ÖZNUR EREN KANARYA YAZDI- UNUTULMUŞ NE VARSA, YEŞİLÇAMDAN GERİ KALAN

Ana Sayfa » HAYATIN İÇİNDEN » ÖZNUR EREN KANARYA YAZDI- UNUTULMUŞ NE VARSA, YEŞİLÇAMDAN GERİ KALAN

13.09.2019 - 21:24

ÖZNUR EREN KANARYA YAZDI-  UNUTULMUŞ NE VARSA, YEŞİLÇAMDAN GERİ KALAN

 

 

1960’lı yılların başında, Yeşilçam filmlerinin gözde olduğu zamanlardaydık…

Bana “Mevsimleri say bakalım” dendiğinde, ilkbahardan sonra “Yazbahar’ın” geldiğini sandığım yaştaydım.

Bir taşra kentinde, bahçesi büyük, iki katlı evin ikinci katının kiracısıydık. Bahçe, küçük kentin tek yazlık sinemasına komşuydu. Ne yazık ki beyazperde karşımızda değil, tam ters taraftaydı. Gece bahçeye çıkmama izin yoktu zaten. Tahta korkuluklu balkonda, yerdeki halının üzerine uzanır, ışıksız gecede gökyüzünde parlayan yıldızlara bakarken, sinemadan gelen sesleri dinlerdim. Haftada bir değişirdi filmler ve iki film birden oynatılırdı. Dolayısıyla, bir hafta boyunca her gece aynı replikleri dinleyerek ezberlerdim. Göremediğim sahneleri gözlerimde canlandırırdım. Oyuncuların suretlerini bildiğim için, repliklerle oyuncuları birleştirmem hiç zor olmazdı; aksine eğlenirdim kendimce. Aklımda yer eden filmdi, Ajda Pekkan’lı Fatma Girik’li, Tamer Yiğit’li, Öztürk Serengil’li “Babamız evleniyor…” Baba Vahi Öz’dü, gelin adayı da Mualla Sürer olmalıydı, ikisi hep birlikte oynarlardı ve rahmetli Mualla Sürer’in filmlerdeki adı da hep “Bedia” olur, Vahi Bey, genizden gelen sesinin kendine has tonlamasıyla “ Bediaaaaa!!!” dediğinde, tüm seyirciler kahkahalarla gülerdi. İşte bu filmin tanıtımının (Parça gösterimi denirdi o zamanlar bu kısa tanıtımlara) iki cümlesini hala hatırlarım : ”Babamız evleniyor, babamız evleniyor!!! Babamız bu sinemada evleniyorrr!!!” Ajda Pekkan, o zamanlar şimdiki kadar genç değildi.

Kış geldiğinde, gündüz matinelerine giderdik annemle.

O kentte iki sinema vardı ve her ikisinde de iki film oynar, her hafta değişirdi, yazlık sinemada olduğu gibi. Önce birer külah çekirdek alırdık, sonra sorardı annem : ”Sence hangisine gidelim?” Birini seçerdik ama ziyanı yoktu, diğer sinemaya da sonraki günlerde giderdik nasıl olsa…

 

O yıllarda da, annelerin günleri olurdu ama daha altın günleri icat edilmemişti elbette. Henüz evde yalnız kalma yaşında olmadığım için, ben de giderdim annemle birlikte bu günlere. Konukların ya da ev sahibinin çocukları yoksa sıkılırdım o birkaç saat içinde. Ama tek bir ziyareti iple çekerdim : Kışlık sinemalardan birinin sahibinin eşinin gününü. Başka çocuk olup olmaması hiç umurumda olmazdı o günde. Adını aklımda tutamadığım ev sahibemiz, beni sinema salonuna açılan karanlık odaya götürürdü, ben de pencereyi örten kalın perdenin altına süzülür, sessizce, adeta huşu içinde izlerdim filmleri. Parla Şenol’lu, Ayşecik’li ve Sadri Alışık’lı filmlere sevdalanışım, o döneme ilişkindir işte…

Yaz günlerinin, İstanbul’da geçirdiğimiz o bir ayında da anneannem götürürdü beni sinemaya kuzenimle birlikte. Genellikle Yeşilçam filmleri izlerdik ama yabancı filmleri izlediğimiz de olurdu. Kitabına vurulduğum “Rüzgar Gibi Geçti “ örneğin…

Anneannemle birlikte film izlemelerin en büyük kazanımı, Türk Sanat Müziği eserlerini de radyo dışında, “söylemese de söylermiş gibi yapan” sanatçılardan dinleyebilmekti. Sonra ses sanatçılarının başrolde olduğu film furyası oldu bir dönem. Oyunculuk yeteneği olmayan ama şarkı söyleyebilenlerden şarkı dinleyebilmeyi sevmiştim. O oyuncuların ve ses sanatçılarının büyük bölümünü, gazino sahnelerinde de izleyebildim : Fatma Girik, Berkant, Mine Mutlu, Kamuran Akkor, Göksel Arsoy, hatta Zeki Müren…

Türk filmlerinin karakter oyuncularını çok severdim ben. Tonton aşçıbaşı Necdet Tosun’u, babacan fabrikatör Hulusi Kentmen’i, saf uşak Sami Hazinses’i, tuhaf bahçıvan Cevat Kurtuluş’u, yaşlı şoför Nubar Terziyan’ı, kötü dadı Aliye Rona’yı, şen -şakrak hatta hafif meşrep kahya kadın Mürvet Sim’i, çaçaron ve evde kalmış hizmetçi Suna Pekuysal’ı, şuh kadınlar Diclehan Baban’ı, Neriman Köksal’ı, sonraki yıllardaki sevimli anne Adile Naşit’i, domates güzeli Ayşen Gruda’yı, takıntılı kadın Perran Kutman’ı, bulunduğu yaştan çok daha genç karakterlere can veren Halit Akçetepe’yi, iyiye evrilebilen kötü adam Ekrem Bora’yı, kötü adamlar Önder Somer’i, Danyal Topatan’ı, hep güçlüden yana olan Turgut Özatay’ı, Süheyl Eğriboz’u ve diğerlerini…

İyi adamlar vardı, yan karakterlerdi onlar. Münir Özkul, Kadir Savun, Eşref Kolçak, Yılmaz Köksal, Salih Tozan. Genellikle esas oğlanın mahalle arkadaşları ya da sıkı dostlarıydı o iyi adamlar. Sadri Alışık uzun yıllar Ayhan Işık’ın can dostuydu . Süleyman Turan ise, Ediz Hun’un ya da Kartal Tibet’in hayat kurtaran arkadaşıydı hep.

Onu hiç kötü adam rolünde hatırlamıyorum. Ediz Hun ve Türkan Şoray’lı “Güllü” filminde gazeteciydi. Uçarı Ediz Hun’un kalbini kırdığı Karadenizli köylü kızı Güllü’nün, büyük kentte evrim geçirip Ediz Hun’dan intikamını almasına yardım eden gazeteci. O da Güllü’ye aşık oluyordu, tıpkı Ediz Hun gibi, ama aşkını sessizce içinde taşıyıp uzaktan gözleri yaşlı izliyordu filmin sonundaki mutlu çifti.

Süleyman Turan ve diğer sanatçıların oynadığı o filmlerin çoğunun kayda değer bir konusu yoktu. Ama, o “mış gib”i yapmalardan insana geçen duygular vardı. Neşe, hüzün, dürüstlük, değerbilirlik, tokgözlülük, alçakgönüllülük, arkadaşlık, dostluk, fedakarlık ,yardımseverlik gibi. O filmlerdeki yoksul ama mutlu mahalle görüntülerinde vardı bu duyguların tümü. O filmlerde, dünya zenginlerin gibi görünse de iyiler mutlaka kazanırdı sonuçta. İyiler isyan ederlerdi dünyalar kadar haksızlığa ama hak yerini bulurdu filmin sonunda. Sadri Alışık karakterleri zengin olmazdı film biterken, isyan ederdi mahkemede “Bu da mı gol değil ha, hakim bey, bu da mı gol değil ?!!!” diye sorardı ama sevdiğiyle bir araya gelir, yüzü gülerdi ve dilinde bir şarkı, mutlu mesut yürür gider, biz de yüzümüzde geniş bir gülümsemeyle çıkardık sinemadan.

Size Türk Sinema tarihinin sonraki gelişmelerini anlatmayacağım, korkmayın lütfen!

Başka ve benim içimi çok acıtan bir ölümle bitireceğim bu uzun yazıyı. Ben de sizler gibi okudum Süleyman Turan’ın kaybını. Haberin başlığı hemen hemen tüm internet sitelerinde ve gazetelerde aynıydı :

”Süleyman Turan’ın ölümündeki acı gerçek…”

İki gün boyunca kapısına bırakılmış gazeteleri almayınca endişelenen komşuları, polise haber verince anlaşılmıştı en az iki gün önceki ölümünü sanatçının. Ya gazete almıyor olsaydı? Ünlü olduğu dönemlerde yanında olanlar bugününde yok muydu? İnsanların ellerinden düşmeyen cep telefonlarıyla, cenaze törenlerinde saf tutan dostlarınca neden aranmamıştı o birkaç gün boyunca?

O, değerli ve çok yönlü bir sanatçıydı. Gazetelere ve dergilere sürekli fotoromanlar, karikatürler çizerdi ben küçükken. Çizgileri çok güzeldi. Kaç kişi bilir bu özelliğini? “Sinema sanatçısı, karakter oyuncusu “ sıfatlarının yanına, “Çizer” tanımını da eklemeyi ölmeden önce akıl eden oldu mu?

Neden yaşamımıza güzellik katan insanları öldükten sonra tanıyıp seviyoruz ki?

Bir köşede unutulup ölmelerine izin veriyoruz?

Neden biz de ”mış gibi yapıp” öldükten sonra arkalarından övgüler düzüyoruz?

Oysa onların hiçbiri ikiyüzlü karakterlere hayat vermemişlerdi.

Dolayısıyla, Süleyman Turan da bu iki yüzlülüğü ve unutulmuşluğu hiç hak etmedi.

Bizim kuşağın ona ve hepimize sinemayı /yaşamı sevdiren, yaşama dair ayrıntıları merak etmemizi sağlayan perde arkadaşlarına gönül borcumuz var.

Ödeyebildik mi dersiniz?

 

Öznur Eren Kanarya- Yazar

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :