SICAK ANALİZ- SİSTEM ‘’İYİ POLİS’’ LERİNİ SAHAYA SÜRMEYE HAZIRLANIRKEN 23 HAZİRAN BAŞARISINA İMZA ATANLARI BÜYÜK SORUMLULUKLAR BEKLİYOR.

Ana Sayfa » GÜNCEL » SICAK ANALİZ- SİSTEM ‘’İYİ POLİS’’ LERİNİ SAHAYA SÜRMEYE HAZIRLANIRKEN 23 HAZİRAN BAŞARISINA İMZA ATANLARI BÜYÜK SORUMLULUKLAR BEKLİYOR.

27.06.2019 - 22:21

SICAK ANALİZ- SİSTEM ‘’İYİ POLİS’’ LERİNİ SAHAYA SÜRMEYE HAZIRLANIRKEN 23 HAZİRAN BAŞARISINA İMZA ATANLARI BÜYÜK SORUMLULUKLAR BEKLİYOR.

 

31 Mart’ta tarihi bir çöküşe imza atan iktidar kadroları buna inanmakta zorlandıkları için, siyasi baskılarla yeniden seçim kararı aldırdıkları YSK eliyle 23 Haziran’da İstanbul’da bir kez daha ve unutulmamak üzere duvara tosladılar.

AKP’de iç hesaplaşmaya doğru ilerleyen süreçte Erdoğan’ın kabinede ve parti kadrolarında yenilenmeye giderek batmakta olan gemiyi kurtaracağını düşünenler fena halde yanılıyorlar.

Yakın çevresinde acaba seçim yenilgisinin öncelikli sorumlusunun Erdoğan’ın izlediği politikalar olduğunu söylemeye cesaret edecek birisi var mıdır? Bu gerçekleşmeyeceğine ve partili Cumhurbaşkanı aynı yolda yürümeye devam edeceğine göre, hangi değişiklik yapılırsa yapılsın iktidar gemisinin batması kaçınılmaz görünüyor.

Şimdi tam da bu aşamada başka bir oyun sergileniyor. Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığı döneminden bu yana sürekli farklı noktalara taşımaya çalışanların hem yandaş medyada, hem de muhalif cephede ileri sürdükleri görüşler artık daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Gül’ün Erdoğan’a göre daha demokrat, daha çağdaş, daha özgürlükçü olduğu savı, Ali Babacan tarafından açıklanması beklenen yeni parti oluşumuyla beraber ete kemiğe bürünmüş olacak.

Gerçekten böyle mi?

Abdullah Gül, Ali Babacan ve çalışmalarını onlardan ayrı sürüdüren Ahmet Davutoğlu, bugün ülkenin ve toplumun içine sürüklendiği sorunların hangisine gerçekçi çözümler üreteceklerdir? AKP’den kopsalar bile çöküş tablosunun hazırlanmasında katkıları olanların farklı yaklaşımlar sunmalarını beklemek tam bir aymazlıktır. Sırtını uluslararası finans çevrelerine yasladığı iddia edilen Babacan’ın ekonominin yönetimini üstlendiği yıllarda emeği ile geçinen, üreten kesimlere yönelik hangi politikaları izlediği, demokrasi ve özgürlükler alanında Erdoğan’dan hangi noktalarda ayrıldığına ilişkin tek kelime edilmemesi tuhaf değil mi?

Yaşam destek ünitesine bağlanmış AKP’yi yoğun bakımdan çıkarmayı amaçlayan müthiş bir oyun kurgulanıyor.

Muhalif cephede hele bir parçalansınlar da yeni gelecek olanların işine sonra bakarız düşüncesi tehlikeli bir yaklaşımdır. Hele hele Gül, Babacan ve Davutoğlu’ndan Erdoğan’ın çok ötesinde demokratik, özgürlükçü açılımlar beklemek daha da vahimdir. Birbirlerinden bağımsızmış gibi görünseler de bu üçlünün köklerinin nerelere uzandığını her fırsatta ve ortamda söylemek, şimdilerde ısrarla sürdürülmesi gereken bir tavır olmalıdır.

Gelelim Ekrem İmamoğlu’nun temsil ettiği düşünceye ve en yüksek perdeden doğan beklentilere.

Şunu söylemek 31 Mart ve 23 Haziran’da elde edilen başarıyı küçültmek anlamında algınmamalı: AKP ve ortağı tabanlarından öylesine koptular, meydanı öylesine boş bıraktılar ki, başarı İmamoğlu’na neredeyse altın tepsi de sunuldu. Gerçeğin bir kısmının iktidar cephesinin yarattığı büyük boşlukla bağlantılı olduğunu söylemek gerekiyor. Ama kuşkusuz başarının asıl nedeni İmamoğlu’nun sahada sergilediği tavır ve düşüncelerde gizli. Erdoğan’ın 2002’ye ve sonrasına uzanan yükseliş öyküsüne baktığımızda ezilen, yok sayılan kesimlere, muhafazakâr kitlelere uzattığı elin, onlarla kurduğu güçlü iletişimin etkisini hemen fark ederiz. Büyü Erdoğan’ın paraya ve ihtişama odaklanmış ilişkiler ağının içine hapsolması, Saray’ın duvarları arasına çekilmesiyle beraber bozuldu. AKP tabanı iktidarın demokrasiyi araç olarak görme, ülkeyi baskıyla yönetme, Fethullah’ı Türkiye’nin başına bela edecek bir konuma sürükleme eğilimlerinden önce, bu tablodan etkilendi. Saray’ın simgelediği ne kadar olumsuzluk varsa iktidarın sonunu hazırladı.

İmamoğlu kendini terk edilmiş hisseden kitlelerin yalnızlığını gördü.

Barış ve kardeşlik dilinin güvene, desteğe dönüşmesi bu açıdan bir rastlantı değildir.

Dikkatli bir gözlemin sonucudur.

Erdoğan’ın öfkeye, ayrıştırmaya, suçlamaya odaklı yaklaşımları yalnız kendi tabanında değil, çok farklı kesimler üzerinde de bıkkınlık yarattı. İmamoğlu’nun herkesi kucaklayan, kimseyi ötekileştirmeyen, dışlamayan tavırlarıyla bu uzun maratonda, aradan sıyrılarak ipi göğüslemesi bir dönemin sonunu işaret ediyor.

Şimdi işin en zor kısmına geldi sıra.

Özellikle İstanbul ve Ankara’nın 25 yılın ardından kaybedilmesi, çöküş sürecindeki iktidarın kolayca hazmedemeyeceği bir sonucun çok ötesinde anlamlar taşıyor.

İktidar parasız pulsuz olmuyor. Belediyelerin bütçeleri AKP kadrolarını ayakta tutan payandaların başında geliyordu. Payanda yıkıldı. O nedenle Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanlığı yapmalarına asla olanak tanımayacaklar. İşte bu aşamada yalana, talana, soyguna odaklı bir belediyecilik anlayışını, ezilen yoksul kesimlerin gereksinmelerini karşılayacak  düzleme oturtmak acil bir hedef, aşılması kaçınılmaz bir sorun olarak çıkıyor karşımıza. Burada başta CHP olmak üzere demokrasi ittifakının bileşenlerine hem Meclis’te, hem de sahada büyük görevler düşüyor.

31 Mart’ta ve 23 Haziran’da kazanmak umuda yolculuğun ilk aşamasını oluşturuyordu.

Ama asıl yolculuk görüşü, düşüncesi, yaşam tarzı ne olursa olsun Ankara ve İstanbul’da iktidarı sahadan çekip tribünlere yollayan kitlelerle sokaklarda, mahallelerde, meydanlarda, fabrikalarda, toplu ulaşımda, iş yerlerinde kucaklaşmakla hız kazanacak.

Ankara ve İstanbul’u yönetmeye talip olan kadrolar ve onların siyasi uzantıları; Ali Babacan’ların, Mehmet Şimşek’lerin, Berat Albayrak’ların kendi zenginlerini yaratan politikaları sonucu inanılmaz yoksullaşan kent insanlarına umut olmayı başardıklarında, toplumsal tarihimiz bu gelişmeyi altın harflerle yazacak sayfalarına.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :