SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI -ABD’NİN KORKULU RÜYASI: ÇİN

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI -ABD’NİN KORKULU RÜYASI: ÇİN

18.08.2018 - 9:27

Sönmez Çetinkaya

Sönmez Çetinkaya

yazarın tüm yazıları
SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI -ABD’NİN KORKULU RÜYASI: ÇİN

 

 

Yarım yüzyıl önce, doğa bilimleri uygulama sanatı olan mühendislik okumaya başladığımız yıllarda, ders kitapları olarak, hemen hemen tümüyle ABD’li hocaların yazdığı yapıtlar kılavuzumuzdu. Mühendislik üretimi 2.Dünya Savaşı sonrası, ABD’de endüstri dalında 3.0’a büyük ölçüde atlamıştı. Avrupa ülkeleri de ABD’nin yardımlarıyla, bir taraftan savaşın yıkımları ile uğraşırken, diğer taraftan onun izinde yol almaya çalışıyordu.

 

Başta bugünün Rusya’sı olmak üzere, Sovyet Sosyalist Bloku içindeki ülkeler ise, kendi benimsedikleri model içinde sağladıkları gelişmeler ile, özellikle savaş ve uzay endüstrisinde Batı ile rekabete çalışıyorlardı.

Endüstriyi 1.0 düzeyinden kurtulmaya çalışan bizim gibi ülkelerin çoğu ABD’nin, az bir bölümü de SSCB’nin insafına terk edilmiş durumdaydı. Bu ülkelerdeki gelişme, onların destek ve izinlerine bağımlıydı. Hint alt kıtası bağımsızlığını kazanmış olmasına karşın, İngiltere’nin etkisi altındaydı. Çin ise hala büyük kültür devriminin sancılarını çekiyordu.

Aradan geçen yaklaşık 70 yılda neler oldu da, o dönemin yarısını Kültür Devrimi sonrasının ağır sancıları içinde geçiren Çin, 21.yy’ın ilk çeyreğinde ABD için, her alanda adeta kabus haline geldi.

Geleceği kavrayabilmek için, şimdilerde üzerinde en çok durulması gereken soru bu kanımca.

Savaş sonunda, dünya kabaca iki emperyalist blok arasında bölüşüldüğünde soğuk savaş yılları başladı. Bloklardan biri 80’lerin sonunda rekabete dayanamayıp dağılınca, kısa bir süre ABD’nin hegemonik gücünün önüne geçilemeyeceği düşünüldü. Gerçekten de, 20 yy’ın başlarında kapitalizmin son aşaması olarak değerlendirilen emperyalizm, bu defa kendini neo-liberal düzenini kurarak bunu bütün dünyaya dayatır oldu.

Başta Rusya olmak üzere, adeta atomize olan Sovyet Bloku ülkeleri de bu süreçten kurtulamayıp, kendilerine yeni konumlar aramaya koyuldular. Ancak Kıta Çin’i bunun dışında kalarak kendine özgü bir yola girdi. Diğerlerini şimdilik ihmal ederek, bu yazının konusu Çin’in bu özgün durumuna kısaca bir bakmak gerekir.

1976’da Mao’nun ölümüne kadar süren Kültür Devrimi ardından, ideolojiden çok ekonomiyi önceleyen Deng Şiaoping’in liderliği altında yeni bir döneme giren Çin, kendine özgü Komünist Parti yönetiminde yabancı sermayeye kapıları açarak endüstrileşme hamlesini başlattı. Girdiği bu yeni dönemin sonunda, şimdi de Şi Cinping’in liderliği ile bütün dünyayı hayretlere düşüren atılımlarla, bugün dünyanın en büyük iktisadi güçlerinden biri haline geldi.

Bu gerçekten inanılmaz gelişmelerin arkasında, başka birçok nedenin yanında, Çinli’nin sahip olduğu sarsılmaz bir kültürel altyapının olduğunu düşünmek doğru olur.

Sanırım en önemlisi de, yurtseverlik ve çalışkanlık üzerine, Kültür Devrimi’nin aşıladığı sabır içinde geliştirdikleri özgüvenle yurtlarına bağlılık anlayışı olmalı.

 

İş yaşamımda, 80’li yıllarda daha Çin’in endüstrileşme hamlesini yeni başlattığı dönemde, ona komşu Malezya, Singapur, Hong Kong, Taiwan gibi ülkelerde tanıştığım Çinli işadamlarının çoğunun, bir gün kıta Çin’ine dönme özlemi içinde olduklarına tanık oldum.

Daha sonraki yıllarda ABD’de doktora yapan oğlum vesilesiyle sürdürdüğüm seyahatlerde karşılaştığım Çinli öğrencilerin de, önceki yıllardaki yurttaşları öğrenciler gibi, işlerini bitirir bitirmez, bir an önce Çin’deki üniversitelerde görev almayı beklediklerini gördüm. Onlardan, ABD’nin en iyi üniversitelerinde binlerce Çinli öğrencinin, genellikle temel bilimler ve mühendislik bölümlerinde öğrenim gördüğünü öğrendim. Bunların hemen hemen hepsi, ABD üniversitelerinin öğrenci kabullerinde birkaç sınav aşamasını başarıyla geçen, çok parlak öğrencilerdi.

Son 25/30 yılın ürünü Çinli o gençler, bugünlerde Çin, Singapur ve Hong Kong üniversitelerini dünya üniversiteler liginde en tepelere doğru taşımakla kalmadılar, bilimsel araştırma sonucu ürettikleri makalelerle, dünyada çok değerli yayınlarda yer almaya devam ediyorlar.

Son yıllarda da, Berlin’de yaşayan kızımın komşuları Çinli ailelerin çocuklarını, kendi kültürlerinden uzaklaşmamaları için, Çin Kültür Merkezleri’ne düzenli olarak götürüp, eğitilmelerini sağladıklarını hayranlıkla izliyorum.

21.yy’ın ilk çeyreğinde böyle bir kültürel ve bilimsel altyapısı olan bir Çin gerçekliği var dünyada.

Bundan en çok tedirgin olan ülkelerin başında da ABD geliyor. Neden mi? Yaşam standardı yavaş yavaş yükselmeye başlayan ve giderek daha da yükselecek olan Çin’in hammadde talebi iyice artarak, başta ABD olmak üzere bütün sanayileşmiş ülkeler için, hammadde kıtlığı nedeniyle fiyatların artışına neden olacak.

Ayrıca Çin’de üretim fiyatları düzeyi, uzunca bir süre daha, göreli olarak batılı ülkelerden daha düşük seviyelerde seyredeceği için, pek yakında Çin dünya ticaret liginin en hakim gücü haline gelecek.  ABD ve güdümündeki ülkeler için en kötüsü de, Çin ve çevresindeki üniversitelerin yükselen araştırma ve geliştirme düzeyi ile yeni buluşlar konusunda tehdit edici hale yükselmesi.

Nitekim ABD’nin önde gelen basın kuruluşlarında yer alan son haberlere bakılırsa, 2030 yılında Çin’in yapay zeka teknolojisinde dünya lideri olmasının beklendiği anlaşılıyor. Böyle bir başarının ortaya çıkması halinde, Çin’in başta askeri olmak üzere her alanda “game changer/oyun değiştirici-kurucu” olması aşamasına doğru yol aldığı söylenebilir.

Bütün bunlara dayanarak, Yeni Çin Gerçekliği’nin, ABD’nin en büyük kabusu olması doğal değil midir?

İşte bugünkü “trade wars/ticaret savaşları”, Kuzey Kore Krizi , İran hatta dolayısıyla Türkiye ile yaratılan krizlerin hepsinin arka planındaki ana neden Çin Gerçekliği’den duyulan büyük kaygıdır.

Şimdi soru şu: ABD, son seçimlerde, Evanjelist (Siyonist Hıristiyan)/ Neoliberal güçlerce iş başına getirilen Trump adındaki egomanyak (bu nitelendirme, Almanya’nın, AB’deki eski B.Elçisi  Dietrick von Kyaw’a ait) bir işadamı-siyasetçi ile Çin’in bu yükselişine set çekebilir mi?

ABD iç politikası ve kurulu düzeninde, Trump’ın seçilmesinden bu yana, ülkedeki nüfusun yaklaşık üçte birini oluşturan hispanik ve siyahlar üzerinde artan baskının oluşturduğu gerginliği azaltmak için Trump gibi, “kişilik bozukluğu”ndan malul olduğu apaçık bir kişiden çılgın bir tavır beklenebilir mi?

Sanmıyorum! Ama yine de bekleyip, görmek lazım!

Bu arada Kanada dahil, AB lider ülkeleri Almanya ve Fransa yanında Rusya’nın da, Trump’ın dengesiz dış politikasından ciddi şekilde tedirgin olduklarını dikkate alırsak, İsrail hariç bütün dünya ile kavgalı bir ABD Başkan’ının, görev süresini tamamlayabileceğinin bile kuşkulu olduğuna dair söylentilere de kulak vermek gerekir. Ancak bu durumda, kalan sürenin kendisini önce Hıristiyan, sonra muhafazakar en sonda da Cumhuriyetçi ilan eden mevcut Başkan Yardımcısı ( en şahin) Mike Pence’in sürdüreceğini de unutmamak gerekir.

Sözün özü: Neresinden bakılırsa bakılsın ABD’nin, dolayısıyla bütün dünyanın işi giderek çok daha zor bir döneme giriyor gibi görünüyor.

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :