NECATİ DOĞRU: ‘’TAHA AKYOL, ŞİRİN PAYZIN, OĞUZ HAKSEVER EMEK VEREREK MARKA OLMUŞ GAZETECİLER.’’ ÖYLE Mİ GERÇEKTEN?

Ana Sayfa » SICAK ANALİZ » NECATİ DOĞRU: ‘’TAHA AKYOL, ŞİRİN PAYZIN, OĞUZ HAKSEVER EMEK VEREREK MARKA OLMUŞ GAZETECİLER.’’ ÖYLE Mİ GERÇEKTEN?

10.05.2018 - 12:16

NECATİ DOĞRU: ‘’TAHA AKYOL, ŞİRİN PAYZIN, OĞUZ HAKSEVER EMEK VEREREK MARKA OLMUŞ GAZETECİLER.’’ ÖYLE Mİ GERÇEKTEN?

 

Sözcü Gazetesi’nden Necati Doğru 9 Mayıs tarihli yazısında, tüm toplum kesimlerinin yana yakıla eleştirdirdikleri medya yapılanmasını, bu yapının Türkiye’nin yarısından fazlasını yok sayan gazetecilik anlayışını masaya yatırarak irdelemeye çalışmış. Necati Doğru medyanın içinde bulunduğu durumu ele alırken ‘’Uzun yıllar bin bir emek vererek ekranlarda marka olmuş’’ isimlerden söz ediyor.

‘’TV ekranlarının marka isimlerinden Ahmet Hakan, toplamış fikir önderlerini, haftanın öne çıkan konularını analiz ediyor. Zırt yayın kesiliyor. ‘Şimdi Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Yeşilay Genel Kurulu’ndaki konuşmasına canlı bağlanıyoruz.’ Taha Akyol, Fatih Altaylı, Şirin Payzın, Oğuz Haksever.. uzun yıllar bin bir emek vererek ekranlarda marka olmuş gazetecileri yazıp sıralamaya bu köşenin yeri yetmez. Gece yarılarına kadar süren programlarında gerçeğin ortaya çıkmasına çalışırlarken ‘Sayın Cumhurbaşkanımız konuşuyor.’’ diyerek başta TRT, en az 15 TV kanalında ekran tekeli kuruluyor. Konuşsun diye programa çağrılmış düşünce adamları, fikir önderleri susturuluyor ve ekran tek taraflı bir politikacıya teslim ediliyor. Bu nedir? Diktatör ülkesi tablosudur. Öyle bir hal aldı ki, futbol anlatıcısı Rıdvan Dilmen’in bile programına giriliyor.’’

Necati Doğru hemen hemen bütün kanalların tek elden yönetim biçimini, diktatör ülkesi tablosuna benzetirken sonuna kadar haklı.

Peki bu duruma nasıl gelindi?

Arşivler yalan söylemez.

Arşivler gazetecilerin yön göstericisi, pusulasıdır. O halde girelim şimdi arşive:

Tarih 18 Haziran 2008. Radikal Gazetesi’nde Taha Akyol, sosyolog Nilüfer Göle ile beş gün süren bir söyleşi yapıyor. Bunun dördüncü bölümünde Göle şöyle diyor:

‘’Muhafazakâr dediğimiz kesim bugün dünyaya daha açık. Dünyaya daha açık derken, AKP’nin Avrupa politikası bizi hakikaten şaşırttı. Örneğin Avrupa ile çok kolay müzakereye oturdu. İş dünyasına baktığınızda, yine ‘Anadolu Aslanları’ diye çıkan kesimin bir şekilde dünyaya daha kolay açıldığını,  Türk insanını belki de 1980’li yıllardan itibaren değiştiren liberal ekonomiyi kabul ettiğini görüyoruz. Burada Özal’ın çok önemli katkısı (!) olduğunu düşünüyorum. İnsanlara sınırları zorlamayı öğretti. Liberalizmden çok özgürlükçülüğü böyle anlıyorum. Bir şekilde sınır tanımazlık, dünyadan kopmamak, aslında mahallenin dışına çıkmak.’’

Nilüfer Göle’nin özgürlükler kapsamında yaptığı değerlendirmeyi, Taha Akyol şu soruyla şaha kaldırıyor.

‘’Yurtdışındaki Türk okulları hareketini bu çerçevede değerlendirebilir misiniz?’’

Soru böylesine şahlanınca, Göle’nin yanıtı da yüksek perdeden oluyor.

‘’Buradaki en ilginç hareketlerden biri, -adını Fethullah Hoca gönüllüleri mi, talebeleri mi koyacağız?- bu harekete baktığımızda, en muhafazakâr, en dindar hareketin, dünyaya en açık bir hareket oluşturmaya başladığını görüyoruz. Ben de gördüm o okulları, örneğin Bakü’deki bir okula gittiğimde. Üstelik çok farklı milletlerden gelenlere iyi bir İngilizce eğitimi veriyor, eğitime çok önem veriyor. Bir de buradan giden hocalar, hayatlarını korkusuz biçimde değiştirebiliyor, eğitim hizmeti verebiliyor. Bu korkusuzluğa alışık değildik.’’

Taha Akyol, Göle’nin yanıtı karşısında coşuyor.

‘’Türkiye anlattıklarınızla insana heyecan veren bir laboratuar hakikaten. Ben bu gelişmeleri iyi olarak görüyorum. Siz Paris’te üniversite düzeyinde ders veriyorsunuz. Oradan bakınca Türkiye bu kadar ümit vaat eden, bu kadar büyük bir işi başaran, büyük bir sentezi yoğuran verimli bir laboratuar olarak mı görülüyor?’’

Paris’te yaşayan hocamızın yanıtı en az soru kadar çarpıcı:

‘’Hayır bu kadar verimli görünmüyor. Çünkü Türkiye çok katmanlı, çok zengin. İnsanlar uzaktan bakınca kolaylaştırmaya çalışıyor, örneğin ‘laiklik sadece tepeden inme bir şeydir, asker olmadan olmaz.’ gibi bir söylem hâlâ ezberlerinde. Halbuki sekülerlik adına, laiklik adına bir dizi protesto hareketi oldu. Bu da gösterdi ki, aslında bu kadar yukarıdan aşağıya bir hareket değil. Onlar da vatandaş hareketi olarak sokağa çıktılar.’’

Necati Doğru yazarken, düşünürken hafızasını hiç mi tazelemez? Hiç mi arşive girmez de, Taha Akyol’dan marka olmuş gazeteci diye söz eder.

Şirin Payzın’ın Doğan Grubu satılmadan önce, işten çıkarılma girişimini engellemek amacıyla Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ı arayarak yardım istediğini, durum normale döndükten sonra Kalın’ı programına alarak uzun bir söyleşi gerçekleştirdiğini hiçbir yerde okumadı mı, görmedi mi?

NTV’de haberin başındaki isim olan Oğuz Haksever’in, canlı yayına aldığı Erdoğan’a sorduğu soruları hiç mi dinlemedi?

Bir gazetecinin hafızası bu kadar zayıf olur mu?

Necati Doğru bugün tek ses haline gelmiş medyayı eleştirirken önce geçmişe bakmalı. Geçmişte izlenen yanlış politikalar bugün içine itildiğimiz açmazın temellerini oluşturuyor. Özellikle kimi aydınlarımızın, gazetecilerimizin sorunlara bakış açılarındaki çarpıklık ‘’Yeni Türkiye’’ nin oluşumundaki etkisi büyüktü.

Taha Akyol’un, Şirin Payzın’ın, Oğuz Haksever’in, Fatih Altaylı’nın ve benzerlerinin gazetecilik misyonlarını doğru değerlendirmeden, yaşadıklarımızı doğru analiz edemeyeceğimiz Necati Doğru’nun bu yazısıyla apaçık ortaya çıkmıştır.

Gazetecilik saatlerce ekranda boy göstermek değildir.

Gazetecilik sorulması gereken soruları fırsatını yakaladığında sormaktır, gerisi boş laftır.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :