NURAY BENSİMON YAZDI- DİYARBAKIR’DA BİR DÜĞÜN

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » NURAY BENSİMON YAZDI- DİYARBAKIR’DA BİR DÜĞÜN

11.09.2019 - 11:34

NURAY BENSİMON YAZDI- DİYARBAKIR’DA BİR DÜĞÜN

 

Diyarbakır güneşinden selamlar sevgiler.

20 yıl sonra geldiğim bu kent ve insanları iyi bir yazıyı hak ediyor. Lüzumsuz tartışmalarla yorulmamak için fazla suya sabuna dokunmayacağım. Bunca yıl aradan sonra bir düğün nedeniyle yeniden geldiğim buraları ve bölgedeki görsel ve dokusal değişimi anlatmaya çalışacağım dilimin döndüğünce.

Su-sabun işi hassas mevzu söz konusu Kürt diyarıysa.

Benim anlatacaklarım da “Ayşegül Güneydoğu’da” kıvamında gelebilir belki okuyacak olanlara. Anlatsam anlatsam ancak Nasrettin Hoca’nın kadılık ettiği hikayesindeki kadarına dönecektir dilim. Hangi tarafa dönsen “Sen de haklısın” demekten öte değildir bu durum bizim memlekette. Birbirimizi anlayıp dinleyemedik belki tarih boyu dil engelinden. Bugün hemen hemen herkes birkaç dili konuşuyor buralarda, bilginize…

 

Dildeki bağın çözülmesiyle, hep anlatmak istiyorlar. Türkçeyi öğrenmemiş yüzü dövmeli Zaza gelin “Çok güzelsin” dediğimde anlıyor iyi bir şey söylediğimi, utanıyor.  Dile bile gerek yoktu yüzlerimize bakabilseydik ve aslında kendimizi görseydik suretlerimizde.

Şık, modern bir havaalanı karşılıyor bizi Diyarbakır’da. Modern bir şehre giriyoruz, geniş yolları, kavşakları, parkları, yeni binaları ile.

Konaklama yeri olarak Suriçi’ndeki bir oteli seçtik. 20 yılda şehir de, hayat da çok değişmiş. Tek değişmeyen sıcak, saygılı, biraz mahçup insan yaklaşımı. Orada olmamızın çok önemsendiği hissini veriyor konuştuğumuz herkes. Eskiden seyahatten dönene “Yediğin içtiğin senin olsun, ne gördün onu anlat.” derlerdi. Lakin sabah kahvaltısına meşhur yağlı ekmek, öğlene ciğer kebap da anmadan geçilemeyecek kadar lezzetli halen buralarda.

 

Suriçi her ne kadar değişmiş olsa da halen şehrin kalbi. Forum alanı gibi. Tarih, ticaret, renkler, kokular ve en önemlisi bu şehrin ‘duruşunu’ saklıyor. Sohbetlerin genel ve güncel konusu ‘Kayyum’.  Dengbej sohbetlerinin olduğu mekana gidelim diyoruz, “Kayyum Dengbeji yasakladı” diyorlar. Yasaklar ve serbestlikler, iki siyasi durum arasında gidip geliyor buralarda. Tahir Elçi’nin vurulduğu alana gidiyoruz. Alanda bulunan ve yakın zamanda yeniden açılan Diyarbakırevi adlı mekanın “…Kaldığımız Yerden Devam Ediyoruz” tabelası metaforik bir mesaj da sayılabilir diye düşünüyorum.

Konuları dağıtmamaya çalışarak, -bu araya- daha sonra yeniden döneceğim birkaç cümle koyacağım. Son akşam ve günümüzü geçirdiğimiz Mardin’de bize eşlik eden rehber delikanlı ile uzun sohbetler ettik. Tabu olan, konuşmaya çekindiğimiz her şeyi sordum, o da anlattı. Anlattıkları değerli, çünkü aklı ufku son derece açık, bilgisi ile saygımı kazanan bir genç adam.  Tahir Elçi için kurduğu “O da bizim taraftan bir başka Gaffar Okkan’dı” cümlesi içimdeki sızılı hafızayı yeniden hatırlatıyor.

Mardin ve oradaki sohbet ve gözlemlere yeniden döneceğim. Şimdi düğün dernek şenlik anlatayım biraz…

Damat tarafından konuk olduğumuz düğünün kız tarafı batılı bir aile. Bizimkilerin iki oğlu ve gelin hanım iyi okullarda okumuş, modern gençler. Yaşamak için Diyarbakır’ı seçmişler İstanbul’da okumalarına rağmen. Her şey su gibi aktı gitti. Mutlu ve şanslı olsunlar, barışla yaşasınlar.

 

Suriçi’ndeki otelimizin karşısındaki kafe çok keyifli. Müzikler, taze filtre kahve, orada tanıştığım kahveyi yapan delikanlı, üniversite öğrencisi Bahoz, her şey sade ve samimi. Öğreniyorum ki, İstanbul’da doğmuş ama üniversite okumak için buraya gelmiş. Öğretmenlik okuyormuş. Burada kurdukları bir dernekten söz etti. “Çocuk Her Yerde” (ÇOHEDER)… İyi işler yapıyorlar. Hatta gün içinde rastlamıştık onlara Sur içindeki parkta. Parkta, çünkü sınıfları -sanal- bu Çoheder’in… Çalışmaları sokakta gerçekleşiyormuş genelde. Komisyonlar, atölyeler, şehirdeki diğer çocuk ve eğitimle ilgili kuruluşlarla işbirliği içindeler. Dernek tüzüklerindeki ilk madde “Çocukların bilişsel, duyusal, sosyal yönden iyilik hallerine katkı sağlamak”

 

Nasıl da umutlu bir proje ve çalışma.

Hikayeyi ancak çocuklar değiştirebilir.

Diyarbakır konukluğumuz ve turistliğimiz için 3 gün yetsin , bir gün de Mardin’de kalalım dedik yol arkadaşımla. O benim yıllar sonra yeniden bulduğum çocukluğumun simgesi. Ömrüme seçtiğim insanlarım konusundaki isabetin güzel yüzü. Bir araya geldiğimizde hemen iki küçük kız oluveriyoruz. Karakteri, hayata duruşu ve bakışı, sağlamlığı ile gurur veriyor bana.

 

Hafızamda kalan Mardin de 20 yıllık. Diyarbakırın tersine buradaki değişim pek de olumlu değil ne yazık ki. Kaçınılamaz bir şekilde fazlaca turistik olmuş. Eski şehrin ortasını boydan boya geçen caddede artık neredeyse tek bir açıklık yok, bitimsiz gibi görünen Mezopotamya ovasına bakmak için. Göz acıtan renk ve tabela kirliliğindeki çay bahçelerinden bakmak gerekiyor şimdi kadim topraklara. Şehir haliyle çok göç almış ve daha önce göz alabildiğine bomboş olan ovada da mahalleler kurulmuş. Mardin tepesine kurulmuş eski şehir, içinde sürmekte olan hayatları artık barındıramaz hale gelmiş. Antik bilgiler ve sistemlerle kurulmuş bu güzelim dünya mirası şehir, kötü restorasyonlar, çatılardan görülen antenler, su depoları, eğlence mekanlarına dönüştürülmüş güzelim konaklardan taşan ağır arabesk müzik gürültüleri arasında hızla kimliğini kaybetmeye başlamış. Her seferinde “Artık müze gezmeyeceğim” desem de dayanamayıp yine girdiğim müzelerde, sergilenecek antik parça yoksunluğundan, duvarlara asılmış illüstrasyonlara bakıyor olmak utancı ve hüznü kaplıyor içimi. Hele Diyarbakır müzesinde gördüğüm cam koruma içindeki ‘Günümüzden nazar boncuğu ve filler’ diye sergilenen 7 minik Hint şans fil heykeli ve yanında duran nazar boncuğu beni benden alıyor.

Mardin’deki son günümüzün sabahında sempatik rehberimiz yetişip günümüzü kurtarıyor. “Hocam keşke dün arasaydınız” diyor tüm samimiyet ve saygısıyla.

Geçireceğimiz birkaç saatin sonunda doğrudan Diyarbakır’a döneriz kararıyla valizlerimizi de alıp yola ve sohbete başlıyoruz. İlk durağımız antik kent Dara.

 

Konuşmalarımızdan anlıyorum ki bu adam, sorular sorup dürüst cevaplar alabileceğim doğru kişi. Tabii ilk konu, varışımızdan bir gün önce Mardin’in Ömerli ilçesindeki bombalı saldırı ve hayatını kaybeden Özel Harekat Şube Müdürü Tufan Kansuva.

Bölgede yer alan sınır hattının bazı kısımlarının 50 metreye kadar düşebildiğini, bunun da sınırda terörist gruplarla sürdürülen kirli ticareti kolaylaştırdığını, sıkıntının ve gerilimin had safhaya ulaştığını anlatıyor arkadaşımız. “Böyle bir ortam ve zamanda koskoca bir şube müdürü öldürülmüşse bu büyük bir olaydır.” diyor ve orada ciddi bir silahlı güç olduğunu; belki de ihtimal onlarla işbirliğinin üzerine giden şube müdürünün de ilişkiler sarmalının kurbanı olduğunu vurguluyor .

Yol üzerindeki bir köyde bulgur pişirildiğini görüp duruyoruz. Buğdayın bulgura nasıl dönüştüğünü öğrenip sıcak bulgurdan tadıyoruz. Hemen çay tepsisi geliyor, köyden hayattan bir sohbet başlıyor. En çok da bizi merak ediyorlar, sorular soruyorlar. Ev sahibi kişi bilirmiş bizim tarafları, askerliğini Düzce’de yapmış. Vaktimizin daralmasına hayıflanıyorum. Keşke şu mezrada birkaç gün yaşasaydım bu güzel insanlarla diyorum içimden.

 

Ev halkı ile helalleşip yola koyuluyoruz. Yazının başında geriye döneceğim dediğim kısmına geldik sohbetin. Gaffar Okkan… Rehberimiz diyor ki;  “Türkiye Cumhuriyeti’ne, bayrağa, devlet görevlilerine saygı ve yakınlaşma benim kendimi bildiğim hiçbir dönemde Gaffar Okkan’ın görevde olduğu zamandaki kadar yüksek olmamıştı. Buraların gördüğü en korkusuz, kararlı ve temiz ahlaklı bir emniyet müdürüydü. Diyarbakır’da görevini devralmadan önce günlerce halkın arasında kimliğini açık etmeden sivil dolaşıp dertleri dinledi. Polis memurlarının halkla sorunlu ilişkilerini gözlemleyip ‘Siz yarın benim makamıma gelin.’ diyerek başladı çalışmaya. İsmi ve şahsı efsane oldu. ‘Biz buranın insanını kazanacağız.’ dedi. Öldürüldüğü zaman ‘Müdürümüz şehit edilmiştir ve sebebi zulmün önüne geçmeye çalışmasıdır.’ dedi halk. Dört yıl önce Sur içinde silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi de, Gaffar Okkan gibi adalet arayan, zulmün durması için çabalayan bir toplum önderi idi. ‘Bizler ayrılamayacak iki halkız, Türk milleti ile tırnak ve et olduk. Bu noktadan itibaren ayrılıp bağımsız bir Kürdistan kurulması istense bile, bu tamamen bir uydu yönetim ve kanlı bir süreç olacaktır.’ derdi… Bu söylem ciddi anlamda birilerini rahatsız etti. İki suikastı da üstlenen tarafın olmaması tuhaf değil mi?”

 

Sohbete bir kez  daha ara veriyoruz. Dara Antik Kentine ulaştık. Burayı görmemek büyük kayıp olurdu. Gönüllü ve de pek bilgili rehberimizin bize anlattıklarını ben de size anlatayım. Mezopotamya’nın Efes’i olarak anılan bu harabeler Mardin’in 30 km kadar güneydoğusunda. Tarih boyunca bir çok farklı uygarlık ve inancı barındırmış. Bu muazzam yapının tam kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte yaklaşık 3000 yıla dayanıyormuş.  Adını Pers Kralı Darious’dan aldığı rivayet edilen kent, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde sınırlarını Sasanilere karşı savunmak için sınır karakolu olarak da kullanılmış. Tarih boyunca bir çok farklı uygarlık ve inancı barındırmış olan bu anıtsal kent içinde, kaya mezarları, kilise, saray, çarşı, zindan, sarnıç su bentleri yer alıyor. 2009 yılında başlayan ve halen devam eden kazı çalışmaları ile her yıl yeni galeriler günışığına kavuşturulup ziyarete açılıyormuş.

 

Vakit uçuyor ve istemeyerek de olsa son ziyaret noktamız olan Süryani Manastırı Deyrulzafaran’a gitmek üzere ayrılıyoruz bu muhteşem yerden.

Yol sohbetimiz sürüyor, laf lafı açıyor,  Doğu’nun eski yarası feodalite ve ağalık konusuna geliyor.

Birebir yazmaya çalışacağım dinlediklerimi, konunun bildiğimizin dışındaki başka bir yüzünü de anlamaya çalışarak.

“Bakın ağalık sistemi dediğimiz olaya da yanlış yaklaşılıyor. Hani bir coğrafya düşünün, dünyanın en kalabalık yerlerinden biridir, -tabi bilinen dünya için konuşuyorum, yeni dünya, Amerika’nın keşfi vs. yi kasdetmiyorum. Bilinen dünyada kurulmuş bütün krallık, imparatorluk ne varsa hepsinin ilk hedefi Mezopotamya, yani bereket topraklarıdır. Şimdi günümüzde yazılı tarih yok edildiyse de, insanların sözlü tarihi hiçbir zaman yok olmaz. Müzik, deyimler, dilden dile geçen efsaneler hepsi tarihi yaşatır. Çok hızlı bir şekilde özet geçip geldik bugüne ve ağalık dönemine. İnsanlar ve hayat o dönemde şöyle: Devlet yok , hükümet sistemi yok, devletin kollukları topu topu iki üç atlıdan oluşuyor, onlar da hayatta kalmak için belli dönemlerde belli saatlerde yola çıkıyor. Zayıf olan güçlü olana tabi oluyor. Ağa dediğin aslında kendi bölgesinde en güçlü olan adamdır; sadece kendi coğrafyasını, kendi yaşadığı toprağı dışarıdan gelecek tehlikeye karşı korumak için. Ve böyle böyle olagelmiştir bu ağalık düzeni. Bunu yapabilmek için de, nasıl devletin ‘derin devleti’ varsa , bir Asala’ya karşı kullanmış olduğu Abdullah Çatlı’sı varsa misal, ağanın da kendi derin adamları mutlaka olmak zorunda, kendi alanını koruyacağı bir gücü oluşturması lazım. Devlet devletliğini yapıp sistemini oturttukça, elbet bir doğal seleksiyon var, bunun içinde devletin hiç kimseyle mücadele etmesine gerek yok esasen. Doğal olarak zayıf olan güçlünün etrafına yanaşacaktır. Ağa bu noktada o gün geldiğinde kendi derin koruma sistemini bırakıp, devlete yanaşmıştır. Ama devlet bunu bu bölgedeki insanların hayırına olacak şekilde kullanamamıştır. İnönü’den Demirel’e, Menderes’den bugünkü iktidara tüm liderler hep ağalığı kaldıracaklarını söylerler ama önce ilk icraat ağaya giderler. Ağalık böyle nasıl kalkabilir? Bu da bizim size sorumuz olsun.”

 

Deyrulzafaran’a ulaştık.

Burası da çok değişmiş onca yıl içinde. Güneydoğu turistik hareketin en büyük cazibe merkezi. 20 yıl önceki ziyaretimizde bizzat papaz (adını net hatırlayamıyorum ve doğrulayacak kaynak bulamadım) tarafından konuk edilmiş ve uzun uzun anlattıklarını dinlemiştik. Bugün tadilatla büyütülmüş bahçe ve ön giriş alanı tur otobüsleri ile dolu. Küçük gruplar halinde ve manastır görevlisinin rehberliğinde sınırlı bir ziyarete izin veriliyor. Buradaki tarihi bilgiyi de meraklısına google incelemesine bırakıyorum. Sadece pek bilgili rehberimizden edindiğim ve belki sizin kolay öğrenemeyeceğiniz bir bilgiyi aktarayım. Manastır içindeki duvarların yerden yarım metre kadar yükseğinde bazı pano künyeler var mezar taşı gibi. Bu çok geniş duvarların içinde daha önce ölmüş  olan ruhani liderler dikilir şekilde gömülü imiş ve o künye yazılar da gömüt işareti imiş. Bir diğer orijinal bilgi de manastırın ana kapısındaki demir kapı zili tokmakları ile ilgili. Kapının iki kanadının üzerinde bulunan, bir halkanın alttaki demir parçaya vurulması ile kapının çalındığı bu tokmakların alt levhalarının biri dış bükey, biri iç bükey. Dış olan vurulduğunda tok bir ses çıkarıp gelenin erkek ziyaretçi olduğunu, iç bükey olan ise daha tiz bir ses çıkarıp gelen kişinin kadın olduğunun habercisi imiş. Yaa böyleyken böyle işte.

 

Mardin’deki vaktimiz doldu ve rehberimizle vedalaşıp Diyarbakır’a dönüş minibüsümüze bindik. Son dönemde yapılmış olan yeni yol gayet güzel ve bir saat kadar sürüyor. Bizimki bir buçuk saat oldu. Çünkü bir kontrol noktasında durdulup kimlik taramamız yapıldı.

Diyarbakır otogarında karşılanarak bir ev ziyareti daha yaptık ayrılmadan önce. Bu dört gün içinde ayağımız yere bastırılmadı desek yeridir. Biz de birbirimizi çok ağırlıyoruz batıda ama buradaki bir başka. Neden derseniz izahı zor olur. “Başım gözüm üstüne” denmesini seviyorumdur belki.  Dünürler sakin bir uyum içinde son sohbetlerindeler. Gençler mutlu umutlu. Biz de onlardan umutluyuz. Halayla modern dansı, şalvarla straplesi, kebapla midye dolmalı ordövrü, belki de doğu ile batıyı karıştırıp harmanlayıp ‘tek bir diyar’ ederler Anadolu’yu.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :