SICAK ANALİZ- İMAMOĞLU’NU ANLAMAK

Ana Sayfa » GÜNCEL » SICAK ANALİZ- İMAMOĞLU’NU ANLAMAK

13.11.2019 - 11:58

SICAK ANALİZ- İMAMOĞLU’NU ANLAMAK

 

 

 

Vurmak, yargılamak, suçlamak, eleştirmek çok kolay.

Eğer birini yıkmak istiyorsanız günümüz ilişkilerinde en kolay yöntem bu: Vur gitsin!

Eğer vurma eylemi aralarında çıkar savaşı süren tarafların birbirlerine karşı takındıkları bir tavırsa buna şaşırmayabilirsiniz. Ama darbe, beraber yol yürünenlerden, aynı masanın çevresinde defalarca oturanlardan geliyormuş gibi algı yaratılıyorsa işte o zaman durup düşünmek gerekiyor.

Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde üst üste iki defa İstanbul seçimlerini kazanmasının yarattığı başarı öyküsü, bugünlerde kısaca özetlediğimiz gerçekle biraz paralel yürümeye başladı sanki.

Bunun doğurabileceği tehlikeleri masaya yatırmadan önce, dilerseniz 25 yıl İstanbul özelinde neler yaşandı sorusunu kısaca açmaya çalışalım.

Türkiye’de sağın giderek Cumhuriyet’le hesaplaşmaya kadar uzanan bütün renkleri, iktidar yürüyüşlerini İstanbul’dan başlattılar. Erbakan’ın Refah Partisi’nin, genel başkanlarını Başbakanlığa taşıyan önlenemez yükselişi İstanbul seçimlerini kazanmalarının ardından hız kazandı. Ardından Erdoğan’ı da Cumhurbaşkanlığına kadar yükselten sürecin göbeğinde hep İstanbul gerçeği vardı. 25 yıl boyunca İBB’yi yöneten, Cumhuriyet’in bütün değerlerini sistematik biçimde çürüten, muhafazakar, dinci yapı; cemaatlerin, tarikatların, vakıfların başlıbaşına bir güç haline dönüşmesinde öncülük etti. Belediyenin dudak uçuklatan ekonomik olanakları buralara adeta akıtıldı. Soygun süreci hesabı sorulmayan yasa dışı ihalelerle zenginleşen yeni bir sınıfsal yapının olanca ağırlığı ile kendini hissettirdiği bir noktaya kadar geldi dayandı.

Parayı kapan düdüğü çalar.

Yasaları hiçe sayarak, pervasızca çalarak zenginleşen radikal diyebileceğimiz dinci yapılanmalar öylesine etki ve yetki sahibi oldular ki; sonrasında ekonomiden eğitime, yargıdan güvenliğe kadar devletin bütün kurumlarını sözün tam anlamıyla teslim aldılar. Daha da önemlisi toplum bu dönüşümle beraber yaşam biçiminden, gündelik tercihlerine kadar ‘’zenginleşenlerin’’ dayattığı siyasi görüşlerin, ahlak anlayışının baskısı altına girdi.

Fethullah’ın eğitimin, ordunun, yargının neredeyse yüzde yüzünü ele geçirerek toplumu radikal dinci eğilimler doğrultusunda yoğurmasının arkasında, İstanbul’un yüklendiği misyon bu açıdan büyük önem taşımaktadır.

Bunu daha iyi kavramak için Fetö’nün Amerikan destekli 2014 darbe girişiminin ardından Erdoğan’ın Cemaat’e  ‘’Ne istediniz de vermedik.’’ yakınması eşliğinde filmi geriye çevirmekte fayda var.

Bu filmin ilk sahnelerinin 1980 darbesinin tarikatlar için hazırladığı zemin üstünde çekildiğini; senaryosunu yine Amerika’nın yazdığı, hatta ana karakterlerine kadar belirlediği aynı filmde olaylar zincirinin 94’de Refah Partisi’nin yerel seçimlerde İstanbul’u almasıyla hız kazandığını vurgulamak gerekiyor. Yani Erdoğan’ın 2000’li yıllarda dile getirdiği ‘’Ne istediniz de vermedik.’’ itirafının, aslında onun İBB Başkanı olduğu tarihten itibaren yürürlüğe girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geldik 31 Mart 2019 seçimlerine.

Ekrem İmamoğlu, iktidarın devletin bütün olanaklarını kullanarak, paranın gücünü sonuna kadar sahaya sürerek kesinlikle adil olmayan koşullarda hazırladığı seçimden galip olarak çıktı.

Özellikle CHP’nin bu çıkışın taşıdığı anlamı içselleştirmeden yol haritası belirlemesi olanaksızdır.

Tarikatların, devlet destekli vakıfların baskısı altında yoksulluğa, işsizliğe, umutsuzluğa gömülmüş bir seçmen tabanından iki defa üst üste İstanbul vizesi almak, eksik ya da yanlış okunduğunda tepesi taklak gelmeye mahkum son derece kırılgan bir ‘’başarı’’ dır.

İmamoğlu’nun açık biçimde kazandığı bir seçimi yasaları çiğneyerek yok sayan ve 31 Mart’ı çöpe atarak 23 Haziran’ı yine hiçbir yasal dayanağı olmaksızın topluma dayatan tehlikeli bir oluşum var karşımızda. Bunu da başaramayınca seçilmiş bir başkanın yetkilerini tırpanlayan, itibarsızlaştırmaya çalışan, yanlış yapmaya zorlayan ve işin en zayıf halkasını oluşturan ekonomik dayanakları tek tek çökerten bu kesimin ekmeğine yağ sürecek her türlü girişim, yaklaşım ve tavırdan uzak durulması gereken günlerden geçiyoruz.

Gelelim özellikle Avrupa’nın şimdiye kadar Türkiye’den hiçbir siyasetçiye göstermediği yakın ilgiyi, İmamoğlu’na yöneltmesinin nedenlerine.

23 Haziran seçimlerinin hemen ardından Paris’e WELT Avrupa Ekonomi Zirvesi’ne,  Viyana’ya, geçen hafta Federal Almanya Cumhurbaskanı Christian Wulff’tan ödül almak üzere Berlin’e giden İmamoğlu’nun kafalarda soru işaretleri uyandırdığı kesin.

Başkan bugün de Chatham House’un (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) davetlisi olarak Londra’ya gidiyor. İmamoğlu buradaki konuşmasının ardından Goldman Sachs, JP Morgan, Morgan Stanley, Citi Group, Credit Suisse, HSBC, Barclays gibi yatırım bankaları ve dünyanın en büyük fonlarının yöneticileriyle ikili görüşmeler yapacak.

İktidar cephesi İmamoğlu’nun uluslararası ilişkilerini karalayan büyük bir kampanya yürütüyor.

Peki Avrupa’nın İmamoğlu’na yönelik bu seçici yaklaşımını nasıl okumak gerekiyor?

Trump’ın son olarak Erdoğan’a yolladığı Türkiye’yi açıkça aşağılayan mektubunun ardından toplum olarak Avrupa’nın bu büyük ilgisini abartmadan ya da arkasındaki hesaplara bakarak ürkmeden değerlendirmek gerekmiyor mu?

Bu ilginin ışığında Avrupa’nın yakın süreçte Ekrem İmamoğlu’nu görmek istedikleri makamın neresi olduğu sorusu, şu aşamada dillendirilmesi gereken bir konu değildir.

Konu 25 yılın üstüne İstanbul seçimlerinin alınmasıdır.

Ekrem İmamoğlu bu başarıya kuşkusuz tek başına ulaşmamıştır.

Kemal Kılıçdaroğlu ve Canan Kaftancıoğlu’nun şahsında, onların simgeledikleri örgütsel yapının desteği, çalışması, yaklaşımı olmasıydı sonuç ne olurdu sorusu yukarıdaki sorudan çok daha büyük bir öneme ve içeriğe sahiptir.

İmamoğlu’nu Kaftancıoğlu ya da Kılıçdaroğlu ile sürtüşme içerisinde gösteren iktidar medyasının büyük oyununa alet olmadan, ekmeğine yağ sürmeden,23 Haziran’da yakalanan altın değerindeki başarıyı, tabanda doğan umudu ülke geneline yaymaktan başka çare yoktur.

Yurtsever olduğunu iddia eden her kişinin ve yapının buna tereddüt etmeden katkı sunması tarihi bir sorumluluktur.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :