da ilk baskısını yayınladığım “Özdemir Bey’in Filistin-Suriye Kuvva-i Milliyesi ve ELCEZİRE KONFEDERASYONU” adlı kitabımın 174-175.sayfalarından okuyalım:”Kareferya’da arkadaşı Ali Fuat’ın evine gelen Genç Mustafa Kemal(o tarihte henüz 6 yaşında idi) sabaha kadar onunla sohbete dalmıştı.

Konu her zamanki gibi Vatan’a ilişkindi. Mustafa Kemal, Suriye’deki iki yıllık ilk subaylık görevi nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa kesimi olan Rumeli’den sonra uzak Arap Elleri’ni, Suriye ve Lübnan bölgelerini de yakından tanımıştı. Böylece kafasında karşılaştırmalı çözümlemeler yapma olanağı olmuştu. Yönetimi değiştirmeye hazırlanan İttihat ve Terakki’nin Meşrutiyet İlanının sorunları çözmeye yetmeyeceğini ayrıntılı bir yeniden yapılanma programının gereksinim olduğunu biliyor…Mustafa Kemal’in yeniden yapılanma tasarımı aslında çok yalın ilkelere dayanıyordu.”

KAREFERYA PROJESİ adını verdiğim bu yeniden yapılanma tasarımının ilkelerini ve çerçevesini aynı kitabımda şöyle sıralamışım:

–          Yeni devlet, Türk çoğunluğuna dayalı bölgeler üzerinde yapılanmalıydı.

–          Balkanların Türk çoğunluğuna dayalı Doğu ve Batı Trakya ile birlikte Bulgaristan’ın oz amanlar Doğu Rumeli denilen Rodop ve Deliorman bölgeleri dahildi.

–          Arnavutluk’un bağımsızlığı tanınmalıydı.

–          Balkan Devletleri’nin katılımıyla İstanbul’da bir konferans toplanmasını ve nüfus çoğunluğu ilkesine göre her ulusal kesimin “anayurt” saydığı ülkeye katılması gerekirdi.

–          Kalan azınlıklar için gönüllük ve barışçıl bir nüfus mübadelesi yapılabilirdi.

Mustafa Kemal’in BALKAN KONFERANSI ile Osmanlı Avrupası’nın çağdaş ulusal yapılara göre yeniden düzenlenmesi önerisini icra edecek çapta bir siyasal yönetim Meşrutiyet döneminde de olmadığı için yaşama geçirilemedi. Balkan savaşları ile bu ayrışma kanlı bir biçimde gerçekleşti. Yüzbinlerce Türk ve Müslüman kitlesi, katliam ve tehcire maruz kaldı. Avrupa Türkiye’si Meriç’in doğusuna çekilmek zorunda kaldı. Asya kanadı için KAREFERYA PROJESİ’nde öngörüleni yine ELCEZİRE KONFEDERASYONU kitabından okuyalım:

“Mustafa Kemal’in tasarımında Osmanlı Ön Asya’sı için Türk ve Arap çoğunluğuna göre yeniden yapılandırılması öngörülüyordu. Akdeniz’den İran Sınırı’na dek uzanan bölgede Hatay, Halep ve Musul  Vilayetleri’nin  Türkiye’de kalması bir anlamda Fırat Nehri’nin bu sınırın bir kesimini doğal olarak çizmesini öngörüyordu.”

Mustafa Kemal 1918 sonbaharında Ordusu’nu Armageddon Savaşı’nda imha olmaktan kurtararak Suriye’yi hızla boşaltması ve KAREFERYA PROJESİ’nde öngördüğü ulusal sınırlara dek çekilerek ANAYURT/ANADOLU savunmasına öncelik verdiği, Arap Elleri’ni ise bağımsızlık isteyen Araplara devretmeyi yeğlediği anlaşılmaktadır. Arapların yönetimi devraldıkları yerlerde emperyalist(İngiliz-Fransız) işgalcilere karşıda bağımsızlıklarını korumaya özendirmek ve bu yönde onları desteklemek stratejisi izledi. Böylece dağılan Osmanlı Devleti toprakları üzerinde bağımsız Türkiye ve Arap Devlet yapılanmaları arasında din kardeşliği, tarihsel ve kültürel ortaklıklar temelinde çok daha çağdaş ve sağlam bir işbirliği ve dayanışma düzen, kurulabilecekti. Daha sonra Özdemir Bey aracılığıyla geliştirdiği Türkiye-Suriye-Irak arasındaki federasyon ya da konfederasyon projesinin kökeninde de KAREFERYA PROJESİ’nin yattığı belli olmaktadır. Türkiye’nin güney sınırlarında tek fark Halep’in içeride değil, dışarıda kalmasıdır ki bunu ELCEZİRE KONFEDERASYONU kitabında şöyle anlatılmaktadır(S.176):

“Ekim’in son haftasına doğru Halep’e sıçrayan Arap isyanı ve sokak çatışmaları Mustafa Kemal Paşa’yı gereksiz askeri-insani kayıplara uğramadan birliklerini kentin kuzeyine çekerek coğrafya itibariyle savunmaya daha uygun bir hatta mevzilendirdi. 26 Ekim 1918’deki Katma Muharebesinin kazanılmasını sağlar. Böylece Hicaz ve Bağdat demiryolu hatlarının kesiştiği stratejik nokta olan Katma İstasyonu’nun Mütareke sınırları içinde tutmayı başarır. Haleb’in adını bile anmaz. Haleb’in Türk Kültür Alanı içinde görmesine karşın bu yöndeki bir ısrarın emperyalist güçlerin işine yarayacağını çok iyi biliyordu.”

Mustafa Kemal’in ilk görev yerinin Suriye-Lübnan olması ve Ortadoğu’yu bu kadar erken tanıması, onun gelecekle ilgili çözüm projelerini geliştirmesine olanak sağlamıştı. Bu konuda döneminin ileri gelenlerinden ve tüm yöneticilerinden en az 10 yıl önde olduğu rahatça söylenebilir. Onun 1918’de İngiliz ileri harekatı ve Armagedon Savaşı’nın hemen ardından ordusunun imhadan kurtararak Suriye’yi hızla boşaltma stratejisi KAREFERYA PROJESİ ışığında çok daha kolay anlaşılabilir.

Ancak öteki ordu komutanlarından Mersinli Cemal Paşa yiğit ve yurtsever bir komutan olamasına karşın böylesine bir vizyondan yoksundu. Bunu yaveri Cevat Rıfat’ın anılarından tüm açıklığıyla görebiliriz.

Ordu Komutanı olan Mersinli ilk iş olarak Kurmay Başkanı olan Ali Fuat(Erden) Bey’i Kolordu Komutanı yaparak “yeni bir kadro ile Şam-Medine arasındaki Katrane mevkiine gönderdi. Beni de en güvendiği ve sevdiği bir insan olarak Ali Fuat Bey’in emrine verdi.”

Mersinli Cemal Paşa gitmeden önce has adamı Cevat Rıfat’ı odasına çağırarak onun ifadesiyle “şu mahvem talimatı” verir:

“Cevat oğlum, sende Ali Fuat Bey’le beraber git ve istediğin gibi çalış…Ali Fuat Bey’in sana büyük teveccüh ve itimadı var. Ona hizmet et. Oradaki Arapları iyi idare etmek lazımdır. Katrane’ye yakın olan Şeyh Türki’ye ve Kerek’de Şeyhülmeşayih(Şeyhler Şeyhi) Miskal Paşa’ya selamlarımı söylersin ve kendilerine 250’şer altın verirsin. Şeyh Türki’ye Ali Fuat Bey’de ayrıca para verecektir. Miskal Paşa’ya yazdığım şu hususi mektubu da bizzat verirsin…”

Dağıtılan bu altınlar yanında Medine Demiryolu’nu korumak için bir çak filosu ve iki kat kara kuvveti görevlendirilir. Medine’de de Fahrettin Paşa önemli bir kuvvetle kuşatılmış haldedir. Yemen’deki Kolordu ile bağlantılar kesilmiştir. Oysa bu kuvvetler zamanında Mustafa Kemal’in önerileri doğrultusunda Suriye Cephesi’ne çekilse Arap ülkeleri zamanında Araplara bırakılsa ve onlarla yurt savunması konusunda bir dayanışma konulsa cephedeki çöküntü önlenebilirdi.

İngiliz ileri harekatı başladığında Mersinli Cemal Paşa’nın Ordusu’na bağlı 48.Tümen Şeria Vadisi’nde ilerleyen düşmana dayanamayarak Amman’a kadar çekilir. Tümen Komutanı Asım(Gündüz) Bey burada direnirken Katrane’deki Kolordu karargahı da bir trene doluşarak Amman’a ulaşmaya çalışır. Ama Lawrence’in örgütlediği Araplar demiryolunu tahrip ederek pusu kurmuşlardır. Karargah çatışarak binbir güçlükle Amman’a sığınır. Ordu Komutanı omzundaki yıldızlardan birini “Yüzbaşı Cevat, oğlum, gazan mübarek olsun” diyerek yaverinin apoletine takar.

Arap İsyanı’nın Mersinli Cemal Paşa’nın aldığı önlemleri ise gözde adamı, omzundan yıldız sökerek omzuna yıldız taktığı Cevat Rıfat’ın kaleminden okuyalım:

“Bunun için hakkımızda ne düşündüklerini çok iyi bildiğimiz halde biz 4.Ordu muhiti Urbanla(Araplarla) dost geçinmeyi bir vatan borcu biliyorduk. Her gün karargahımıza gelen şeyhleri ordu kumandanı karşılar, onların yedi mahalleyi istila eden pis kokularına rağmen kendileriyle kucaklaşır, şapur şupur öpüşürdü. Sonra binlerce Türk altınını bunların keselerine boşaltır, göğüslerine büyük rütbeler nişanlar takardı…Türk altınları azalınca Ordular Grubu Kumandanı Liman Von Sanders Paşa’dan bir miktar Alman altını istedik ve tazyikle 20-30 bin altın koparabildik.”

Cevat Rıfat Ordu’nun istihbarat işlerine baktığından Yıldırım Orduları Grubu’nda bulunan Alman İstihbaratçılarla yakın işbirliği içindeydi. Bu yakınlık muhtemelen onun 1930’larda Nazilerin kucağına düşürecek ilişkilerin başlangıcıdır. Almanlarla sorun olarak yerli Araplara haşin davranmalarından söz ediyor. Buna mukabil “bedeviler müsait arazide gizlenerek Alman askerlerini teker teker ve merhametsizce imha etmişlerdi.” Diyor. Ancak yalnız Almanlar değil, Türklerde isyancı Araplarla ilgili ikilem yaşıyordu. Mesela Umum-u Arabiye Şubesi Müdürü Yarbay Aziz Bey’de “işin merhamet ve müsamaha tarafına hiç gitmiyordu”. Hemen ardından kendisi ekliyordu:”Gerçi memleket ve millet davalarında zaaf daima felaketler doğurur”. Kısacası Osmanlı asırlardır “kavm-i necib” olarak başının üstünde taşıdığı Arapların İsyanı karşısında tam bir çıkmaza düşmüştü. Kimse nasıl davranılması gerektiği konusunda sağlıklı bir tutum belirlemiyordu.

Aşırı yaltaklanmalarla durumu idare etmeye çalışanlar yanında, aşırı sert ve gaddar davrananlar aynı ortamda ortaya çıkabiliyordu. Mustafa Kemal Paşa’dan başak hiçbir kimsenin b durumdan nasıl çıkılabileceği konusunda bir fikri ve planı yoktu.

Cephe gerisinde daha ilginç olaylar olabiliyordu. “Siyonist casusların merkezi olarak Zimmarin kasabasını keşfetmiş ve canilerin kellelerini uçurmuştuk” diye anlatan Cevat Rıfat “Halbuki Safed’de daha müthiş bir habaset(kötülük) yuvası mevcutmuş” istihbaratını alıyordu. Ancak daha önemlisi ve ötesi “bu nankörlerin bedevi Araplarla müşterek düşman taarruzuna muvazi olarak bir isyan hazırladıklarını da meydana çıkardık” diyerek şaşkınlığını gizleyemiyordu. Alman ve bazı Türk subay arkadaşlarını isyancı Araplara karşı haşin ve çok sert davranışlarını eleştiren Cevat Rıfat Yahudilere karşı alınan önlemi şöyle aktarıyor:

“Safed’e gönderilen Mülazım Seyfi Bey bu casusların reisi olan Yahudi karısı Raşel Rabinoviç’i elde etti ve aldığı talimat mucibince vaktinde dar olmasından ötürü bu canileri hemen oracıkta yok ederek bir terör havası meydana getirdi ve böylece cephe tam ricat yolları üzerinde kurulan tuzaklardan kurtulmuş oldu.”

Siyonist Yahudilerle işbirliği içinde kendi ülkelerini sömürgeci işgal kuvvetlerine karşı korumamaya çalışan isyancı Araplara karşı bulunan önlemde dikkat çekicidir:

“Ordu karargah bütün nahiye müdürlüklerine ve mühim noktalara hep Trablusgarplı zabitleri yerleştirdi. Bunlar Arap lisanını ana dili olduğu için mükemmel bilmekle beraber kendilerine çok güvenilir sadık ve fedakar vatan çocuklarıydı. Cemal Paşa’nın düşüncesi bu zevat vasıtasıyla asilerle temas ve onlarla bir uzlaşma çaresi bulmaktı.”

Mustafa Kemal ve Enver Paşa başta olmak üzere Türkiye’den genç subaylar komutasında sömürgeciliğin son Avrupa heveslisi İtalyan işgal kuvvetlerine karşı kurtuluş savaşı vermiş olan Libya’nın bu yiğit çocukları, şimdi Anadolulu kardeşleriyle birlikte müstakbel torunlarının gelecekteki cellatlarına hizmet eden dindaş v soydaşlarının ihanetine karşı direniyordu.

Öte yandan Şam Valisi Tahsin Uzer, Şam uleması, sözü geçen Arap şeyhleri, Dürzi ileri gelenleri ile iletişim kurarak felaketi önlemeye çalışıyordu. Ordu Müftüsü Filistin eşrafından Abdulkadir Mungar, Yıldırım Ordular Grubu’nun çekilme yolu üzerindeki Arap oymaklarını dolaşarak vaaz ve nasihatler veren gerçek yurtseverlerdendi. Bu da Suriye’de hızlı bir siyasi hareketlenme idi.

Cevat Rıfat “O günün vaziyetini bir de 7.Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın ağzından dinlemek faydalıdır” diyerek ondan şu alıntıyı yapıyor:

“Nablus Karargahında ikinci defa 7.Ordu Kumandanı’yım. İlk işim çok üzücü ve yorucu seyahatlerle cepheyi dolaşmak ve vaziyeti tetkik etmek oldu. Bu teftiş neticesinde kanaatim şuydu ki her şey bitmiştir. Yakın felakete mani olmak için esaslı tedbirler bulmak müşküldü. Düşününüz yüzlerce kilometre uzunluğunda bir cephe üzerinde üç ordu vardı. İsimleri Ordu. Zayıf dağınık bir takım kuvvetler. Daha İstanbul’dan hareketten evel düşündüğüm şey bu şekilden çıkmak ve hakikate dahil olmaktı. Yani bütün bu kuvvetler kesif bir kitle, ufak da olsa kıymetli bir kitle halinde tek bir ordu teşkil etmektir. Ve madem ki ben buraya memur ediliyordum, nefs itimadiyle(özgüvenle) lazım gelenlere daha evvel bildirdim ki, bu kuvvet benim emrime verilmelidir. Bu yoldaki teklidlerim istihzaya uğradı.”

En kalın kafalı bir kimsenin bile kolaylıkla anlayabileceği kadar açık ve seçik bu çözüm önerisini aktarmasına karşın Cevat Rıfat Mustafa Kemal Paşa’ya inanılmaz iftiralar üreterek ve savaşın en kısa sürede sona erdirilmesine ve ülkenin hızla derlenmesine yönelik  tarihe mal olmuş bilinen görüşlerini çarpıtarak kara çalmaca ve yaymaca gibi Nazi’lerden öğrenmiş olduğu propaganda taklitleriyle kuşkular yaratmaya çalışıyor. Mustafa Armağan’da dipnotlarıyla kin kusuyor, çamur sıçratmaya  kalkışıyor. Cevat Rıfat ise ‘’Batı ordularında bile eşi bulunmayan alim bir asker ve adil bir insan’’ olarak nitelediği ‘’gece gündüz çareler arıyor,tedbirler düşünüyor’’  dediği hamisinin bir girişimini ise şöyle anlatıyor:

‘’Mersinli Cemal Paşa’nın müracaat ettiği en büyük çare meşhur Cezayirli Emir Abdülkadir’in oğlu Emir Said’i karargaha davet etmek oldu.’’

Cezayir’de Fransız sömürgeciliğine karşı savaşımıyla İslam Dünyası’nda büyük ün kazanmış olan Emir Abdülkadir’in  oğluyla  baş başa uzun bir görüşme yapan  Mersinli Cemal Paşa onu asi Arapların lideri Faysal’a  gönderir”. Emir Said  bütün  nüfuz ve  kuvvetini kullanarak’’ bir uzlaşma yolu arayacaktır. Nitekim Faysal’la görüşerek onun uzlaşmaya ikna eder. Emir Faysal’ın el yazısı ile  ‘’Muhterem Paşa Hazretleri’’ hitabıyla Türkçe olarak yazdığı cevabı mektubu Paşa’ya getirir.

Faysal cevabında Paşa’nın mektubunu önemle değerlendirdiklerini belirterek yüzyıllarca  ‘’birlikte ve kardeş gibi yaşadığımız ve Hanedan-ı Ehl-i Beyt’e hürmet ve bağlılığına …İslam’a büyük hizmetlerine şahit olduğumuz asil bir milletin  bütün bütün mahv ve yok olmasını istemek hiçbir Müslüman’ın elinden gelmez’’ diyordu.Ancak bu derhal  ve kayıtsız koşulsuz itaat ve boyun eğmek anlamına gelmediğini de vurguluyordu’’. Bu takdirde eskiden olduğu gibi yer yer idam sehpaları kurularak onların altında can vermeyi bir daha kimse arzu etmez’’. Diyerek  ‘’Büyük Cemal Paşa’nın tarihsel hatasını anımsatıyordu. Faysal İngilizlerin yaklaşmakta olan büyük ve kesin taarruzunun kötü sonuçlar doğuracağını belirterek şu öneriyi iletir:

‘’Bavyera’nın Prusya’ya karşı vaziyeti neyse, Arabistan için buna benzer bir özerklik kabul edildiği takdirde düşmanlığa son verip, yaklaşan felaketin günah ve sonuçlarından kendimizi kurtarmaya var kuvvetimi sarf edeceğim.”

Faysal en kısa sürede açık ve kesin bir cevap istiyordu. Telsizle iletişimin İngilizlere durumu ifşa etmek olacağı uyarısını yaparak, yanıtın ortak ve güvenilir dost saydıkları Emir Sait aracılığıyla iletilmesini öneriyordu.

Cevat Rıfat’a göre bu mektup Ordu Kumanda üzerinde bomba etkisi yarattı. İngilizlerin büyük saldırısı Faysal’ın mektubu ile doğrulanmış oluyordu. Öte yandan  ‘’mukadderatımızı baştan başa değiştirecek bir teklif karşısında bulunuyordu”. Hemen Karargah Süvari Bölük Komutan Vekili Teğmen Nazmi Bey görevlendirilerek en hızlı biçimde mektubu elden Enver Paşa’ya teslim etmek üzere İstanbul’a yollandı. Emir Sait’te yeniden Faysal’ın karargâhına gönderildi. Cevat Rıfat’ın deyimiyle ‘’Yolun Çatal Noktası’na” gelinmişti.

Aslında bu yaklaşım Mustafa Kemal’in daha genç bir subayken Suriye’den Rumeli’ye geçtikten sonra 1907’de Karaferya’da Ali Fuat’a anlattığı KARAFERYA PROJESİ’nin çok geç kalmış ve can havliyle sarılınmış basit biçiminden başka şey değildi. Ancak Enver Paşa’dan beklenen Faysalın mektubuna ve Mersinli Cemal’in ekli raporuna yanıt bir türlü gelmiyordu. Konu Bakanlar Kurulu’na ve Mebusan Meclisi’ne kadar gelmiş, görüşülüyordu.

Muhtemelen Şerif ailesine ve Faysal’a güven pek kalmamıştı. Öte yandan Enver Paşa, Şerif Hüseyin’e karşı Libya’dan Alman Denizaltısı ile getirilen Şeyh Ahmet Sunusi’yi geçirmek istiyordu. Sunusi’nin Arap ve İslam Dünyasındaki ünü ve saygınlığı ona bu cesareti vermişti. Ama her şey için geç kalınmıştı. İngiliz Taarruzu başladığında Faysal’da yerini almıştı.

9 Eylül 1918’de Ordu Karargahı’na biri Dera Mutasarrıfı Hacim Muhittin Bey’den, öteki Dera’nın milis komutanından gelen iki telgrafa göre Asi Arap Emiri Faysal 3-4 bin kişilik kuvvetiyle Merzak’tan Dera’ya doğru harekete geçmişti. Bu bilgiyi aktan Cevat Rıfat “Artık hiçbir şey düşünmeden ve hatta kimseye veda bile etmeden hemen trenle cepheye hareket etmek zaruri olmuştu” diye anlatıyor. Dera’ya geldiklerinde “Urban(Araplar) hattın birçok yerlerini ve köprülerini tahrip etti” diye yakınıyor. Bazı önlemler alınarak Asi Araplar çöllerde geri püskürtülmeye ve tahrip edilen demiryolu hatları onarılmaya çalışıldı. Ama herkes tedirgindi.

Cevat Rıfat “yaklaşan fırtınayı bekliyorduk” diye yazıyor ve devam ediyor. “19 Eylül 1918 sabahı şafak henüz sökmemişti…Zengin ve hazırlıklı İngiliz Ordusu elinde bulunan dağlar gibi malzeme ve vasıtalara…dayanarak son ve kati taarruzunu yapıyordu…bir ricat değil, bir an içinde korkunç bir panik ve bozgun başlamıştı. O kadar süratle ve intizamsız çekiliyorduk ki; artık emir ve kumanda kalmamış, disiplin bozulmuş, ordunun akıbeti Allah’a ve güzide kumandanlarının himmetlerine bırakılmıştı”.

Amman’da tutunmak isteyen Cemal Paşa, Ordusu bunu başaramayınca Dera hattına dek çekilme emrini veriyor. “Mukadderata boyun eğmiş, seleve kapılmış, iradesiz bir hercümerce kendimizi kaptırmış, çekiliyor, çekiliyor, çekiliyoruz…sel gibi şimale akıyoruz…mahşeri bir kalabalığın arasına katılmış, kendimizi cereyana vermiş gidiyoruz” diye kıyamet belirtisi sayılan Armagedon Cehennemi’ni tasvir ediyor. Cevat Rıfat bir tren istasyonunun gördüğü büyük faciaları ise şöyle anlatıyor:

“trenler ateşe verilmiş, vagonlar içindeki askerlerle birlikte yanmakta. Zaten iyi işlemeyen iaşe ve menzil hizmetleri büsbütün yok olmuş. Bir an evvel hiç değilse Şam şehrimizin 20 km. kadar cenubunda müstahkem Kisve hattına ulaşmak için can atıyoruz.”

Ama bütün bu olasılıkları aylar hatta yıllar önce yetkililere anlatarak çözüm yolları öneren Mustafa Kemal Paşa’yı olup biten her olumsuzluktan sorumlu saymak için her fırsatta Nazi propagandalarının hezeyan hali içinde adeta salyalı ifadelerle saldırmayı da ihmal etmiyor. Oysa Mustafa Kemal tüm dikkat ve gayretini İngiliz hava ve kara taarruzunun muazzam ateş gücü karşısında iskelet halindeki 7.Ordu’yu kuşatılmaktan ve yok olmaktan kurtarmaya, ulusal sınırlara çekilinceye dek korumaya odaklanmıştı.

Cevat Rıfat, Mustafa Kemal ve Mersinli Cemal Paşaların karşılaşmalarını şöyle anlatıyor:

“O derece süratle çekiliyoruz ki düşman süvarileri yetişemiyorlar. Yalnız tayyare hücumlarından zarar görüyoruz…

Dera’dayız. Artık Şam şehrine 120 km kadar bir mesafe var. 4.Ordu Kumandanı Mersinli Cemal Paşa ile 7.Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa burada karşılaştılar.”

Cevat Rıfat’ın anlatımına göre  Mersinli Cemal Paşa…meslektaşı ve mevkidaşı Mustafa Kemal Paşa’yı gördüğünde “zaptedilemeyen bir infial ve şiddetle” haykırarak yaşanan perişanlıktan dolayı onu suçlar.   ‘’Bu hali görüyorsunuz Paşa Hazretleri,Allah bunu zat-ı devletlerinden soracaktır.’’diyerek Tanrı adına da bir karar verecek kadar ileri gider.Mustafa Kemal sükunetini koruyarak mantığa dayalı bir yanıt verir:

‘’Paşam Beysan-Taberiye istikametinde geri çekilmemiş olsa idik Ordunun ricat hatları kesilmiş olacaktı.Zat-ı devletiniz   emrinizdeki üçüncü fırkası ve öteki süvari alayları ile bu işe müdahale buyursa idiniz olmaz mıydı.İki gün geç kaldınız.’’

İki ordu komutanı arasındaki bu tartışma  ‘’hiddet ve asabiyetle 20 dakika kadar sürdü’’ günü Cevat Rıfat’tan okuyoruz.Mustafa Kemal Paşa yaşça çok daha küçük olmasına karşın bu kısır tartışmayı yararlı bir sonuca bağlamayı deneyecek bir olgunluk gösterir:’’Münakaşayı bırakalım paşam.Siz ordunun en kıdemli kumandanı sıfatıyla Zat-ı Şahane’ye sulh teklifinde bulununuz,vaziyeti müşahade buyuruyorsunuz’’önerisinde bulunur.Ancak Mersinli Paşa onun Padişahın yaveri ve mutemedi olduğunu söyleyerek ‘’lüzum görüyorsanız bu teklifi siz yapınız’’ diyerek kaba bir biçimde red eder.Oysa Mustafa Kemal bu girişimleri defalarca yapmış ama yalnız kalmıştır.Bir yıl önce benzer  bir girişimi’’Büyük’’Cemal Paşa  ile denemiş ama Enver Paşa’nın baskısına karşı onun direnememesi sonuç alınmasını önlemişti.

Mustafa Kemal bir yıl sonra Anadolu’da  ulusal kurtuluş savaşımı İstanbul Hükümeti’ne karşı yükselişe geçtiğinde Konya’da  II.Ordu Komutanı olan ve Anadolu’da ki komutanların en kıdemlisi olan  Mersinli Cemal Paşa’nın desteğini kazanmak için yine  israrlı bir çaba göstermiş ancak onun mevcut düşünce  ve davranış kalıplarını aşamayan idrak yetersizliği nedeniyle yine sonuç alamamış ve İstanbul’a dönmesini önleyememişti.Dürüst ve yurtsever bir komutan olmasına karşın stratejik öngörü(vizyon) yoksunluğu karmaşık durumlarda yararlı hizmetler vermesini engelliyordu.

Mersinli Cemal Paşa yaşanan ağır sonuçlara karşın durumun vehametini ve felaketin  varabileceği boyutları kavrayamıyordu. Amman’da Dera’da yapamadığını bu kez Şam’ın güneyinde Kisve’de yapmak burasını ölesiye savunmak istiyordu.Dera’da Cevat Rıfat’ın tasvirine göre ‘’selamsız sabahsız’’ ayrıldığı Mustafa Kemal’den Kisve için  destek istemişti.Buraya İstanbul’dan takviye kıtalar yollanmıştı.29 Eylül’de süvari tümeni de ‘’milyonlar sarf edip tahkim ettiğimiz’’ bu hatta gelmişti.Ama kıtaları da  burada tutmak  olanaksız olmuştu.Birlikler Şam’a doğru adeta akıyordu.

30 Eylül 1918 sabahı erken saatlerde Mersinli Cemal Paşa Cevat Rıfat’ı çağırarak onu Şam yolunu ‘’tetkik’ için  yolladı.Durumu onun ağzından dinleyelim:

‘’Bir iki atlı ile ve yıldırım hızıyla yola çıktım.15-20 km kadar gidince bütün kıtaların  hiçbir mukavemet göstermeden  süratle Şam’a doğru çekilmekte olduklarını gördüm.Birlik kumandanlarına bulundukları yerlerde müdafaaya geçerek bir oyalama muharebesi yapmaları  hiç değilse Şam’ın tahliyesine vakit kazandırmalarını Ordu kumandanının emrettiğini söyledim.Aldırış eden olmadı .Bu  maneviyat bozukluğunun o mıntıkanın kumandanı olan  Şamlı Rıza Rıkabi Paşa’nın da düşmana iltihak etmiş olması sebep olmuştu.’’

Rıza Rıkabi daha sonra Suriye’de Arap Hükümeti Başbakanı olacak  ama İstanbul’daki Başbakan (Sadrazam) Damat Ferit Paşa ile yarışırcasına ihanetlerine devam edecekti.Özdemir Bey’in 1919-20 döneminde örgütlediği Filistin-Suriye Kuvva-i Milliye’sinin  baskısı ile nasıl düşürüldüğünü ve yerine nasıl Haşim Attasi’nin yurtsever  hükümetinin aldığını  ELCEZİRE KONFEDERASYONU  kitabımda ayrıntılı  biçimde anlatılmıştır.

Biz yine Mersinli Cemal Paşa’ya dönecek olursak onun hala gerçeklerle yüzleşmek ve onu içine sindirmekten uzak olduğunu  anlıyoruz.Bunu en iyi yine Cevat Rıfat  Suriye’de her fırsatta bir hat tutturup ‘’SON NEFERE VE SON NEFESE KADAR BU HATTA DÖVÜŞÜP’’ direnmeyi sabit fikir haline getirmesini anlatırken  görüyoruz.Onun bir türlü anlamak  istemediği  Mustafa Kemal Paşa ise Arab’ın ülkesini Arab’a bırakıp Türk Ordusu’nu  ULUSAL SINIR saydığı Anadolu kapısına kadar çekerek SON NEFERE VE SON NEFESE KADAR ANAYURT SAVUNMASI’’nı esasa alıyordu.

Aradaki anlayış ve kavrayış farkı buydu.Mersin’li Paşa’nın bu ruh halinin  Şam’daki yansımasını yine en yakınındaki Cevat Rıfat’tan izleyelim:

‘’4.Ordu Kumandanı Şam’da neşrettiği bir  beyanname  ile halka harp vaziyetlerinin  icaplarına  ayak uydurmalarını ve sükunetlerini muhafaza etmelerini ,kıtalarına da yerlerinden kıpırdamayarak oldukları yerde müdafaada bulunup talimat beklemelerini ve ricata son vermelerini emrediyordu.Menziller ve bütün askeri tesisler işlerine devam edeceklerdi.’’

Şimdi biraz 4.Ordu’nun her şeyi  kendine ve kumandanına yontan Zat İşleri  Müdürü’nü bir kenara bırakıp aynı süreci 7. Ordu içinde bir tümen komutanı olarak yaşayan Alman Yarbay  Hans Guhr’un ‘’Türklerle Omuz Omuza’’ adıyla Türkçe’ye  çevrilerek İş Bankası tarafından yayınlanan anılarına göz atalım.İlk önemli saptama hava kuvvetleriyle ilgilidir:

‘’…Türklerin 40 ,İngilizlerin ise en azından 250 kadar uçağı vardı….Ağustos ayından  itibaren  İngilizlerin hava üstünlüğünden değil tek başına havalara sahip olmasından bahsedilebilirdi.’’(S.192)

Hans Guhr’un anlatımına göre ilk saldırıyı ‘’Ağustos 1918 akşamı ‘’şiddetli bir baraj ateşi’’ ile saat 21.00’de başladı.Bir saat sonra bunu tüm cephede üç saat kadar süren bir piyade saldırısı ile devam etti ise de  bu saldırı püskürtüldü.Gece yarısından sonra  düşman on taburla yine saldırdı ve yine geri atıldıysa da 100 kadar tutsak almayı başardı.Bu sırada 7.Ordu komutasında  görev değişikliği olur:

‘’Fevzi Paşa ciddi şekilde hastalandı ve komutanlığı bıraktı, onun yerine  Mustafa Kemal Paşa ‘nın gelmesi beni sevindirdi.Kafkas Cephesi’nden  beri kabiliyetli ve daima aynı ölçüde nazik  ordu komutanına  değer veriyordum.20 Ağustos’taki teftiş esnasında  yeniden karşılaşmamız çok samimi oldu(S.193).

Eylül başlarından itibaren düşmanın saldırı niyetleri cephe gerisinde artan  ulaşım hareketleri yeni kurulan cephane depoları ve sağlıklı tesislerinden belli oluyordu.Buna karşılık sabah ve akşam alışagelen topçu atışları kesilmiş yerine ani,kısa sürelisinde artan  ulaşım hareketleri yeni kurulan cephane depoları ve sağlıklı tesislerinden belli oluyordu.Buna karşılık sabah ve akşam alışagelen topçu atışları kesilmiş yerine ani,kısa süreli ve şiddetli top atışları başlamıştı.Ama piyade saldırısı yoktu.Sonraki hafta ise cephe gerisindeki  yollara,köprülere ve komuta merkezlerine hava akımları başladı.Türk tarafından  tek bir uçak  havalansa hemen  bir filo onu düşürmek üzere gönderiliyordu.7.Ordu yaklaşan  düşman taarruzuna  siperlere cephane takviyesi ve üç günlük  kumanya dağıtarak hazırlandı.

14 Eylül’den itibaren düşman tarafı tam bir sessizliğe bürünmüştü.Yapılan atışlara  bile yanı verilmiyordu.Hans Guhr’a göre bu ‘’sonraki günlerde  çok büyük bir şiddetle tepemizde patlayacak olan fırtınadan  önceki sessizlikti(S.195).Eylül 19’unda beklenen  büyük düşman taarruzu başladı.Hans Guhr  General Allenby’nin stratejisini şöyle açıklıyor:

‘’Önce denize yaslanan batıdaki Türk kanadında (8.Ordu) bir yarma yapılacak sonra bu birliklerin  Şam’a çekiliş yolunu kesmek için hemen  Dera istikametinde 4.Ordu’ya saldırılacaktı.Böylece Şeria Nehri ile demiryolu arasında bulunan Türk kuvvetleri 7. Ordu’nun  tamamı çembere alınacaktı……19 Eylül  sabahı… birçok uçak filosu Türk Cephesi’nin  arkasına saldırdı,ordu komutanlıklarına bomba yağdırdı,gerilerdeki tesisleri ve binaları tahrip etti.Münferit olarak devreye sokulan Türk uçaksavar topları ve az sayıdaki uçak-oran 1’e  30’du-onlara  hiçbir şekilde  ciddi engel teşkil edemedi…batı ufkunda namlulardan şimşek gibi çıkan alevleri görüyor ve boğuk gümbürtü ile şiddetli yer sarsıntılarından düşmanın çok büyük çaplı,uzun namlulu gemi toplarıyla ateş ettiği sonucunu çıkarıyorduk.(S.196-97).

Sabah saat 9.00’a doğru denizden Cevat (Çobanlı) Paşa komutasındaki 8.Ordu’yu hedef alan yoğun baraj  ateşi tavsayınca güneydoğu’dan Lut Gölü tarafından   Mersinli Cemal Paşa’nın komutasındaki 4.Ordu unsurlarına yönelik Hans Guhr’un deyişiyle ‘’Boğuk muharebe gürültüsü duyuldu.’’ Guhr,Cevat Rıfat’ın aksine 7.Ordu (Mustafa Kemal’in Ordusu)nun emri üzerine  ‘’2. Piyade Alayı’nın benim yegane  ihtiyatım olan  1. Taburu…8.Ordu’ya  destek olmak üzere  batıya doğru yürüyüşe geçirildi.Sabah saat 10.00 civarında orada bir saldırı daha yapıldı ve Türk hatları 4 km kadar geriye itildi.’’(S.197)

Öğleye doğru sahil kesiminde  Cevat Paşa’nın 8.Ordusu’na ‘’yine şiddetli bir baraj ateşi başladı’’8.Ordu Saat 15.oo sırasında geri  çekildiğini telefonla bildirdi.Öte yandan yine Guhr’un anlatımına göre düşman Mersinli Cemal Paşa’nın  4. Ordu bölgesinde de Doğu Şeria topraklarında da ‘’çok öteye kadar ilerlemişti…….Bu yüzden akşam olunca  7.Ordu geri çekildi’’(S.197)

Burada detaylarına girmeyeceğimiz ayrıntılı çatışmalarla geçen  günün akşamını ise  Alman  komutan şöyle anlatıyor:

“…muhabere karanlık basıncaya kadar sürdü. Fakat saat 20.00’ye doğru süngü hücumu aşamasına kadar gelmiş olan taarruz siperlerimiz önünde kanlı bir şekilde kırıldı…bütün muharebe alanını yoğun bir akşam sisi kaplamıştı. Çok sayıda yaralının gece karanlığı içindeki inleyişleri ve çığlıkları tüyler ürperticiydi. Saat 20.00’ye doğru gelen bir telsiz mesajı İngilizlerin 8.Ordu’yu Kalkilye’de yardığını, bu ordunun düşman takibi altında Tülkarim’e doğru tamamen ricat etmekte olduğunu bildirdi. Düşman süvarileri Tırısla Afule’nin güneyinde Cenin’e doğru gitmekteymiş. Mesudiye İngilizlerin eline geçmiş, bunun üzerine 7.Ordu Genel bir ricat emri verdi.”(Syf.198-199)

De-Kemalizasyon kalemşörü Mustafa Armağan, Hans Guhr’un anılarını incelediği ve dipnotlarla göndermeler yaptığı halde nedense bu yazdığını görmezlikten gelerek Cevat Rıfat’ın her şeyi hamasetle kendi tarafına yontan ve olumsuzluğu her çeşit iftira ve çarpıtmalarla Mustafa Kemal’e yıkmaya kalkışan kara propagandasına devamlı çanak tutuyor ve köpürte köpürte tarihi tanınmaz hale getirerek günümüzdeki karanlık niyetlere dayanak yapmaya çabalıyor.

7.Ordu unsurları Nablus’a çekilmişlerdi. Ertesi gün öğleye doğru 50 dereceyi bulan kavurucu sıcaklıkta kahraman Türk askerleri ve yerli Arap takviyeleri Hans Guhr’un aktarımıyla: “İaşe olmaksızın, kıt bir suyla, karşı tarafın sayıca kat kat üstün olmasına rağmen 5 saldırıyı püskürtmüşler ve düşmana bir karış toprak vermemişlerdi. Düşmandan sıyrılmak yukarıdan gelen emir üzerine ve emsal teşkil edecek bir düzen içinde yapılmıştı.“(Syf.199)

Yollar tıkanmış, patikalar kullanılıyor, toplar hayvanlar tarafından güçlükle çekiliyor. Çoğu kez askerlerde yardımcı oluyor. Yürüyüş kollarına İngiliz uçakları alçaktan uçarak bomba yağdrıyor ve makinalı tüfekle tarıyorlardı. Guhr “O kadar alçaktan akın ettiler ki içindekileri çıplak gözle görmek mümkündü.”(Syf.200) diye anlatmaktadır.

Kayıplarda çok fazlaydı. Kimse de ayakta duracak güç kalmamıştı. İnce çarıklar askerlerin yara içindeki ayaklarından dökülüyor ama yine de yürüyüşe devam ediliyordu. Düşüp kalanlar Arap asilerin ve soyguncuların avı oluyordu. Yiyecek, içecek ve cephane kıtlığı ise ayrı bir dertti. Günlerce süren bu yürüyüşler sonucu Şeria nehri de geçilebilir. Hans Guhr, nehir geçişi sonrası durumu şöyle anlatıyor: “…Nehri geçmek için çok kayıp vermiştik. Karşımda ölü gibi sararmış benizli, yüksek ateşin pençesinde kıvranan, elbiseleri liğme liğme ayakları yara içinde, büyük kısmı yalın ayak az sayıda insan duruyordu…Düşmanın ateş yağmuru altında askerler saflar halinde biçilmiş ve zayıf düşmüş olduklarından Şeria nehrinin hırçın sularında sürüklenip boğulmuş veya ürken hayvanlar tarafından çiğnenmişlerdi…Hala kıtalarından ayrı düşmüş olanların yolda bize katılacaklarını ümit ediyordum…Önümüzde susuz ve ıssız yörelerde yapılacak cebri yürüyüşler vardı. Lüzumsuz her şeyi imha ettirdim.”(Syf.213)

10 günlük bu zorlu yürüyüş yer yer isyancı Arap bölgelerinden geçiyordu. Alman Yarbay “İsyancı haydutça baskınlarını ve alçakça namussuzluklarını kendi gözlerimle gördüm”  diyerek dehşet içinde anlatıyor:

–          Tabanları yarılmış ve kulakları kesilmiş çırıl çıplak Türk cesetleri

–          Bacaklarında ağır yaralarıyla hala hayatta olan bir adam

–          Diz kapakları kesilerek çıkarılmış bir Türk Subayı

Yaralıları mekkarelere(yük hayvanlarına) bindirerek yanlarında götürürken yakınlarından geçtikleri bir Arap köyünden kafileye ateş açılır. Alman Tümen komutanı bu durum üzerine kendilerine yetişerek ateş açan köyleri cezalandırılmasını tavsiye ederek;

“Arapların haberci postasının her telsizden daha hızlı çalıştığını göreceksiniz. Bir köyü cezalandırırsanız, bu hemen bütün çevrede duyulur ve sonra her yerde rahat bırakılırsınız.”(syf.216) dediğini aktarır.

Hans Guhr’un anlattıkları Cevat Rıfat’ın anlattıkları ile örtüşmektedir. Alman Yarbayı komutanının tavsiyesi bir sonraki kafilesine ateş açılan köyü cezalandırarak tutar ve sonuç alır. Bu anlatılanlar Arap’tan çok Arapçılık yapan hatta Araplara karşın ve onlara karşı Arap Ellerini savunmaya kalkışan ve tüm uzak görüşlü uyarılara kulak tıkayan dar görüşlü siyasetçilerin ve yöneticilerin İslam Dünyası’nda nasıl kan davalarına ve banyolarına yol açtıklarının açık bir örneğidir. Ne yazık ki tarihten ders almayarak 90 küsur yıl sonra Suriye’de aynı yanlış tekrarlandı.

29 Eylül’de kurtulan yürüyüş kolları Şam’ın güneyindeki Cevat Rıfat’ın da anlattığı Kisve köyüne doğru yola çıkarlar. Ama bu zorlu yürüyüş Hans Guhr’a göre Almanları Türklerden daha çok etkilemişti. Verdikleri uzunca bir mola sırasında 7.Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’da oraya gelir. Alman Yarbay şöyle anlatır:

“Her zamanki nezaketiyle Şeria Nehrindeki yarma hareketinden övgüyle bahsetti ve yaptığım zoraki banyodan dolayı bana takıldı.”(syf.216)

Onun bu tanıklığı Mustafa Kemal Paşa’nın durumu olağanüstü olumsuzluğuna ve karmaşıklığına karşın süreci nasıl dikkatle izlediğini ve ustaca yönettiğini göstermektedir. Hans Guhr, bulabildiği bir otomobil sayesinde bitkin ve bezgin yürüyüş kollarından önce hızla Şam’a gelir. “Caddeler, meydanlar, pazarlarda ucu bucağı görünmeyen bir insan kalabalığı dalgalanıyordu. Her tarafta ekserisi Arap olan heyecanlı gruplar ellerini kollarını sallayarak bağıra çağıra konuşuyorlardı. Bunlar bana düşmanca nazarlar atıyorlardı. Güzel atlara binmiş, beyaz harmanilere bürünmüş bir çok atlı dörtnala geçiyordu, kuşaklarında tabancalar ve hançerler parıldıyordu.”(Syf.218)

Şam Sokaklarında ise çatışmalar almış yürümüştü. Evlerin pencerelerinden Türk askerlerine ateş ediliyor, binaların üstünden taşlar ve kalaslar atılıyordu. Kadınlar ise askerlerin üstüne kızgın yağlar döküyordu. Bütün bu anlatılanlar bile Mersinli Cemal Paşa’nın Şam’da savunma düşüncesinin ne kadar temelsiz olduğunu göstermeye yeterde artardı. Bu kargaşada içinde büyük bir kalabalığın toplandığı Belediye binasının önüne giden Hans Guhr, gördüklerini şöyle anlatır:

“Şahane koşumlu bir kır ata binmiş, zengin işlemeli bir elbise giymiş olan bir Şeyh, yüksek sesle bir belgeyi okuyor, arkasında bayramlıklarını birçok Arap’ın oturduğu, çelenklerle süslenmiş bir araba duruyordu. Onlardan biri elinde büyük bir bayrak tutuyordu. Bütün bu olup bitenlerin ne manaya geldiğini kargaşada önce anlayamadık, ancak sonradan yeni Arabistan Krallığı’nın ilan edildiğini duyduk. Yani Dünya Tarihi’ne geçmiş bir ana istemeden şahit olmuştuk.”(Syf.220)

Hans Guhr, 1 Ekim 1918’de “ıssız ve çorak araziden geçen oldukça iyi bir yoldan kuzeye doğru gittiklerini” anlatır. Her tarafta silahsız, birliklerinden ayrı düşmüş, açlık çeken ve üstü başı dökülen askerlere rastlıyorduk.” Gözlemini aktararak düzenli birlik diye bir şey kalmadığını belirtir. 2 Ekim öğle vakti Humus’a bu koşullar altında ulaşırlar ve toparlanmaya çalışırlar. Bu sırada önemli bir görev alır:

“Daha o akşam buradaki Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’dan ertesi gün Şinsar köyündeki iaşe deposunda bir toplanma mahalli tesis edip oradan geçen bütün askerleri muntazam birlikler halinde tertip ederek Humus’a göndermek emri aldım. 3 Ekim’de otomobille oraya gittim. Yoldayken maiyetimden bazı subayları destek olarak yanıma aldım. Sefalet içindeki köyde geceyi arabada oturarak geçirdik. Daha gün ağarırken ilk askerler gelmeye başladı. İhtiyaçları yeterince karşılandıktan sonra sağlık durumlarına göre silahlı ve silahsız birliklere taksim edildiler. Akabinde çok sayıda başkaları geldi. Birlik haline getirilmelerinde hiç zorluk çekilmedi. Türk Askeri amirinden ilgi gördüğü anda hemen uysal ve itaatkar olur.”(Syf.222)

4 Ekim’deki bu düzenleme işi sona erince Humus’a geri dönerler. Bir Albay komutasında 800 piyade, 100 süvari, 4 dağ topundan oluşan bir artçı kuvvet Humus’un güneyinde mevzilenir. Geri kalan piyadeler trenle süvariler ise atlarıyla Halep’e yola çıkarılır. Humus ve daha sonra vardıkları Hama istasyonlarında büyük bir kargaşa ve düzensizlik vardır. 6 Ekim’de Halep’e gelirler. Orada Liman Von Sanders’in yanında gördüğü Mustafa Kemal’den “Enerjisi ve iş yapma kabiliyeti açıkça hayranlık uyandırıyordu. Son günlerin heyecan ve zorlukları onda fark edilmiyordu.”(Syf.224)  şeklinde söz eder.

Şam’dan sonraki süreci bir de çapraz okumayla 4. Ordu ve Mısırlı Cemal Paşa açısından,Cevat Rıfat’ın kaleminden izleyelim:

‘’Tren Humus’a geldiğinde Mersinli Cemal Paşa’da  4. Ordu’yu  bir düzene sokmaya çalışır.Cevat Rıfat halim selim bir adam olarak bilinen Paşa’da bu sıralarda öfke ve şiddetin azami bir hadde vardığını,bu arada sınıf arkadaşı olan  ve gevşek davranan 1. Tümen Komutanı Albay Veysel Bey’in üzerine atla yürüdüğünü ve ‘’ağıza alınmayacak sözler söyledi’’ğini yazıyor.Paşa 4-5 gün  çalışarak,bütün diğer  kıtaları da  burada toplayarak yine ‘’SON NEFERE VE SON NEFESE KADAR’’bu hattı savunma çabasındadır.Yaşanan acı deneyimler onun gerçekleri kavramasına yetmemiş görünüyordu.

Ancak 6 Ekim’de Enver Paşa’dan gelen ‘’Bizzat açılacaktır/Tehiri idamı muciptir’’ kaydıyla gelen bir telgraf durumu değiştirir.Harbiye Nazırı yaşananları’’felaket-i muazzama’’ olarak  nitelendiriyor ‘’ricatın bozgun  haline inkilap etmesi,ordunun Toros hatlarına çekilinceye kadar her türlü tedbirleri imkansız bırakmıştır’’ diyerek geçikmiş saptamalarla  bir çıkış yolu arıyordu.Bulduğu çare ise’’Aziz vatanımızın en müşkül günlerini  yaşadığı bu kara günlerde bu mesuliyeti deruhte etmek  isteyen 7. Ordu Kumandanını bir defa daha  tecrübe etmek arzusundayım’’sözleriyle her önerisine kulak tıkadığı Mustafa Kemal’e tüm Suriye cephesinin sorumluluğunu vermekti.

Enver Paşa cephenin en kıdemli ordu komutanı olan Mersinli Cemal Paşa’nın(1875-1941) temiz evladı ve ordunun gözbebeği olan  ağabeyimizin bu şekli tensip buyurdukları takdirde hemen  karargahınızla birlikte İstanbul’a teşrifinizi’’ şeklinde  incelikli bir söylem  ve yöntem izliyordu. Dönüşte Halep’te  Baron Oteli’nde kalan  Mustafa Kemal Paşa’yla yine  karşılaşırlar ve örtülü ödenek emanetini teslim ederler.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :