26 Ekim 2021 - Hoş geldiniz

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- 11 EYLÜL’ÜN KURBANLARINDAN OLAN BİR ÜLKEYE TARİHSEL YOLCULUK: AFGANİSTAN

Ana Sayfa » DÜNYA » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- 11 EYLÜL’ÜN KURBANLARINDAN OLAN BİR ÜLKEYE TARİHSEL YOLCULUK: AFGANİSTAN

Eklenme : 08.08.2021 - 12:32

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- 11 EYLÜL’ÜN KURBANLARINDAN OLAN BİR ÜLKEYE TARİHSEL YOLCULUK: AFGANİSTAN

 

Bilgi notu:

‘’Sönmez Çetinkaya’nın Afganistan üzerine hazırladığı bu inceleme yazısı, önümüzdeki sürecin yakın olasılıkları düşünülerek oluşturulmuştur. Şimdiye kadar hiçbir yerde bu kapsamda yayımlanmamış, tarihsel bir perspektiften bakılarak okuyucuya sunulan ‘Afganistan Gerçeği’ni, tarihsel bir sorumluluğu yerine getirdiğimizin bilinciyle paylaşıyoruz.’’   Genel Yayın Yönetmeni F.Ş.

 

Önceki yazımızda,  11 Eylül 2001’de başta NewYork’daki ikiz kuleler olmak üzere Pentagon binasına gerçekleştirilen korkunç saldırılar sonucunda dönemin başkanı Oğul Bush’un “haçlı seferi” olarak adlandırdığı politikasının ilk uygulamasının  Afganistan’ı işgal etmek olduğundan söz etmiştik.

Bu yazımızda, oraya “demokrasi” götürme amacıyla gittikten yaklaşık yirmi yıl sonra askerlerini çekmeye karar veren ABD’nin, geride nasıl bir ülke bıraktığını ve sürecin bundan böyle bizi de ilgilendiren sonuçlarını değerlendirmeye çalışacağız.

Ancak önce bu ülkenin tarihine kısaca bir göz atalım.

 

Afganistan’ın Kısa Tarihi

 Günümüz Afghanistan’ı  Ortaçağ’da  Horasan adı verilen geniş coğrafyanın ortasında yer almaktadır. Farklı kültürlerin gelip geçtiği bu topraklar bir tarihçinin sözleriyle “antik çağın göbeği” olarak adlandırılsa yeridir. Yüzyıllarca Hintli ve Perslerin savaşlarına sahne olan bu topraklar 18.yüzyılda bir grup  Paştun kabileleri tarafından ele geçirilmiştir.

19.yüzyılda Çarlık Rusya’sı ve İngiltere arasındaki büyük kavgaya da yakalanan Horasan, İngiltere’nin hakimiyeti altına girmiştir. 1919’da ülkenin başına geçen Emanullah Han Afganistan’ın bağımsızlığını ilan etmiş, ülkesinin modernleşmesine karşı çıkan 1925 kalkışmasını bastırmıştır. 1928’de Türkiye’ye yaptığı ziyarette Atatürk’ten çok etkilenerek ilk anayasayı hazırlamış ve çok sayıda reform yapmıştır.

1925 kalkışmasındakine benzer nedenlerle ortaya çıkan 1928 kalkışması iç savaşa neden olmuştur. Kalkışma bastırılmış ama buna paralel kuzeyde Tacik ayaklanması sonunda tahtı Habibullah Kalakani’ye terketmek zorunda kalmıştır. Ancak kuzen Prens Muhammet Nadir Han, Kalakani’yi öldürerek tahtı geri almıştır. Gücünü tahkim ederek ülkeyi yeniden inşa faaliyetine başlamışken 1933’de bir öğrenci tarafından öldürülmüştür.

Bu defa, Nadir Han’ın 19 yaşındaki oğlu Muhammet Zahir Şah tahta çıkmış ve 1973’e kadar ülkesinin başında kalmıştır.

 

1950-60’ların Afganistanı

 Çin’den Roma’ya tarihi İpek Yolu üzerindeki Afganistan’da onlarca yıl süren kalkışmalar ve taht kavgalarının sonunda başa geçen Kral Muhammet Zahir Şah ülkesini ılımlı dinci monarşi ile, kadın haklarına olabildiğince sahip çıkarak yönetmiştir.

Bu çerçevede, 1950’li ve 60’lı yıllarda, bir yandan yerleşik muhafazakar yaşama saygı gösterilirken, diğer yandan liberal batı stili yaşam biçimi için adımlar atılmıştır. Dünyada soğuk savaş dönemine denk gelen bu yıllarda tarafsız bir ülke konumunda olan Afganistan’ın, hem ABD, hem de Sovyetler ile yakın ilişkiler içinde olduğu anlaşılıyor. Yine bu dönemde, Kabil’deki geleneksel yapılar yanında modern binalar da yapılarak ülke, kısmen de olsa daha açık bir refah toplumuna doğru yol almaya yönelmiştir.

Süreci daha iyi anlamak için, o dönemi yaşayan, WAPHA (Afganistan’da Barış ve İnsan Hakları için Kadınlar Birliği” adlı örgütün başkanı Zieba Shorish-Shamley’in CNN INT’de 2009’da yayınlanan anılarındaki sözlerinden bir alıntı yapalım:

“Ailem, Yahudi komşularıyla çay partilerinde bir araya gelirdi. İnsanlar çok şeye sahip değillerdi ama mutluydular. ABD Kongre’sindekilerden daha çok sayıdaki kadın milletvekilleri mecliste rahatça söz alır konuşurlardı. Ülkemin kozmopolit başkenti Kabil’i ziyaret eden turistler  hayranlıklarını saklamaz başkentimizi Orta Asya’nın Paris’i olarak nitelendirirlerdi.”

Benzer şekilde, “Görünmeyen Tarih:Afganistan’ın Anlatılmayan Öyküsü” adlı kitabın yazarı Elizabeth Gould da, 1970’lerin başında Afganistan’a görevle giden ABD’li bir diplomatın, başkent Kabil’deki gözlemleri üzerinden kendisine; “halk demokrasiye geçmek için o denli heyecanlı ki; sokaklarda anayasal haklar konusunda tartışan Afganlılar gördüm” dediğini aktarmış.

Ancak bu romantik yaklaşımların dışındaki bazı gerçeklikleri de başka gözlemciler dile getirmişler. Bir hristiyan misyonerlik kuruluşu World Vision’ın Afganistan program yöneticisi olan Christian Beasley de; 60’ların sonu Afganistan’ındaki modernleşme çabalarının yanında, kırsaldaki muhafazakar İslamcıların kadınlara uyguladıkları ayrımcılıktan söz ederek; “60’larda ve 70’lerin başında ülkedeki değişimin oluşturduğu göreli istikrarın sadece Kabil ve çevresindeki kentli elitler için söz konusu olduğunu” dile getirmiş.

Ancak yine de halk içinde  1963-73 arasındaki on yılın, ülkenin Altın Çağı olduğuna dair bir genel söylemden söz edilebilir. Bu dönemde Zahir Şah’ın, çoğu ABD’de yüksek öğrenim görmüş entelektüel ve teknokratlar ile çalışarak oluşturduğu  ilerici bir anayasa parlamento tarafından kabul edilerek parlamenter monarşi düzenine geçilmiştir.

Böylece Afganistan, komşu ülkelerden, askeri cuntanın yönettiği Pakistan, diktatör Şah’ın polis rejimi altındaki İran ve totaliter rejimlerin hakim olduğu SSCB ve Çin’in arasında parlamenter monarşi ile yönetilen yegane ülke haline gelmiştir.

Sonuçta afyon üretiminin yapılmadığı, pazarlarında her türlü gıdanın satıldığı, güvenlik sorunu olmadan insanların istedikleri şekilde seyahat edebildiği, açılan ilk ve orta okullarında kız öğrencilerin sayısının artmasına paralel tıp ve mühendislik okullarında da okuyabildikleri bir ülke ortaya çıkmıştır.

Sonuçta kadınlar, kamu kuruluşlarında çalışanların yanısıra çeşitli okullardaki öğretmenlerin yarısından çoğunu oluşturmaya başlamıştır. Kent kadınlarının önemli kısmı, bizdeki İslamcıların “tesettür” diye dayattıkları  “çadur” denen çarşaf türü giysileri atıp, ya başlarını yarı örten eşarplar ile veya başı açık halde dolaşmaya başlamışlardır. Ancak kentlerdeki bu yaşam tarzı kırsal kesimlere pek yansımamıştır.

Bu arada , ülkede sol siyasi partilerin yasal örgütlenmeleri de 1960’lı yılların ortalarından itibaren başlamıştır. Nitekim 1965’de Afganistan Halkın Demokratik Partisi (PDPA) adı ile  Marksist-Leninist bir parti kurulmuş  ve o yıl yapılan seçimlerde parlamentoda dört sandalye kazanmıştır.  Ancak bu tür partilerin liderlik kadrolarındaki “devrim yöntemi” ayrışmasından bu parti de kurtulamamış ve  iki yıl sonra ılımlı kentlilerden oluşan Parcham ile kırsalda yaşayan Paştun ağırlıklı Khalk olarak ikiye ayrılmıştır.

Unutmamak gerekir ki, her iki sol grup da siyaseten SSCB etkisi altında kalmıştır.

 

 Monarşi’nin Sonu

 1964’de parlamenter monarşiye geçildikten sonra, siyasi partiler, yerel yönetimler ve belediyeler yasalarının parlamentodan geçmiş olmasına karşın, Kral’ın bu yasaları uygulamaya geçirmemesi yanında, 1971/72 kıtlık ve açlık döneminde binlerce kişinin hayatını kaybetmesi üzerine toplumun bazı kesimlerinde muhalif sesler yükselmeye başladı.

1953/63 arasında başbakanlık yapan ve ardından iktidar için fırsat bekleyen Kral’ın yeğeni Davut Han, onun tedavi için İtalya’da bulunduğu sırada, PDPA’nın Parcham fraksiyonunun da desteği ile 1973 yılı  temmuz ayında yaptığı darbe ile monarşiyi yıktı ve  Cumhuriyet’i ilan ederek ülkenin başına geçti. Parcham ağırlıklı kurulan hükümet, İslamcı kesimlerin muhalefetinin önüne geçmek için, yayınlanan kararnameye, kültürel ve dini değerlerin korunacağına dair hükümler koydu. Parlamentoyu feshetti. Üç yıl sonra 1977’de yapılan seçimler sonrası oluşan yeni parlamento ile tek partili başkanlık yönetimi rejimine geçildi.

 

 Afganistan Demokratik Cumhuriyeti Dönemi

Davut Han, başkanlığı sürecinde ABD ve SSCB’yi birbirine karşı kullanmaya kalkınca SSCB ile arası bozuldu. 1977’de iki komünist fraksiyon bir araya geldi ve 1978 nisan ayında, PDPA’ ın Khalk fraksiyonunun etkisi altındaki ordu birliklerinin  Sowr Devrimi (Nisan Devrimi) adı verilen kanlı darbesiyle Davut Han ve ailesi sarayda katledildi. Ardından ülkenin adı Afganistan Demokratik Cumhuriyeti (DRA) olarak değiştirilirken, siyah, kırmızı ve yeşil renkli ulusal birliği temsil eden bayrak yerine Sovyet stili kırmızı bayrak kullanılmaya başlandı.

Parti içinde kısa süren tartışmalar sonunda Khalk liderlerinden Nur Muhammet Taraki’nin başbakanlığında hükümet kuruldu. Parcham’lı Babrak Karmal başbakan vekilliğine, parti genel sekreteri Khalk’lı Hafizullah Amin de dışişleri bakanlığına getirildi.

Yeni hükümet, cami-devlet ayrımı, %90’ı okur yazar olmayan halkın eğitimi, toprak reformu, kadınların özgürlüğü, feodal uygulamaların terk edilmesi gibi başlıklar altındaki reformları hızlandırdı. Başta şeriat yasaları olmak üzere, tefecilik, evliliklerde başlık parası, asgari evlenme yaşı vb konulardaki eski uygulamalara son verildi.

Ancak bu yenilikçi politikalar, kırsaldaki geleneksel İslamcı Afganlar tarafından hoş karşılanmadı. Nitekim ilk kalkışma Pakistan sınırındaki Paştun ağırlıklı Nuristan ve Kunar vilayetlerinde ortaya çıktı. Bazı gözlemcilere göre, 1978 Nisan ayı ile 1979 Aralık ayı arasında 27 bin dolayında siyasi tutuklu, ülkenin işkenceleriyle ünlü, Kabil yakınlarındaki en büyük cezaevi Pul-e-Charkhi’de infaz edildi.

 Parti içindeki iki fraksiyonun çatışması sonucunda hükümetteki Parcham’lıların çağrısı üzerine, zaten hazır durumda bekleyen SSCB 1979 yılı sonunda “Operation Storm-333” kod adı ile Afganistan’ın işgalini başlattı. İlk saldırı Taçbey Sarayı’na yapıldı ve parti genel sekreteri Khalk’lı  Hafizullah Amin katledildi. Böylece yaklaşık 10 yıl sürecek Sovyet-Afgan Savaşı başladı.

 

 SSCB-Afgan Savaşı ve ABD Destekli İslamcı Mücahitler

 Sovyet operasyonu,  Parchamlı’lar ile birlikte ülkenin kontrolunu ele geçirmeyi planlayan geniş bir program altında yürüdü. Binlerce Sovyet tankı sınırdaki  Amu Derya nehrini geçti ve savaş uçakları hava üslerine saldırdı. ABD ile gizli anlaşmalar peşinde olduğu düşünülen Amin öldürülerek yerine Parcham’lı Babrak Karmal geçti.

Ülkede 19.yüzyılda Hintli Sih’ler ve İngilizlere karşı verilen savunma savaşları sırasında yerleşen ve 20.yüzyılın başlarında Çarlık Rusya’sı ve ardından Bolşevik istilaları sırasında yeşeren mücahit kültürü ABD ve Pakistan’ın desteği ile yeniden canlandırıldı. Başta Suudi’ler olmak üzere diğer İslam ülkelerinin de katkısıyla El Kaide ve Mücahitler’in Sovyetlere karşı cihat ilan etmesi sağlandı.

İşte tam da o günlerde, Pakistan Hükümeti ülkelerinde indoktrine edip eğittiği Afgan mülteci gençlerden oluşan Taliban’ı ülkelerini işgal eden “Allahsızlara” karşı savaşmak üzere sahaya sürdü.

Bu arada İslamcı gerilla mücahitlerin lideri Gulbedddin Hikmetyar tarafından Sovyet müdahalesine  karşı savaşmak üzere 1977’de Hizb-i İslam (İslam Partisi) adlı bir parti kurulmuştu.  Hikmetyar ve diğer İslami örgütler olan Cemaat-i İslami’nin lideri Burhaneddin Rahmani, İttihad-ı İslam’ın lideri Abdurrasul Sayyaf, ve sonradan onlara katılan Kuzey İttifakı’nın lideri Ahmet Şah Mesud bu defa Sovyetlere karşı koalisyon kurarak savaşın öncüleri oldular.

O tarihten itibaren başta Suudiler olmak üzere bazı ülkelerin büyük parasal ve ideolojik desteklerini  yönlendiren CIA koordinatörlüğünde küresel cihat alıp başını gitti. Sovyet işgali yüzünden Pakistan’a sığınan iki milyonun üzerindeki Afgan mülteci ve sayısı 13 binin üzerindeki medreseler adeta mücahit devşirme birimleri olarak işlev gördüler.  1989’a kadar çoğu Suudiler’den olmak üzere Çin’in de katkısıyla  10 milyar $ dolayında dış kaynak Afganistan’a akıtıldı.

 

Sovyetlerin Afganistan’dan Çıkması

On yıl süren savaşta büyük insan ve maddi kayba uğrayan SSCB, 1989’da Gorbaçov döneminde Afganistan’dan çıktı. Üç yıl sonra Afganistan Demokratik Halk Cumhuriyeti Afganistan İslam Devleti’ne dönüştürüldü ve mücahitler arasında kızışan tarafların en öne çıkanı CIA tarafından büyük para desteği sağlanan Hizb-i İslam ve lideri Gulbeddin Hikmetyar’dı.

 CIA’nın Afgan operasyonu o günlerin parasıyla yılda 700/750 milyon dolara mal oluyordu. Bu rakam CIA’nın deniz aşırı ülkelerdeki bütçesinin %80’ini oluşturuyordu. Bazı CIA yetkililerine göre buna değerdi. Çünkü kendi sözleriyle “Afganistan Sovyetler için, 1960’ların sonunda ABD’nin Vietnamı gibi olmuştu.” Her gün onlarca Sovyet askeri öldürülüyordu.

O günlerde CIA’yı meşgul eden en önemli konu, Afganlı mücahitlere şimdi ne olacağıydı.Dönemin CIA Şefi Webster Afgan asi liderlerini 1980’lerin sonuna doğru Washington’da yemeğe davet etti. Gülbeddin Hikmetyar onur konukları arasındaydı.

NewYork Times yazarlarından Tim Weiner 2007’de yazdığı “A History of CIA” adlı kitabında Hikmetyar’ın kendisine “yeni bir İslam toplumu kurmaya yemin ettiğinden ve eğer bunun için bir milyon insanın daha ölmesi gerekecekse öyle olacaktır.” dediğini aktarıyor.

Nitekim Kabil’i roket saldırılarıyla vurarak 50 binin üzerinde insanı öldürdüğü için Kabil Kasabı olarak da tanınan Hikmetyar, ilki 1993/94, ikincisi de 1996’da olmak üzere iki kez İslam Devleti’nin başbakanlığını yaptı.

 

‘’Nereden nereye’’ dedirtecek tarihten bir kare

Bu arada haziran ayı sonunda Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan bir haberde, Hikmetyar’ın 1985 yılında, yani ülkesinde Sovyet işgaline karşı CIA desteğiyle mücadele ettiği yıllarda, zamanın Refah Partisi’nin daveti ile Türkiye’ye geldiğine dair eski bir habere yer verildi.

Aradan geçen otuz beş yılın ardından o haberin bugünlerdeki anlamı nedir, diye sorguladığımızda;  Afganistan’dan çekilen ABD’nin Türkiye’den Kabil hava alanını korumasını üstlenmesi talebine olumlu karşılık verilmesinde, Hikmetyar ile partisinin il başkanı olan Erdoğan arasında o günlerde gelişip ilginç bir fotoğrafa yansıyan sıcak ilişkinin bir rolü olabilir mi sorusu karşımıza çıkıyor.

Diğer yandan, Kabil hava alanının korunma talebinin kabulü ile ilgili bir soruya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç gün önce verdiği yanıtta; “Türkiye’nin Taliban inancıyla ters bir yanı yok” sözleri yukarıdaki soruyla bağlantılı mıdır, sorusu da akla gelmiyor değil.

 

 Taliban Hareketi

 1994’de bir Pakistan’daki Afgan mülteci gençlerinin bir talebe hareketi olarak ortaya çıkan Taliban, Pakistan’ın askeri, Suudilerin finans ve Peştunların yerel desteğiyle 1996’da Kabil’i ele geçirerek Şeriat kaynaklı yasaları olabildiğince gaddar ve zalimce uygulamaya başladı.

Bunun üzerine dönemin başbakanı Hikmetyar, 20 yıl sürecek sürgününe, İran’ın başkenti Tahran’a kaçarak başladı. Diğer mücahit liderler de ülke dışına kaçarken, Ahmet Şah Mesud 2001’de bir suikastla öldürüldü. Bu dönemin kanlı iktidar savaşlarında 15 büyük katliam yaşandı.

Bu dönemde Pakistan, Taliban’ın başlarda arasının iyi olmadığı El-Kaide ile müttefik haline getirilmesini sağladı. Diğer yandan ABD’liler El Kaide lideri Usame bin Ladin’i almak için Taliban ile arka kapı görüşmeleri bile yürüttü.  Ancak Taliban, 11 Eylül saldırılarından sonra da bin Ladin’i vermeye yanaşmadı.

 

 ABD’nin işgal kararı

Bunun üzerine ABD, yanına İngiltere’yi de alarak 7 Ekim 2001’de Ebedi Özgürlük Hareketi adıyla Afganistan’a savaş açtı. Afganistan’ın Kuzey İttifakı’nın desteğini de yanında buldu.

2001 aralık ayında Taliban-El Kaide Kabil’i kaybetti ve Pakistan’ın kuzeybatı sınırındaki Veziristan bölgesine çekildi. ABD’nin işgaline 11 ülke destek verdi.. BM desteği ile oluşturulan Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne  katılan ülkeler arasında Çin, Rusya hatta İran da vardı. Sonrasında 2006’dan itibaren operasyon Nato programına alındı.

ABD işgalinin başladığı günlerde,  2001 aralık ayında Almanya’nın Bonn kentinde toplanan siyasi liderler Paştun aşiretinden Hamid Karzai’yi 29 üyeli yönetim komitesinin başına geçirdiler . Karzai bir yıl sonra da Afganistan Geleneksel Meclisi Loya Jirga tarafından Afgan Geçici Hükümeti’nin başkanlığına getirildi. 2004 ve 2009 seçimlerini kazandığı ilan edilen Karzai 2014 yılına kadar ülkesinin başında kaldı.

Başkanlık görevi boyunca Karzai’nin en büyük sorunu kabinesine aldığı bakanların çoğunun yolsuzluk suçlamalarına maruz kalmasıydı. Bu yüzden hem içeride, hem de dışarıda ciddi meşruiyet sorunları yaşadı. Hatta Obama döneminde yolsuzluk yapanları uzaklaştırması hususunda ABD yönetimi tarafından defalarca uyarıldı.

Ancak orta ve yakın doğu Müslüman ülkelerinde bilindiği gibi, özellikle siyasetçiler, elitler ve kamu görevlileri için “cezasızlık kültürü”olgusu çok yaygındır.

Bu olgu, Afganistan’da da, yolsuzluk yapan ve diğer suçları işleyen elitler ve kamu görevlilerinden hesap sorulmasının önünde en ciddi engel olmayı sürdürdü.

 

Eşref Gani Hükümeti

2014’den bu yana ülkenin başında ABD yurttaşı da olan eski Dünya Bankası çalışanı Eşref Gani adında bir akademisyen bulunuyor. Ne yazık ki, o da savaş ağalarına (warlords) engel olamadı.

Bu arada Taliban toparlanıp hamlelerine başlayınca, 100 bini ABD’li olmak üzere ülkedeki yabancı güçlerin sayısı 150 bini geçti. (1960’ların sonunda ABD’nin Vietnam’da bulundurduğu askeri güce yakın) Bazı yorumculara göre bu artış ABD’nin uzunca bir süre önce oluşturduğu Afganistan’dan çıkma stratejisi için ezici güç oluşturmaktı. Aslında Afganistan’dan çekilmek için 2012’de Obama döneminde, Taliban ile sonuç vermeyen görüşmeler de yapılmıştı.

2015’den itibaren kimin kolaylaştırdığı belli olmayan bir tarzda, İŞİD Afganistan’da görülmeye başladı. Bu arada 2019 itibariyle  toprakların ancak %54 dolayındaki kısmı hükümetin kontrolunda kalmış, %12.5’luk bölümü de Taliban’ın  hakimiyetine geçmişti.

 

 Taliban ile Doha’da barış görüşmeleri

Nihayet 29 şubat 2020’deTrump’ın temsilcileri ile Taliban siyasi temsilcileri arasında Katar’ın başkenti  Doha’da “Afganistan’da Barış Anlaşması” imzalandı. Trump anlaşma hakkında;“ABD askerleri şimdiye kadar Afganistan’da binlerce teröristi öldürdü. Şimdi sıra başkasında. Bu işi ya Taliban, ya da çevredeki diğer ülkeler yapmalı” şeklinde kendine has bir konuşma ile ortaya koydu. Ancak sözlerine, “eğer Taliban verdiği sözleri tutmazsa, şimdiye kadar kimsenin görmediği bir güçle geri geliriz” tehdidini eklemeyi de ihmal etmedi. O günlerde, ABD güçlerinin 1 mayıs 2021’e kadar çekilmesi öngörüldü.

Trump görevi bırakmadan asker sayısını 2500’e kadar düşürdü. Bu sayıda askere ilaveten Afganistan’da ayrıca 8000 dolayında sözleşmeli özel güvenlikçi çalışmaktaydı.

Biden göreve başladığında çekilme tarihini önce 11 Eylül tarihine uzattı, ardından 31 Ağustos’a geri çekti.

 

 

Mevcut Durum  

 Taliban  son iki ayda, 2001’de yönetimi bırakmak zorunda olduğundan bu yana ele geçirdiği alanlardan daha fazlasını son iki ayda yeniden kazandı. Bunda,  ABD’nin kısa bir süre önce güçlerini çekme kararının ardından, Taliban’ın elde ettiği psikolojik üstünlükle, birçok yerde hükümet güçlerini geriletmiş olmasının payı olduğu anlaşılıyor.

BBC Afgan kanalından yayımlanan bilgilere göre, Taliban militanları kuzey, kuzey doğu, ve Ghazni, Maidan Wardak gibi kentleri ele geçirmiş olmalarının yanında Kunduz, Herat, Kandahar, Lashkar Gah gibi büyük kentlere yaklaşmış bulunmakta.

Haziran ayı boyunca ABD güçlerinin büyük bölümü Afganistan’ı terketmiş olmasına karşın, Kabil’de halen az sayıda da olsa ABD güçleri ve hava unsurlarının aktif durumda olduğu bildiriliyor. Nitekim son günlerde ABD hava kuvvetleri uçaklarının bazı Taliban unsurlarına saldırıda bulunduğu da gelen haberler arasında.

Diğer yandan hükümet sözcüleri, Taliban tehdidi altındaki büyük şehirleri korumak için takviye güçler göndermek yanında o kentlerde ilan edilen  sokağa çıkma yasaklarını sürdürdüklerini ifade ediyorlar ama bunların Taliban üzerinde ne denli etkili olduğu veya olacağı bilinmiyor.

 

ABD’nin gözü doymak bilmeyen savaş sanayii

Hala birçok sorunun açık ve tutarlı yanıtlarının ortada olmadığı bu konuda yapılan yorumların çoğunun kaçınılmaz olarak spekülatif olduğunu söylemek yanıltıcı olmaz.

Ancak, bu kısa incelemenin sonucu olarak bazı gerçeklikleri ortaya koymak gerekirse;

Yirmi yıl önce 11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan saldırıları bahane ederek Haçlı Seferi başlatma kararı alan dönemin ABD başkanı oğul Bush, SSCB’nin ortadan kalkması ile ihtiyaç duyduğu yeni tehdidi “küresel terörizm” olarak ilan etmiş ve kanlı uygulamayı Irak ve Afganistan’da somutlaştırmıştır. Böylece, hem saldırıya büyük tepki gösteren kendi kamuoyunu bir ölçüde yatıştırmış, hem ABD savaş endüstrisini tatmin etmiş, hem de müttefik olan olmayan ülkeleri de savaşa dahil ederek tek kutuplu süper güç konumunu tahkim etmiştir.

Yirmi yıllık savaşın faturasına gelince; ABD Brown Üniversitesinin Savaş Maliyetleri çalışmasını yayınlayan  habere göre savaşta toplam 170 binin üzerinde insan kaybı olmuş.  Bu kayıpların 2400’ü ABD askeri, 47 bini de siviller. Diğer yandan ABD vergi mükelleflerine maliyeti ise 2 trilyon $’ın üzerinde.

Aynı haber sitesinde yer alan bir yoruma göre, ABD tarihinin en uzun savaşı olarak kayıtlara geçecek bu savaşta, ABD  “savaş lordları” adını hak eden bir takım esrarengiz kişileri destekledi. Bunlardan biri de savaşın başlarında binlerce Taliban esir alıp, işkence ile ölüme taşıdıktan sonra konteynerlere dolduran Özbek lider Abdul Raşit Dostum. Türkiye hükümetine yakın olduğu bilinen bu adamın şimdilerde kuvvetleriyle Kabil civarında müstahkem bir mevkide konuşlandığı belirtiliyor. Bu konuşlanmanın nedeni olarak da bir süre sonra Taliban’ın muhtemel saldırılarına karşı Kabil Havaalanını korumak olduğu iddia ediliyor.

 

SONUÇ YERİNE

 Etnik farklılıklar ve Afgan Kimliği Sorunu

 Hiç kuşku yok ki,  Afganistan’ın neredeyse iki yüzyıldır siyaseten hayli dengesiz bir ülke olarak kalmasının ardındaki ana nedenlerden birinin, farklı oran ve güçlerdeki çok sayıda etnik grubun bu ülkede yaşamakta olduğu anlaşılıyor. Wikipedia’daki bilgiye göre 16 etnik grup ülkenin farklı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Bu grupların en büyüğü %42 ile Paştun’lar, ikincisi de %27 ile Tacik’lerdir. Ardından %10’ar ile Uzbekler, Hazaralar vd’leri gelmektedir. Aynı ülkenin yurttaşlığı yerine kabile kimliklerini tercih eden bu topluluklara ortak bir Afgan Kimliği’nin benimsetilememiş olması çok büyük bir eksikliktir. Ülkeyi yönetenlerin genellikle Paştun etnik kökenli olması nedeniyle belki de uzun vadeli siyaset açısından tercih edilmemiş de olabilir.

 

Sünni Şii çatışmaları ve kurbanlar

Bir İslam Cumhuriyeti olan Afganistan halkının yaklaşık %99.7’si Müslüman. %0.3 gibi çok küçük bir bölümünü ise hristiyan, sih, hindu ve bahailer oluşturuyor. Toplumun neredeyse tamamını oluşturan Müslümanların yaklaşık %85’i Sünni, %15’i Şii. İslamik doktrin başta siyaset olmak üzere ekonomik, hukuk vb sosyal yaşamın tüm alanlarında etkinliğini korumakla birlikte halkın tamamının katı Müslüman ibadetlerini yerine getirdiği söylenemez. Ancak giyim, kuşam, yeme, içme ve konuşmada dini kodlara uygunluğun  yaygın bir yaşam tarzı haline gelmiş durumda olduğu söylenebilir. Paştun, Tacik ve Özbek etnik gruplarından gelenlerin büyük çoğunluğu Sünni, %10 dolayındaki Hazaralar ise Şii mezhebine mensup.

Genellikle Sünnilerin hakim oldukları hükümetlerin Şii azınlıklara karşı zaman zaman ayrımcılık yaptığına tanık olunurken, Sünni Taliban’ın Şii mabetlerine saldırılarının 2016’dan bu yana arttığı gözlemleniyor. Bu saldırıların kurbanları da genelde Şii Hazaralar oluyor.

 

Yolsuzluk

Uluslararası çoğu gözlemciye göre yolsuzluk  Afganistan’ın endemik ve sistemik bir gerçekliğidir. Diğer bir ifadeyle, siyasetçilerden başlamak üzere sosyal katmanların hemen tümünde yadırganmayan bir yaşam pratiğidir. Nitekim Uluslararası Şeffaflık Enstitüsü’nün Yolsuzluk Endekslerinde 180 ülke arasında Afganistan 172.ci sıradadır. Yani yolsuzluğun en yoğun olduğu ülkeler arasında 8.sırada gelmektedir. Adeta doğallaşan bu yolsuzluk anlayışının bir sonucu olarak, ilk seçimlerde parlamentoya giren siyasetçilerin yarısına yakınının uyuşturucu trafiğini yönetenler ve insan hakları ihlalleri yapan silahlı grupların liderleri olması olağan karşılanmıştır. Sonuç olarak,  kamu yönetimi ve siyasetteki bazı görevler  metalaştırılarak alınıp satılır hale gelmiştir.

 

Afyon üretim ve suç örgütleri

 Ülkenin kırılganlığının bir diğer önemli nedeninin de, afyon üretimi ve bunun ürettiği yağmacılardan oluşturulan suç örgütleridir. Düşük risk çok yüksek getiri sağlaması nedeniyle Afganistan her zaman afyon üretiminin dünya merkezlerinden biri olmuştur. Siyasetçilerden başlayarak savaş lordlarını ve Talibanı da içine alan bu büyük çember neredeyse Afgan ekonomisinin temeli olmuştur.

Öyle ki,  bazı eyaletlerde hükümet, özellikle güvenlik sorumlularının hizmetine karşılık kendi özel topraklarında yaptıkları afyon üretimine göz yummuştur.

 

Yargıda Rüşvet

 Birçok ülkede olduğu gibi Afganistan’da da uluslararası bazı kuruluşların desteği ile kurulan  Afganistan Dürüstlük İzleme  (IWA) adında bir sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır. Bu kuruluşun tesbitlerine göre halk, sorunlarının çözümlenmesinde, rüşvet ve yolsuzluğun çökerttiği kamu yargısı yerine yerel toplum tabanlı yargıyı tercih etmektedir. Hatta Taliban’ın yönetimi altındaki bölgelerde rüşvetin daha az olması nedeniyle  Taliban yargısı tercih edilmektedir.

 

Eğitim Sektörü

 Ülkede neredeyse son otuz kırk yıldır bitmek bilmeyen şiddetin her yerde kol gezmesinden ötürü, 3/4’ü kız olan 3.5 milyon çocuk düzenli eğitim-öğretimden yoksun kalmıştır. Ayrıca yolsuzluk, diğer bütün sektörlerde olduğu gibi eğitim-öğretim sektöründe de çok yaygın hale gelmiştir. Çünkü öğretmen atamasında, liyakat yerine paranın geçerli olduğu yapıda, iyi yetişmiş öğretmenler iş bulamamaktadır. Ülkenin Eğitim Bakanlığı en çok yolsuzluğun yapıldığı ikinci kurum olarak, öğretmen atamalarında eş, dost, akraba kayırmacılığının merkezi durumuna gelmiştir.

 

Sağlık Sektörü

 Eğitim-Öğretim sektöründeki yolsuzların çok yaygın olduğu bu sektörde de yeterli sağlık hizmetine erişmek ancak irili ufaklı rüşvetler ile mümkün olabilmektedir.

 

Güvenlik

 Ulusal rüşvet araştırmasına yanıt verenlerin %74’ü ülke ordusuna güvendiklerini ifade etmelerine karşın, iç güvenlik unsurlarında rüşvet çok yaygındır. Öyle ki, bizdeki ATM görevlileri benzeri, özellikle polis örgütünde “hayalet görevli” olarak adlandırılan insan sayısı inanılmaz boyutlardadır.

 

Göç

 1979 Sovyet-Afgan Savaşı ile ülkeden kaçanların çoğu komşu Pakistan ve İran’a sığındılar. 1989’da işgalin sona ermesi üzerine ülkelerine dönenler 1992-96 İç Savaşı sırasında yeniden aynı komşu ülkelere göç ettiler. 2000’de İran ve Pakistan’a göçen yaklaşık 6 milyon kişiyle Afganistan dünyanın en çok göçmen üreten ülkesi haline geldi.

Halen en çoğu iki komşu ülkede olmak üzere, 70 dolayındaki ülkede farklı sayılarda toplam 8 milyon dolayında Afgan sığınmacı ve mülteci bulunmaktadır.

Şimdilerde ise Venezuella ve Suriye’den sonra üçüncü sıradalar. Bu arada Avustralya, Kanada, Almanya ve ABD gibi gelişmiş ülkelere göç olanağı bulan Afganlılar o ülkelerin kendilerine tanıdığı olanaklardan yararlanan az sayıdaki Afganlı göçmen konumundalar.

Bu arada her iki dış göç sırasında da milyonlarca Afgan da,  yaşadıkları yerleri bırakarak başta kentler olmak üzere ülkenin başka bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar.

 

ABD’nin çekilmesi sonrası yeni göç

 Afganistan’ın, ABD’nin işgali altında kaldığı son yirmi yılda, sayıları 150 binin üzerine çıkan askeri personeli yanında çok sayıda diğer kuruluşlarında çalışan Amerikalıların iletişim vd ihtiyaçlarını karşılamak üzere günümüze değin 20 binin üzerinde yerli Afgan personel çalıştırdığı ifade edilmektedir.

Yıllardır ABD’liler ile çalışan bu sayıdaki yerli personelin bakmakla yükümlü ve sosyal ilişkide oldukları Afganların, bir süre sonra ülke yönetimini ele geçirmesi beklenen Taliban’dan çekinmeleri, hatta derin korkuya kapılmaları anlaşılması hiç de zor olmayan bir durumdur. Nitekim ABD yönetimi bu insanların sembolik sayıdaki bölümünü şimdilik uçaklarla ABD’ye taşımaya devam etmektedir. Ancak gerek başkan Biden’ın, gerekse diğer ABD’li yetkililerin söylemlerinden, bu insanların büyük bölümünün, en azından kısa sürede ABD’ye kabulü mümkün görünmemektedir.

Nitekim son günlerde ülkemizin basılı veya görüntülü bazı medya kanalları yanında sosyal medyada da, bu insanların İran üzerinden otobüslerle sınırımıza kadar getirilip ülkemize sokulduğuna dair haber ve yorumlar yoğunlaşmış bulunmaktadır.

Yukarıda işaret edilen iki ayrı göç sürecinde zaten ülkemize gelmiş 200 bin dolayında Afgan göçmenin burada olduğu biliniyor. Şimdi bu yeni gelenler ve gelecek olanlarla birlikte, zaten milyonlarca Suriyeli ile baş edemeyen Türkiye’nin “göçmen deposu” haline dönüşmesinden kaygı duyan yurttaşların sayısı giderek artıyor.

 

Türkiye’ye Afgan Akını ve Kabil Havalanı’nın Korunması

Özellikle ABD’nin çekilmesinin ardından Kabil Havaalanı’nın bazı koşullara bağlı olarak Türkiye tarafından korunacağına dair olasılıkları dile getiren CB Erdoğan’ın, yukarıda Hikmetyar ile ilişkisine değinilirken işaret ettiğimiz gibi “Türkiye’nin Taliban inancıyla ters bir yanı yok” sözlerini telaffuz etmesi; özellikle muhalif kesimlerde tam da “nasıl yani” sorusunun sorulmasına neden olmuş görünüyor. Eğer bu sözler, ayrıntısı düşünülmeden, gazetecilerin sorusu üzerine ayaküstü verilmiş bir beyan değilse gerçekten ciddi kaygı yaratmaya müsait sözler.

Bu sözlere bir de, uzun süredir Türkiye’de bulunmakta olduğu söylenen Özbek Mareşal Abdul Raşit Dostum ile CB Erdoğan’ın nisan ayı sonunda buluşma görüntüsünün, AA tarafından servis edildiği ve bunun ardından Mareşal’in ülkesine dönmüş olduğu haberi eklendiğinde, özellikle muhalif kesimlerin soru ve kaygılarının artmasını doğal karşılamak gerekir.

 

SON SÖZ

 Bu yazımızda, bir zamanlar atalarımızın da yaşayıp geçtiği, tarihimizde Horasan diye bilinen topraklarda birkaç etnik topluluğun bir araya gelmesi ile devlet olmaya çalışan, ama yaklaşık son iki yüzyıldır bir türlü emperyalizmin pençesinden kurtulamamış  Afganistan üzerindeki incelememizi okuyucuya sunmaya çalıştık.

Açık gerçek şu ki; İngiliz emperyalizminin eline düştükleri 19.yüzyıldan bu yana giriştikleri çok sayıda savaşta büyük acılar çeken bu topluluklar,  20.yüzyılda önce SSCB, ardından ABD  emperyalizminin hışmına uğrayarak 21. yüzyılın başlarında her açıdan dünyanın en geri ülkelerinden biri olmaktan kurtulamamıştır.

Birçok neden yanında, bu durumun en çarpıcı kısmı kendilerine empoze edilen “dini yobazlık”tan bir türlü yakalarını kurtaramamaları olduğu açık seçik görülüyor.

Afganistan’ın 21.yüzyılın ilk çeyreğinde nihayet gelebildiği son aşamaysa, belki de şimdiye değin olduğundan daha derin bir Ortaçağ karanlığına gömülmesidir.

Çünkü geçen yüzyılın sonunda, ABD’nin SSCB ile tutuştuğu soğuk savaş döneminde, Pakistan, Suudi Arabistan ve diğer Körfez Arap Ülkelerinin zorunlu yardımları ile, önce El-Kaide, ardından Taliban, daha sonra da İŞİD adlarıyla oluşturduğu örgütler, son yirmi yıldır  “küresel büyük bir sorun” haline geldi.

Nitekim yirmi yıl önce kendi ürettiği Taliban’a karşı Afganistan’da akıttığı onca kandan sonra, ülkesinde yeni bir Vietnam Sendromu korkusuyla geri çekilmeye karar veren ABD, ardında iç savaşın daha da derinleşeceği bir ülke bırakırken, bu süreçte kayda değer katkısı olmayan bazı ülkelerin üstüne yüzbinlerce “yeni sığınmacı”yı da yıkmış oldu.

Şu günlerde “kent savaşları” ile kentleri birer birer ele geçirmekte olan Taliban’ın, kısa süre içinde ülkenin yönetimini elde etme olasılığının giderek yükseldiği anlaşılıyor.

Nitekim Doha’da ABD ile Taliban arasında varılan anlaşma hükümleri; CB Erdoğan’ın “inanç açısından Taliban ile aykırılıkları olmadığı” sözleri ve en son  Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin, 13 temmuz’da Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’deki basın toplantısında; “Afganistan’ın en büyük askeri gücü olan Taliban, ülkesine ve toplumuna karşı sorumluluklarını idrak ederek, kendi dışındaki terörist unsurlarla ilişkisini kesmeli ve Afganistan’ın ana akım siyasi mekanizmasına dönmelidir.” şeklindeki sözleri, bu ülkelerin Taliban Yönetimi ile çalışmaya hazır olduklarını açık bir şekilde göstermektedir.

Ve yukarda geniş biçimde tanımlamaya çabaladığımız  Afganistan gerçeğinin bu ayrıntıları, bize ülkemizin orada nasıl bir maceraya doğru sürükleneceğini açık biçimde ortaya koyuyor.

ABD’nin bile sonunda pılıyı pırtıyı toplayıp çıktığı bir yerde ihaleyi Türkiye’nin üzerine yükleme çabasını, bu açıdan doğru okumakta sayısız fayda var.

 

 

 

 

 

 

 

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları