TÜRKİYE’DE OLUP BİTENLERE BİR DE BÖYLE BAKIN. SADETTİN TANTAN’DAN YURTSEVERLİK.COM’A ÇARPICI AÇIKLAMALAR. PKK TEK HAMLEDE NASIL DEVRİLİR?

Ana Sayfa » GÜNCEL » TÜRKİYE’DE OLUP BİTENLERE BİR DE BÖYLE BAKIN. SADETTİN TANTAN’DAN YURTSEVERLİK.COM’A ÇARPICI AÇIKLAMALAR. PKK TEK HAMLEDE NASIL DEVRİLİR?

01.03.2019 - 23:40

TÜRKİYE’DE OLUP BİTENLERE BİR DE BÖYLE BAKIN. SADETTİN TANTAN’DAN YURTSEVERLİK.COM’A ÇARPICI AÇIKLAMALAR. PKK TEK HAMLEDE NASIL DEVRİLİR?

 

Sadettin Tantan özellikle 2002’i öncesinde, AKP’nin iktidara gelme hazırlıklarının sürdüğü bir aşamada İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemde terör konusunda çok önemli operasyonlara imzasını atmış bir isim. Suriye’nin parçalanmasından sonra Türkiye’nin başına bela olan radikal dini örgütlerin ilk nüvesini oluşturan Hizbullah terör örgütünün etkisiz hale getirilmesi, Tantan’ın düzenlediği operasyonlarla sağlandı. Yurtseverlik.com’a verdiği söyleşide  dini örgütler, cemaatler ve PKK konusunda öyle saptamalarda bulundu ki, bilgi kirliliğinin ayyuka çıktığı bir süreçte bu yaklaşımlar çok tartışılacağa benziyor.

Yalnızca terör konusunda değil özellikle Fethullah’la bağlantılı giden kimi kritik konularda da Tantan hiç konuşulmayanları açık yüreklilikle ortaya döktü. Tabii siyaset ve ekonomi alanındaki olası gelişmelerle ilgili analizleri de bize göre hem şaşırtıcı, hem de bir çok yerde ses getirecek nitelikte.

Fazla ayrıntıya gerek yok, şimdi söz Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan’da.

YURTSEVERLİK.COM

 

 

 

 

İçte ve dışta Türkiye’nin bugününü ve yarınını belirleyecek çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Yakın zaman dilimi olarak 31 Mart bunların tümünü biçimlendirecek kritik bir eşik olarak duruyor karşımızda. Hepsini ayrı ayrı sormayı hedefliyorum. Ama şuradan başlamakta fayda var galiba: Dışta yaşanan gelişmeler, özellikle Suriye ve Irak sınırımızdaki oluşumlar belki de şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde ülkeyi dalga dalga etkisi altına alıyor. Doğal olarak dış politikadaki kararlar, uygulamalar, tercihler kaderimizi belirleyecek bir çizgide ilerliyor. Hani sanki ekonomiden siyasete uzanan o geniş yelpazede bütün belirsizlikler bir şekilde dış politikadaki gelişmelerle iç içe ilerliyor. Bu açıdan baktığımızda siz ne görüyorsunuz?

 

 

Türkiye’nin dış politikası tamamen ipotek altına girmiş durumda. Özellikle Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eşbaşkanlığını üslenmiş olan iktidarın söylem ve uygulamalarından bunu tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Ortadoğu’nun iki kilit ülkesi Libya ve Suriye’nin çökmesinde Türkiye’ye dolayısıyla iktidara yüklenen misyonu açık biçimde görmek mümkün. Yalnız Suriye değil Libya’da da Türkiye’nin yanlış dış politikaları kullanılarak oraların parçalanmasına neden olacak sonuçlara ulaşıldı. Örneğin işin esasına bakıldığında Libya’da otoriter bir rejimin olduğu herkesin malumuydu. Ama İngiltere başta olmak üzere yediğindeki Amerika, Türkiye kartını da kullanarak ülkeyi parçalamayı başardılar. Türk dış politikası hem Libya’da hem de Suriye’de işin bu noktaya varmasında taşeron hizmeti görmüştür. Türkiye’ye göç eden 4 milyon Suriyeli bu taşeron politikaların sonucunda ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Ne acıdır ki iktidarın bu politikaları sonucu Rusya ve İran’ı güney komşumuz haline getirdik. Bütün bunlara baktığımızda burnumuzun dibindeki hesaplaşmaların enerji savaşlarından kaynaklandığını görüyoruz. Birinci Dünya Savaşında bu bölgede kaybederek giden ülkeler, son süreçte Türkiye’nin hataları nedeniyle geri döndüler ve sınırlarımıza yeniden konuşlandılar. Bu ülkeler taşeron dış politikamızın bir sonucu olarak bizi şimdi farklı noktalardan tehdit ediyorlar. Aracı olarak da PKK, PYD ve YPG’yi örgütleyerek silahlandırdılar. Onları yüksek teknolojik silahlarla donatarak hatta eğiterek karşımıza bir güç olarak çıkardılar. Kuşkusuz bütün bu tehdit unsurları iç siyasetten ekonomiye kadar her şeyi etkiliyor.

 

 

 

Tam burada PKK faktörünü biraz açmanızı istiyorum. Sizin İçişleri Bakanlığı yaptığınız sürece dönecek olursak içinde yer aldığınız koalisyon hükümeti döneminde örgüt böylesine etkin miydi? Şimdilerde neredeyse siyasallaşmış bir görüntü veren yapısı nasıl oldu da bu hale dönüştü?

 

PKK bizim dönemimizde dağılma noktasındaydı, bitmişti, bu kadar büyük sermayesi falan da yoktu. Bu iktidarla beraber büyük bir sermaye birikimine; eleman, kadro örgütlenmesine doğru hızla ilerledi. Yani bizim bıraktığımız dönemde PKK Türkiye’ye vereceği zararlar noktasında böylesine etkin bir güç değildi. Siyasi, ekonomik ve örgütsel yapı anlamında benim bakanlığım döneminde soluk alamayacak bir haldeydi. Bugünkü iktidarın 17 yıllık uygulamaları sonucunda yalnız PKK değil cemaatler de aşırı bir zenginliğe ulaştılar. AKP’nin uyguladığı stratejilerin derinlerinde kara para, kaçakçılık ve fuhuş ekonomisi, rant ekonomi var. Bu süreçte kayıt dışı ekonominin az önce vurguladığım alt başlıklarının baskısıyla yalnızca iktidar ve yandaşları zenginleşmedi, başta PKK olmak üzere diğer örgütsel yapılar da inanılmaz biçimde zenginleştiler. Tabii bu noktada başlangıçtan beri çözüm süreci adı altında çok gizli biçimde yürütülen görüşmeleri vurgulamak gerekiyor. İktidar sahipleri biz bunları çözeriz diye plan yapıyorlardı. O dönemi anımsayacak olursak Türkiye demokratikleşiyor söylemi adı altında büyük bir rüzgar estiriliyordu. Onun gerisinde hızla güçlenen bir Kandil’in ayrımına ne yazık ki varamadık. Zaten batının istihbarat servisleri Türkiye’nin Kandil’e dokunmasına hiçbir zaman müsaade etmediler. Örneğin Habur ve Ovacık sınır kapılarının (Ecevit Hükümeti döneminde yapılmıştı) açılmasını hiç istemediler ve hâlâ da açılamıyor. Türkiye’yi kontrol etmek isteyenler Amerika, İngiltere, Almanya ve Fransa buna müsaade etmiyorlar. Şimdi gelinen noktada bizim desteğimizle bir Kürt Devleti’nin kurulmasının alt yapısı hazırlanıyor. Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani Hükümetleri’nin kurulmasında da iktidarın büyük katkısı var. Her açıdan; eğitim katkısı, maddi katkı. Kobani denilen yapının bu hale dönüşmesi de yine iktidarın uyguladığı politikaların bir sonucu. Örneğin Kobani sürecinde orada yaralanan PKK’lıları burada tedavi ettik, onların geçişlerine yardımcı olduk, Amerika’nın oraya yaptığı silah sevkiyatlarını görmezden geldik. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra Türkiye Diyarbakır’daki üssü tamamen Amerika’nın hizmetine sunmuş durumda. Yani o kadar kızdığımız YPK durup dururken güç haline gelmedi. Onlar silahlanırken Türkiye kafasına kuma gömmüş vaziyetteydi.

 

Siz orada bir Kürt Devleti’nin kurulma ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Batının oraya bir hançer saplamayı hedeflediğini biliyoruz. Ama Türkiye dik durursa o hançer ellerinde kalabilir. Bu tamamen iktidarın uygulayacağı politikalarla ilişkili bir durum. Türkiye hâlâ Amerika bana bir şey der mi korkusuyla hareket etmeye devam ederse bu operasyon onların istedikleri biçimde noktalanır. Üzücü olan şey hükümet iktidardan düşmemek için Amerika’ya her türlü tavizi vermeye hazır bir görünüm sergiliyor.

 

 

Peki yeniden terör gündemine dönecek olursak Suriye’nin parçalanmasının ardından hem sınırımızda, hem de yurt içinde hızla üreyen radikal İslami terör örgütleri çıkıyor karşımıza. O dönemde doğrudan Türkiye’yi hedef seçmişlerdi. Ama biraz geçmişe dönecek olursak Hizbullah’ı sormak istiyorum. Bütün bunları Hizbullah’la bağlantılı olarak değerlendirmek gerekiyor mu?

Biliyorsunuz önceden bir İhvan hareketi vardı. Mısır’da başlayan hareket önce Amerika, sonra İngiliz istihbaratının denetiminde gelişti, büyüdü. Müslüman Kardeşler hareketi ne hikmetse bugünkü iktidarla iç içe. Liderlerini burada koruma altına aldılar. Başlangıçta Suudi Arabistan ve Katar’da örgüte destek verdi. Sonradan bu iki ülke durumu gördüler ve aralarına mesafe koydular. Hatta Mısır’da Sisi’nin iktidara gelmesinde katkıları bile oldu. İhvan hareketi yine Mısır’da Amerika’nın desteğiyle iktidarı Mursi’yle paylaşma olanağına kavuştu. Ama bunun biraz öncesine dönecek olursak, İhvan hareketinin kimi kadrolarının, liderlerinin Suriye’de Hama’da, baba Esat’ın düzenlediği katliamdan sonra Türkiye’ye kaçtıklarını görüyoruz. Bunlar Hizbullah hareketinin kurulmasını sağlamışlardı. Benim bakanlığım döneminde Hizbullah’ı ortaya çıkarıp tasfiye ettik. Cezaevine giren militanlar sonradan maalesef Yargıtay’da dava süreci takip edilmediği için beraat ettiler. Şimdi bakıyorsunuz legal bir parti gibi Hüdapar’ı kurdular,siyasallaştılar. Hüdapar’ın lideri Almanya’da ve burada eleman kazanmak için faaliyetini sürdürüyor. Tabii sadece onlar değil, diğer cemaatler de aynı şekilde büyüme, yaygınlaşma olanağı elde ettiler. Bunun dışında El Kaide faktörünü gözden kaçırmamak gerekiyor. El Kaide’nin Libya da batı servisleri tarafından kullanılan militanları bir şekilde buraya gelerek Türkiye ve Ürdün üzerinden Suriye geçtiler. Zaman zaman Türkiye’de kaldılar. Bunların hepsi arşivlere girdi. Güney illerimizde Gaziantep ağırlıklı olarak ofisler kurdular. IŞİD’ın kökü buralara dayanıyor. IŞİD tek başına bir örgüt değil. Diğer bağlantılı birimleri Bitlis grubu, Osmaniye grubu, Adıyaman grubu buralarda eğitim alıp Suriye’de savaşa giden ekipler. İşte BOP’u uygulamaya sokanlar hedef seçtikleri ülkelerde böyle silahlı grupları örgütleyerek, onları küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanacakları bir yapıya dönüştürdüler. Türkiye’deki iktidar da bunu yaptı. Örneğin El Nusra, o da Amerika’nın denetiminde bir yapıydı. Tüm bu örgütler arkalarındaki güç oranında büyüyüp tehdit haline dönüşüyorlar. Türkiye bunları Kırşehir’de eğitmek üzere bir proje başlattı ve ne hikmetse Suriye’ye gidenler orada istihbarat servisleri tarafından yakalandılar. İşin acı tarafıysa tam bu süreçte hükümet, Irak ve Suriye’deki Türk’leri eğiterek kullanmak istedi ama başaramadı ve orda da kaybetti. Yani Irak ve Suriye’deki Türk kimliği gelişmelere katkı sunacak birleştirici bir unsur haline getirilebilirdi, ne yazık ki başarılamadı.

 

Peki sizin söyleminizden yola çıkarsak BOP’un projesi olan IŞİD niye en büyük katliamlarını Türkiye’de gerçekleştirdi? Amaç neydi?

Söyledim IŞİD diğer radikal İslami terör örgütleri gibi istihbarat kuruluşlarının denetimi altında. Sözünü ettiğiniz bu eylemler sipariş verildi. IŞİD’ın büyük kentlerde düzenledi terör olayları, batılı istihbarat örgütlerinin Türkiye’yi tehdit amacıyla sipariş verdikleri olaylar. Biliyorsunuz PPK’nın Dağlıca’da düzenlediği eylemin arkasında da talepler ve tehditler vardı. Türkiye o talepleri yerine getirdi.  Onların tehditlerini gördü. Ama burada asıl sorulması gereken soru şu: IŞİD dediğiniz örgüt 3 bin kişi, 5 bin kişi neyse; Amerika, İngiltere, Fransa bu sürüyü bir anda paspas gibi ezip geçmeyecek, mümkün mü? Bu ülkeler bölgeyi kontrolleri altında tutabilmek için onu hep bir silah olarak kullandılar. Daha da özeti enerji savaşlarında egemenlik alanlarını ellerinde tutmak isteyenler IŞİD’e her türlü işi yaptırdılar. Bu ülkeler bölgedeki insanları köle gibi görüyor ve kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla her türlü senaryoyu yazıp uygulatmaktan çekinmiyorlar.

 

 

O zaman akla şu soru geliyor: Türkiye başta IŞİD olmak üzere diğer radikal dinci örgütlerle ve PKK ile mücadelede doğru bir zeminde mi ilerledi?

 

İktidar bu örgütlerle mücadele ettiğini söylüyor, ki etti de ama akla şu ayrıntıyı unutmamak gerekiyor: Uluslararası sözleşmeler açısından bakıldığında, iç hukukumuza da girdi, terörün finansmanı, kara para ve terörü besleyen diğer kaynaklar, bunlara niçin el koyulmadı? Bu konuda hiçbir çalışma yok. Örneğin PKK’nın bugün yurtiçi ve yurtdışındaki kaynaklarına el koyabilirdi; televizyonlarına, gazetelerine, sosyal medyasına ve diğer unsurlarının hepsine el koyulabilirdi. Çünkü biz uluslararası bir sözleşmeye imza atmışız, iktidarın böyle bağırıp çağırmasına gerek yok. Bu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri doğrultusunda örgütün kaynakları neredeyse, Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da ve tabii ki yurt içinde nerde varsa el koyabilirdi. Ama bunun için neye ihtiyaç var: Yetişmiş, uzman hakim, savcı, istihbaratçı ve polise ihtiyaç var. Dediğim konuda adliyeye intikal etmiş bir dosya falan yok. Başka ne yapılabilirdi? Kandil’i, Membiç’i Amerika’ya falan sormana gerek yok, gidersin ve gereğini yaparsın. Peki niye yapamıyorsun, el koyamıyorsun. Çünkü Türkiye şu anda bağımlı bir ülke. Siyaseti bağımlı, güvenliği bağı, mali ve ekonomik yapısı bağımlı ve son bir nokta, muhalefeti de bağımlı.

 

 

Suriyeli göçmenler konusuna dönecek olursak, başlı başına bir sorun bu. Toplumsal yapının içinde 4 milyondan fazla Suriyeli kendi topraklarından getirdikleri ilşki biçimleriyle, kültürleriyle, sağlık sorunlarıyla bir sorunlar yumağı oluşturmuş durumdalar.

 

Biliyorsunuz biz kendimiz bile köyden kente geldiğimizde öyle sorunsuz bir biçimde kentleşemiyoruz. Kent kültürüne adapte olmamız yıllarımızı alıyor. Suriyeliler de bizim kültürümüze daha adapte olamadılar. Tabii ki güçlü bir devlet ülkeleri zihinsel olarak ele geçirebilir. Gidip oraları işgal etmenize gerek yok. Biz Suriyelilerin iyi bir projeyle tercihlerini, zihinlerini yönlendirebilirdik. Suriye zaten bizim 100 sene önce iç içe yaşadığımız yerlerden biri. Oradan göç dalgası başladığında biz arşivsel olarak bunları doğru ve eksiksiz biçimde kayıt altına alamadık. Kayıtlı olanlar var, kayıtsız olanlar var. Kuşkusuz bu kayıt dışı tablo büyük tehlike arz ediyor. Bunun dışında ilk aşamada gelenleri çocukları dahil gerektiği biçimde eğitebilseydik her şey çok başka olabilirdi. Eğer gereken eğitim verilmezse bu ilerde size tehlikeli bir silah olarak geri dönebilir. Güneydoğu’da insanlar artık kendi bölgelerini terk edip batıya kaçıyorlar. Orada oluşan mafyamsı yapılar gerek sosyal, gerekse ekonomik hayatı, günlük işleyişi ele geçirdiler. Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde yani bu kadar kolay bir göç dalgasına kapıları sonuna kadar açmamızın bir nedeni Türk kimliğinin ve Cumhuriyet ilkelerinin eritilmeye çalışılmasıyla ilişkilidir. Suriyelilerin toplumla uyumsuzluğu giderek derinleşmeye başlamıştır. Bu gelecekte bölgeyi ateşe sürüklemek isteyen batı devletlerinin amaçlarına katkı sağlayan tehlikeli bir derinleşmedir. Geçmişte Alevi Sünni çatışmasını yaratmak istediler, tutmadı. Türkiye İran çatışmasını tezgahlamaya çabaladılar, bu da tutmadı. Ama bizdeki siyasi kadrolara baktığımızda, iktidarıyla muhalefetiyle toplumu uzun zamandır bilinçli bir biçimde ayrıştırıyorlar. Bu aymazlığı her an kullanılabilecek bir tehlike olarak görüyorum. Geriye dönecek olursak, sizin elinizde hukuki olarak dayanabileceğiniz argümanlarınız var ama bunları kullanmıyorsunuz. Onun yerine siyaseten toplumu ayrıştırarak tehdit ediyorsunuz. Örneğin sürekli HDP’yi PKK’nın uzantısı olmakla suçluyorlar. Eğer öyleyse PPK’nın mal varlıklarına içte ve dışta el koyduğunuzda o siyaset kurumu büyüme olanağını yitiririr. Çünkü o siyasi topluluk PKK’nın silahlı gücüyle kurulan bir yapıyı temsil ediyor ve oy talebinde bulunuyor. Mali kaynaklarına el koymuyorsunuz ama sürekli tehdit ediyorsunuz. Partiyi kapatmanıza da gerek yok, bütün malvarlıklarına el koyduğunuzda ne olur? Siyaset parayla olmuyor mu? Para insan gücünü getiriyor beraberinde. Bunu yapmıyorsunuz. Muhalefet de aynı hataya düşüyor. Bu hataların yanına uluslararası güçlerin, batı istihbaratının Ortadoğu’da ayrışmayı teşvik eden, çatışma çıkarmaya yönelik oyunlarını da ekleyin. Bunlar Osmanlı Devleti zamanında da uygulamaya sokulmuş, bilinen işler.

 

 

 

 

Peki buradan Fethullah Gülen hareketine gelirsek, 15 Temmuz’da ortaya çıktı ki örgütlenme birdenbire olmamış. 1980’den bu yana devam eden bir kalkışma hazırlığı var ortada. Dolayısıyla sizi de ilgilendiren bir gelişmeden söz ediyoruz. Yani sizin İçişleri Bakanlığı yaptığınız sürece dönecek olursak hiç mi bir gözleminiz olmadı?

Bu yapı vardı, biliniyordu, hatta eskiden beri devam eden bir soruşturma vardı, kolej öğrencilerinin Fethullah Gülen’in kontrolunda olduğu şeklinde. Biz onları müfettiş raporlarıyla, bakanlık soruşturmasıyla aktif görevlerden pasif görevlere çektik. Çünkü o zaman memuriyetten atmak gibi bir yasal yetki yoktu elimizde, şu anda öyle yetkileri de var. Fethullah Gülen hareketi başlangıçtan bu yana Türkiye tarafından kullanılabilir bir hareket gibi izlenim uyandırsa da, zaman içersinde bunun batı servisleri tarafından etkin biçimde yönlendirildiği ortaya çıktı. Burada ayrı bir parantez açmak istiyorum: Cumhuriyet’imizin ilk kurulduğu yıllarda ve sonrasında reformlar gerçekleştirilmiş ama devletin temel alt yapısını oluşturan unsurlar eksik bırakılmıştı. Yani bilgi ağları, istihbarat alt yapıları milli kimlik gözetilerek gerektiği biçimde oluşturulamamıştı. Daha düne kadar yani 1960 ihtilaline kadar bizim istihbarat teşkilatımızla, Amerika’nın istihbarat birimleri alt alta , üstü üste çalışıyorlardı. Hatta bizimkilerin maaşlarının bile Amerikalılar tarafından verildiği bir gerçekti. Bu istihbaratı paramparça eden bir tablodur. Şimdi parantezi kapatarak devam edelim. Bu iktidar döneminde Fethullah Gülen hareketi acayip şekilde hem siyasi anlamda, hem eleman, kadro anlamında, hem de ekonomik mali güç anlamında aşırı bir güce ulaştı. Fethullah Gülen IQ’su yüksek çocukları tespit ederek, aralarına alarak onları kendi okullarında, evlerinde, yurtlarında eğiterek, yurt dışına da göndererek çok nitelikli bir güç yarattı. Öte yandan Adalet ve Kalkınma Partisi devletin geçmişten gelen kişilikli, namuslu, düzgün bütün kadrolarını boşalttı. Buralara Fethullah’ın elemanları yerleştirildi ve bunlar devletin içini bir ağ gibi ördüler.

 

Ama az önce sormuştum, ortaya çıkan tablo bunun birden bire olmadığını gösteriyor. 2002’den çok önce başlamış bir hazırlık, bir kalkışma süreci söz konusu.

Tamam, arşivlerde Süleyman Demirel’in, Çiller’in bunları desteklediğine yönelik bütün bilgiler var, biliniyor. Mesela ben 1994- 1999 arasında Fatih’te belediye başkanı iken Fethullah Gülen’le resim çektirmek, o masaya oturup beraber yemek yemek için bütün belediye başkanları, spor kulübü başkanları, iş adamları kapıda sıradaydılar. Bana da çok baskı yaptılar. Ben hareketi bildiğim için onların hiçbir girişimine, davetine ortak olmadım. Ayrıca benim İçişleri Bakanlığım döneminde cemaat o kadar güçlü değildi. Belki içlerinde kendini gizlemiş olanlar vardı, onlar sonradan açığa çıktı. Örneğin kendisi komiser, komiser muavini, siyasi kimliğini bizim zamanımızda gizlemiş. Bunların hepsi bu iktidarla beraber müdür oldular.

 

 

 

Yine de sizin o dönem bu bilgilerin, istihbaratın bir kısmına ulaşmanız gerekmiyor muydu?

Hayır o dönemde bu kadar güçlü değillerdi. Sessizdiler. Nefes alamıyorlardı.

 

 

Şöyle diyebilir miyiz: Biz bunları biliyorduk ama nasılsa bir şey yapamazlar diye dokunmuyorduk.

Bakın aktif görev denen bir şey var. Yani hiçbiri aktif görevde değildi.

 

 

15 Temmuz darbe girişiminin ortaya çıkardığı asıl çarpıcı gerçek Fethullah’ın özellikle TSK içinde kurduğu örgütlenmeydi. Askeri yapının önemli kilit noktalarının, kadroların neredeyse yüzde 80’inin  cemaatin eline geçtiği ortaya çıktı. Böylesi bir azgınlaşmanın size, İçişleri Bakanlığı’na yansıyan bir etkisi olmadı mı?

 

O süreçte Milli Güvenlik Kurulu’nda da konu gündeme gelmiş ve biz Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan istemişizdir, eğer bilginiz varsa bildirin hemen operasyon yapalım diye, onlar yok demişlerdir. Sadece Fethullah Gülen hareketi değil, Hizbullah hareketi için de MİT’ten bu konularla ilgili bilginiz varsa bildirin dedik, yok dediler. Örneğin Hizbullah’ın evleri konusunda hiçbir bilgileri yoktu, biz bulduk. Az önce söyledim, devletin temel alt yapılarındaki eksiklik, bilgi ağlarındaki kopukluk, yetersizlik Türkiye’yi bu durumlara getirdi. Şimdi dikkatli baktığınız zaman güçlü devletlerin sizin insanlarınızı kullanarak sizi içten yıkmayı hedeflediklerini görüyorsunuz. Siz de eğer egemenlik ve güvenlik kuşağınızı genişletmek istiyorsanız, oradaki enerji ve doğal kaynak birikimlerini kullanmak istiyorsanız aynı yönetimi devreye sokacaksınız.

 

Fethullah Gülen hareketinin siyasi ayağına dokunuldu mu?

Fethullah Gülen’in siyasi ayağı ortaya çıkamaz, çünkü siyasi ayak kendileri. Geçmişe dönük arşivlere bakın, hepsinin üst üste çekilmiş fotoğrafları var. İnsanlar konvoy halinde buradan Amerika’ya el öpmeye gidiyorlardı. Görüşmek için yalvarıyorlardı. Ama şimdi bakıyorsunuz sadece bankanın önünden geçenler içerde, onların okullarına hasbelkader giden çocuklar içerde, büyük kafalar içerde değil. Hükümet Fethullah Gülen’le mücadele edemez. Çünkü o Amerika’ya hizmet eden bir tarikatsa ve 100 den fazla ülkede okulları, kurumları, çalışanları, ilişkiler ağı ve hepsinden önemlisi de parası varsa, bunu tepe tepe kullanan Amerika Fethullah Gülen’i size kaptırır mı? Tabii sadece Fethullah değil, şimdi aynı şekilde Tayyip Bey kendisi de örgütleniyor. Kendi çocuklarıyla, damadıyla ve akrabalarıyla Amerika’da ve dünyanın farklı yerlerinde aynı şekilde örgütleniyor, alt yapı kuruyor.

 

 

 

Fethullah 15 Temmuz’da başaramadığını bir daha deneyebilir mi?

15 Temmuz hareketi bir Fethullah Gülen işi mi, yoksa Amerikan istihbarat örgütlerinin işi mi ona bakmak lazım. Bakın bu darbe girişimiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinin daha da boşaltılması sağlandı. Devleti ayakta tutan kurumlar bunlar. Ta Selçuklu’dan, Osmanlı’dan bu yana, gelişerek gelen kurumlar; Polis, Jandarma, Silahlı Kuvvetler, İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı devleti ayakta tutan kurumlardır. Bunun yanında Milli Eğitim, Tarım, Sağlık Bakanlığı gibi kurumları ticari anlamda düşünürseniz, oraları rant esasına göre planlarsanız o zaman ülkenizi ayakta tutacak bir şey bulamazsınız. 15 Temmuz’da buralarda son boşaltmalar yapıldı. Zaten daha önce Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarla kilit konumdaki yerlerin içleri boşaltılmıştı. 15 Temmuz’da Silahlı Kuvvetler’in omurgasını oluşturan isimler de yok edildi. Böylece ülke Cumhuriyetin bütün kazanımlarını kaybetti. Kurumları ortadan kaldırıyorsunuz, yerine kurum koymuyorsunuz, koymaya niyetlendiğinizde sadece kendi yandaşlarınızdan seçtiklerinizi koyuyorsunuz, ayrımcılığa gidiyorsunuz. Geçmişte Fethullah Gülen nasıl Silahlı Kuvvetler’e, İçişleri Bakanlığı’na kendi yandaşlarını seçerek buralara doldurduysa şimdi aynısını siz yapıyorsunuz. Ama düşüncem şu, Fethullah darbeyi bir daha deneyemez, çünkü böyle bir karar verme, uygulamaya sokma yetkisi yok. Fethullah kullanılan bir isim, Amerika’nın maşası. Yani ben onu bir risk olarak görmüyorum. Örneğin Türkiye az önce söylediğim gibi o yapıyı kendi lehine çevirerek kullanabilir. Gülen hareketinde yetişmiş bir insan gücü var, bunları kendinize devşirebilirsiniz.

 

 

 

İnsanları devşirme öneriniz bana çok gerçekçi gelmedi?

Savaşlarda bile yeri geliyor el sıkışıyorsunuz, bunların yetişmiş insan gücü de o kadar aptal değil yani. Fethullah Gülen hareketini bir şekilde içerden boşaltacaksın, örgütün içinden boşaltacaksın, söküp alacaksın, kadrosunu küçülteceksin. Unutma o elemanlar senin hatalarından dolayı kaybedildi. O halde yeniden kazanmak da mümkün.

 

Peki toplum tabanında kazandığı mevziler?

Artık toplum tabanının asıl derdi açlık, fakirlik ve yoksulluk. Hayat sıkıntısı had safhada. Bununla bağlantılı olarak imam hatipler konusuna değinmek istiyorum. İmam Hatip Okulları açarak insanları yönlendiremezsiniz. Dini Allahın emrettiği şekilde öğretmeniz gerekiyor. Hangi dinden olursa olsun iktidarların dinlerini doğru biçimde öğretmek gibi bir zorunlulukları var. Din öğretimini cemaatlere de terk edemezsiniz. Burada sıkıntı iktidarda. İktidar sahiplerinin hangi dinden olursa olsun o hizmeti gerektiği biçimde sunmak, öğretmek mecburiyetleri var. İmam hatiplere ihtiyaç vardı, kuruldu, bu kadar fazla değillerdi. Üstelik bu okulların kuruluş amaçları neydi: Din adamı yetiştirmek. Yalnız o da değil, bir sürü İlahiyat Fakültesi de açtılar. Sen Peygamberimizin mimberini, kürsüsünü, makamını cahil insanlara bırakamazsın, o ilahiyat mezunu iyi yetişmiş insanlara bırakacaksın. Batıyla mukayese edildiğinde camisiyle, okuluyla nerede olursa olsun buralarda işin başındaki insanların  birkaç lisan bilmeleri gerekiyor, iyi yetişmeleri gerekiyor. Sadece din adamı sıfatıyla değil bir fizikçi gibi, kimyacı gibi, matematikçi gibi, bir sosyal bilimci gibi iyi yetişmiş olmaları gerekiyor. Evraklarımızı iç huzuruyla teslim edeceğimiz insanların iyi yetişmiş olması gerekiyor. Burada iki makam çok önemli : Birincisi öğretmenler, diğeri din adamları. Bunları iyi yetiştirmezseniz, eğitimlerine gereken önemi vermezseniz ve meydanı cemaatlere bırakırsanız, onlar da otomatik olarak kendilerine yandaş yaratmak amacıyla her türlü kötülüğü yaparlar. Açlığa, yoksulluğa mahkum olan kitleler, onların kaynattığı bir kazan çorbanın peşine düşerler. Maalesef Türkiye böyle bir tuzağın içinde şimdi. En büyük tehlike bu. Hatta ötesini de söylüyorum: Bugünkü Türkiye için iktidar ve muhalefet en büyük tehlike. Vatandaş bu tehliken kurtulmak, çıkmak istiyor. Vatandaş cemaatleri de biliyor, Fethullah’ı da biliyor, hepsinin bir tehlike olduğunu biliyor. Çünkü biliyor ki Allah’tan geldi Allah’a dönecek. Allah’ın emri bu çünkü. Şirk koşuluyor. Hoca efendi ne diyecekmiş? Hoca efendinin diyecek bir şeyi kalmadı ki. Önce o Amerika’nın elinden kendini kurtarsın. Bu cehalet sarmalı Türkiye’yi uçuruma sürüklüyor. Bu cehaleti yaratan ve pompalayan da iktidar ve muhalefet. Seçime doğru giderken söylemlerine, davranışlarına baktığınızda toplumun ufkunu açacaklarına birbirlerine hakaretten başka ne yapıyorlar?

 

 

Peki sıcak gündeme dönelim. 31 Mart’ta sonra Türkiye ikili siyasete doğru kayacak iddiaları var: AKP ve CHP. Diğer partilerin eriyip gideceği yorumları yapılıyor.

 

Hayır, böyle bir şey olmayacak. Bana göre AKP ve CHP misyonlarını tamamladılar, inançlarını yitirdiler. Yani büyük parasal güçleri var. Bu güçle ayakta kalmak için mücadele edecekler ama görünen o ki millet yeni bir hamleyle bu tuzaktan kendini kurtaracak iradeyi gösterecek.

 

 

DYP ve ANAP benzeri merkez sağ bir partinin kurulma ihtimali nedir?

Merkez sağ diye bir şey yok artık. Şimdi partilerin menfaat ağlarıyla bağlantılı tutucu tabanları var. Onları kesseniz bu tutuculuktan vazgeçiremezsiniz. Bu CHP içinde böyle, AKP içinde böyle, MHP içinde böyle. Dikkat edin bugün yapılan anketlerde yüzde 40 civarında kararsız seçmen var, nereye oy vereceğini bilemeyen bir kitle. Bu yapının içersinde her görüşten insan var. 1980 öncesinde toplum ayrıştırıldı. Bu ayrışma son 17 yılda farklı bir boyut kazandı. Şimdi bana göre ayrışanlar uyandılar. Arayış içerisindeler. Korkarım ki burada Türkiye’yi diz çöktürmek isteyen güçler, yine birisini boyayıp öne sürerlerse Türkiye zaman kaybeder, yazık olur.

 

Sizin özellikle misyonlarını tamamladılar diye vurguladığınız partilerin ortak söylemi milliyetçilik üzerine kurulu. Nasıl bir milliyetçilik anlayışı bu?

Hiçbirisi milliyetçi değil bunların. Gerçekten milliyetçi olsalar Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehlikelere bakarak parlamentoyu toplarlar ve bu baş aşağı gidişi durduracak kararlar alırlar. Örneğin ne yapabilirler: PKK’nın mal varlıklarına el koymak için çaba sarf ederler. Suriye’de, Irak’ta bize yönelik girişimleri bertaraf etmek amacıyla birlik ve beraberlik içinde olduklarını açıklarlar. Demem o ki gerçekten milliyetçi olduklarını her fırsatta söyleyenlerin acilen yapmaları gereken şey, partiler üstü bir tavır sergileme olgunluğun göstermeleridir.

 

Bu noktada MHP’nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 24 Haziran öncesi Akşener’in buradan koparak İyi Parti’yi kurması MHP’yi nasıl etkiledi?

Bu Tayyip Bey’in başarılı bir operasyonudur. Kendisini tebrik etmek lazım. Her ikisini de kendine mahkum etti. Şimdi de DSP’yi sahneye sürdü. Bu da gerçekten siyaseten bir başarıdır. Ama bütün bu aktörler son demlerini oynuyorlar. Türk siyasetinin bugün ihtiyacı olan şey milli ve kimlikli, namuslu, düzgün, nitelikli insanların tek çatı altında buluştuğu bir yeniden yapılanmadır. Türkiye içine sürüklendiği bataklıktan kendi evlatlarının birleşerek yaratacakları bir iradeyle kurtulacaktır. Batının yörüngesinde kalarak kurtuluşu aramanın artık bir anlamı yok. Şimdi bugünkü iktidara baktığımız zaman Amerika’ya hâlâ beni kullan diye çaba sarf ediyor. Beni kullanabilirsin, beni göz ardı etme diye seslenip duruyor. Türkiye bugün uydu bir devlete, kullanılmaya açık bir yapıya dönüşmüşse, İngiliz kirli sermayesine, İngiliz tefeci sermayesine mahkum olmuşsa, yüksek faizlerle borçlanmış ve böylece daha da bağımı hale gelmişse bu kıskaçtan ancak milli bir duruş sergileyerek kurtulabilir.

 

Yakın zamanda, 31 Mart’tan sonra ne gibi dönüşümler bekliyorsunuz?

Bu iktidar ekonomik krizi önleyebilirdi, önlemedi. Niye önlemediği anlaşılır gibi değil. İnsanları daha da köleleştirmek, elde avuçta kalmış az sayıdaki şirketi de yabancılara teslim etmek için mi düzenledi bu operasyonu diye düşünüyorum. Çünkü siyaset sermaye ile oluyor. Sermaye olmadığı zaman, kalan sermayenin büyük parçası da iktidar ve yandaşlarında biriktiği zaman, doğal olarak karşılarına bir rakip çıkamayacak; bunu organize ediyorlar diye düşünüyorum. Ama İstiklal Savaşı’ndaki durum da aynıydı. Parasız pulsuz insanlardı mücadeleyi başlatanlar. Milletin geçmişten gelen böyle bir hasleti, böyle bir kazanımı var. İstiklal mücadelesini başlatanların kararlılığı, emperyal devletlerin parayla desteklenmiş muazzam gücüne karşı diredi, savaştı ve başardı. İktidar bunu göz ardı ediyor. 31 marttan sonra 100 sene önceki haslet yeniden yola çıkabilir. Yani elinde avucunda parası olmayanlar bir araya gelip bu kirli, tutsak siyaseti ortadan kaldırmak için; ben mi, sen mi, şu mu yanlışına düşmeden, ayrım yapmadan herkesi toparlayan bir hareketi başlatabilirler.

 

Böyle bir kadrolaşmanın belirtisi var mı?

Bir anda çıkabilir. Ama bu şimdilerde gündeme taşınan yeni parti iddialarıyla olmaz. Bana göre Ali Babacan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve çevrelerinde kümelenenler bunu başaramazlar. Bana göre arşivlerdeki bilgiler ve Erdoğan’ın olası engellemeleri nedeniyle böyle bir şeyi gerçekleştiremezler. Tayyip Bey suça bulaşmış bütün herkesi arşivlemiş vaziyette. Arşivsiz kimse yok. Örgütlü suçun derebeyleri bugün Türkiye’yi ele geçirmiş durumda; hem yeraltında, hem de yerüstünde. Şimdi bunların kadrolarını halktan başka kimse aşağı indiremez. İsimleri bilinen partiler de, hadi yapalım deseler bile başaramazlar. Bugün sadece iktidar için değil, muhalefette de örgütlü suçun derebeyleri partilere hakim durumdalar. Umut ederim ki 31 Mart’tan sonra halk uyanarak, bilinçli bir şekilde toparlanarak, yani ülkenin nitelikli evlatları bir araya gelerek tehlikeli gidişe dur diyebilirler.

 

Son soru 31 Mart’a giden süreçte iktidarıyla, muhalefetiyle ortak bir söyleme dönüşen ekonomik durum. Seçimden sonra kriz var iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi hiç tartışmasız Türkiye’nin şiddetle paraya ve dövize ihtiyacı var. Bu döviz sadece bütçenin dönmesi açısından değil, bankaların sendikasyon kredisi alabilmeleri için de önemli. Bu da güvene dayalı bir durum. Yani iktidarın batıya vereceği güvenle ilişkili bir tablo. Muhtemeldir ki İngiltere’nin para simsarları ile anlaştıkları için bunu sağlayabilirler. Tabii bu Türkiye’yi daha bağımlı hale getirecek. Daha büyük ödünlerin verilmesine yol açacak. O nedenle ekonomik hayatın dönmesinde büyük bir sıkıntı çıkmayabilir. Ama ne olur, çoğu şirket iflasını verecektir, işten çıkartmalar artacaktır. Burada Amerika’nın ekonominizi çökertiriz tehdidi akla gelebilir ki, bunu yapamaz. Evet Türkiye çok borçlandı ve parası yok ama şimdi sorulması gereken asıl soru şu : Trump asıl Türk ekonomisini mi çökertiriz dedi, yoksa AKP ve yandaşlarının sermayelerine el koyma tehdidinde mi bulundu? Böyle düşünmek lazım. Çünkü baktığınız zaman büyük firmalarımızın, bankalarımızın çoğu zaten ya yabancıların elinde ya da yabancı ortaklı. Türk sanayinde öyle bize ait fazla bir firma kalmadı ki. Onları çökertemeyeceğine göre neyi tartışıyoruz?  Yani piyasalarda bizim bir sermaye büyüklüğümüz kalmadı. Burada asıl üzerinde durulması gereken yandaşların sermaye birikimleri. Dolar ve euro cinsinden birikimlerin, sermayelerin nerede olduğu, hangi bankalarda tutulduğu biliniyor ve hepsi kontrol altında; işte Amerika bunlara el koyabilir. Aynen Kaddafi’de, Saddam’da yaptığı gibi. Bence dışarıya pek yansımayan kavganın gerisinde bu hesaplar var.

 

 

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :