SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- ACI, KAN VE GÖZYAŞI KENTİ BEYRUT

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- ACI, KAN VE GÖZYAŞI KENTİ BEYRUT

21.08.2020 - 21:24

Sönmez Çetinkaya

Sönmez Çetinkaya

yazarın tüm yazıları
SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI-    ACI, KAN VE GÖZYAŞI KENTİ BEYRUT

 

 

 

“Selam sana yüreğimin derinliklerinden

Selam sana ey Beyrut

Halkımın hamurundan yoğrulmuş

Ekmeğim içkim yaseminim

Halkımın kanayan yarası

Analarımın akan gözyaşısın

Benimsin sen ey Beyrut

Benimsin”

 

Bu dizeler, 1975-90 arasında ülkeyi kan gölüne çeviren Lübnan İç Savaşı’na yakılmış ağıttaki sözlerdir.

Lübnan’lı ünlü sanatçı Feyruz’un yanık sesi ile dile getirdiği günden bu yana, Beyrut’un kör talihini anlatan  ‘‘bitmeyen ağıt’’a dönüşmüştür.

 

Beyrutluların acıları ile ilgili iç yakıcı  sahneler son yarım yüzyıldır yazılı ve  görsel medyada hiç eksilmedi. Bitmek  bilmeyen bu acılar, iletişimin olağanüstü hızla arttığı son yıllarda “ Beyrut’a has olağan vaka” olarak algınlanmaya başladı.

 

Bu çalışmamda,  Beyrut örneği üzerinden 20.yüzyılın en karakteristik olgusu olan emperyalizm  ve yerli işbirlikçilerininin kendi ülke insanlarına karşı işlediği ağır suçları dikkatinize sunmak istedim.

 

Emperyalizm ve yerli işbirlikçileri 20.yüzyılın ortalarından bu yana, bütün insanlığın gözü önünde,  toplumsal psikolojiyi, insan varoluşuna aykırı, adeta bir “ters evrime”  sürükleyen dehşet verici bir süreci hakim kılmış durumda.

 

Beyrut örneği emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin insanlık suçları açısından dünyada birçok benzeri olsa da, yine de ibretlik! Düşününüz; bir yüzyıldan uzun bir süredir milyonlarca insan göçe zorlanmış, geride kalanlar ölüm, açlık ve sefalate sürüklenmiş  ancak  çok küçük bir azınlığın kısmetine refah düşmüş.

 

Hizipleşme, kargaşa, iltimas, adam kayırmacılık ve rüşvet kenti haline getirilen Beyrut’ta, din gibi kutsal değerleri bile kendi ihtirasları ve çıkarları için fütursuzca kullanan yerli işbirlikçiler, kanımca bu sürecin en önemli unsuru.

 

Öyle ki,  başka bazı Ortadoğu ülkelerinde ortaya çıkanlardan farksız, Lübnanlı ünlü edebiyatçı Amin Maalouf’un dediği gibi; “BİR  DİNLERİ OLDUĞU İÇİN AHLAKA İHTİYAÇLARI KALMAMIŞ GİBİ DAVRANMAKTAN KAÇINMAYAN ” insanlar bunlar.

 

Tarihte Lübnan ve Beyrut

 

Tarihi bilgilere göre, Fenike adı verilen, bugünkü Suriye ile  Lübnan’ı da içine alan bu bölgenin tarihi MÖ 3.binyıla kadar dayanıyor. Klasik çağ öncesi, dünyanın gezgin tüccarlarının toprakları olan Fenike’nin en zengin dönemi, bölgenin en istikrarlı olduğu MÖ 1000 yılı civarında gerçekleşmiş. MÖ 539’da Persler tarafından ele geçirilen Fenike daha sonra, MÖ 332’de Büyük İskender tarafından fethedilmiş. Ardından Romalılar hakim olmuş. Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi sonucu Bizans’ın eline geçmiş.

 

Bizans tarafından yönetildiği zamanlarda komşu Arapların saldırıları ile kısa dönemli kargaşaların yaşandığı bölge, MS 1100’ler dolayında ortaya çıkan haçlı seferlerinden bu yana  bin yıldır savaştan savaşa sürüklenmekten kurtulamamış.

 

Bin yıllık bu uzun sürenin Osmanlı’ya bağlı olarak geçen son dört yüz yılı boyunca da Beyrut’ta kanlı çatışmalar çıkmış. Bu çatışmaların en büyüğü, 1843’de Lübnan’ın Dürzi ve Hıristiyan Maruniler arasında bölünmesinin ardından yaşanmış. Sonunda  1860’da patlayan din savaşında Osmanlı ve İngilizlerin desteklediği Dürziler Hıristiyanları katletmiş ve çok sayıda Lübnanlı Hıristiyan Amerika kıtasının birçok ülkesine göç etmek zorunda kalmış.

 

20.Yüzyılda Beyrut

 

Birinci büyük paylaşım savaşının  Beyrut’a yansıyan acı boyutlarını, o günlerde  ittihatçı Cemal Paşa komutasındaki 4.Ordu yedek subayı Falih Rıfkı “Zeytindağı” adlı anı  kitabında anlatır.

 

Bir tarafta, açlıktan bir parça ağaç,  bir kuru portakal kabuğu bile bulamayıp sürüne sürüne kaldırımlara çıkan insan iskeletlerinin iniltileri işitilirken; diğer tarafta ağır baharatlı Suriye büfesi, en iyi yemişler, Zahle rakısından Ren şarabına kadar kuş sütü eksik sofralarda zevk ve içkinin su gibi aktığı Beyrut sahnelerinden söz etmiş Falih Rıfkı.

 

Savaş boyunca hastalık, salgınlar ve açlık yüzünden çok sayıda Lübnanlı  ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Savaşı kaybeden Osmanlı’nın son padişahı Vahdettin’in imzaladığı Sykes-Picot (Sevr) anlaşması ile Suriye ve Lübnan Fransız’ların manda yönetimine geçer. 1926’da da Fransız koruması altında Lübnan Cumhuriyeti kurulur, 1941’de Fransa’nın bir hayli azalan etkisi altında ülke yarı- bağımsız hale gelir.

 

“Bağımsızlık” Dönemi

 

İkinci Büyük Savaş’ın sonuna doğru 1943 yılında yapılan seçimlerde  yeni kurulan hükümetle birlikte ülke tam bağımsızlığına kavuştu. Nüfusun iki büyük grubunu oluşturan Müslüman ve Hıristiyan liderlerin anlaşması ile hazırlanan  Ulusal Pakt’a göre; ülkenin üst yönetiminde görev alacakların dini grupların ağırlığına  göre belirlenmesi kararlaştırıldı. Böylece cumhurbaşkanı Maruniler, başbakan Sünni Müslümanlar,  meclis başkanı da Şii Müslümanlardan seçildi.

 

Bu karmaşık devlet yönetimi ilk krizini 1958’de yaşadı. Krizin ana nedeni zamanın Mısır Başkanı Pan-Arabist Nasır’ın desteklediği Sünniler ile batı yanlısı Maruniler arasındaki iktidar kavgasıydı.

 

1936’da Lübnan’ın dağlık kesiminde kurulan faşist Falanjist Parti’nin ideolojisi, komünizm ve Arap karşıtlığı üzerine “Tanrı, Anavatan ve Aile” sloganı ile ifade edilen kadim Fenike kimliğini öngörüyordu. Maruniler tarafından desteklenen parti Pan-Arabizm’e  hiçbir şekilde yer ve olanak tanımayan bir milis örgüte sahipti. Sonunda karşılıklı şiddet tırmanınca Hıristiyan başkan Chamoun ABD’den yardım istedi. ABD’nin gönderdiği donanma ile, Beyrut limanını ve havaalanını üç ay süre ile abluka altına aldı ve Chamoun’un yerine Maruni Fuad Chehab cumhurbaşkanı oldu.

 

Görkemli Kısa Dönem

 

Chehab’ın batı destekli programı ile Lübnan, günümüzün Dubai’sine benzer göreli bir barış ve refah sürecine girdi. 1970’lere kadar Arap ve batılı  ülkelerin bankacılık, finans ve ticaret  oyun alanı oldu. Petrol zengini Arap ülkelerinin milyar dolarları büyük ölçüde Beyrut’taki banka ve bankerler tarafından yönetildi.

 

Hatta o dönemlerde hatırı sayılır oranda Lübnanlının  yakaladığı yüksek yaşam standardı ve turistlere sunulan yüksek düzeyli hizmet sektörü ile Beyrut, Doğu  Akdeniz’in Paris’i olarak anılır oldu.

 

1975-90 İç Savaşı

 

1967’de başlayan Arap/İsrail çatışması sırasında İsrail’in,  Filistin üzerindeki baskı ve zulmünden  kaçan Filistinliler  Lübnan’a sığınmaya başladı. Sonunda bu ülkeyi İsrail’e karşı mücadelelerinin merkez üssü haline getirdiler.  1975 yılından itibaren başta Beyrut olmak üzere tüm ülke, her türden milisin rol aldığı çatışmalarla tekrar kan gölüne döndü.

 

Halbuki Lübnan Arap/İsrail çatışmasında hiçbir aktif rol üstlenmeyerek savaşı sınırlarının dışında tutmaya çalıştı ama bir taraftan Suriye’nin, diğer taraftan İsrail’in işgali altında çok zor yıllar yaşadı. İsrail   Batı Beyrut’a girerken, Suriye de ülkenin doğusuna asker yığdı.

 

Başta Falanjistler ve Hizbullah olmak üzere her dini ve etnik gruptan sayısız örgütün  cirit attığı bu iç savaşta,  özellikle Filistin kökenliler, sorunlarına dünyanın  dikkatini çekmek için diğer ülkelerde de terör eylemlerine giriştiler.

 

Savaşın en kanlı sahnelerinden biri, 1982 yılında, İsrail’in desteklediği Falanjist milislerin Batı Beyrut’ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarına yaptığı baskında yaşandı. Binlerce çocuk ve kadının da katledildiği bu kanlı olay sonrası yarım milyonun üzerinde Lübnanlı ülkeyi terk etti.

 

İç savaş boyunca tam bir karmaşaya dönüşen siyaset(sizlik), sermaye ve vasıflı işgücünün ülkeden kaçışı,  işsizliğin ve enflasyonun inanılmaz boyutlara tırmanmasına neden oldu. Ülke başta ekonomi olmak üzere her alanda milislerin güdümüne mahkum oldu. Her tür kaçakçılık, gasp, soygun ve adam öldürme olağan hale geldi.

 

Sonunda Cezayir, Fas ve Suudi Arabistan liderlerinin araya girmesiyle ateşkes ilan edildi. 1989’un ekim ayında parlamento üyelerinin çoğunun bir araya geldiği Suudi Arabistan’ın  Taif kentinde, yeni bir anayasal düzene geçilmesi üzerinde uzlaşıldı. Yeni anayasanın; aralarında  derin ayrılıkların olduğu topluluklardan oluşan diğer ülke örneklerinde olduğu gibi,  Lübnan’da da, farklı gruplardan elitler arasında güç paylaşımına (consociationalism) dayalı, dengeli bir demokratik sisteme uygun olarak hazırlanması öngörüldü.

 

İkinci Cumhuriyet

 

1992 yılında iç savaşın oluşturduğu büyük tahribatın ardından ülkenin sosyo-ekonomik altyapısını yeniden oluşturmak, Taif Mutabakatı’nda kararlaştırılan politik reformları kurumlaştırmak için Refik Hariri başbakanlığa getirildi. Ortadoğu bölgesinin önemli finans ve ticaret merkezi olması yolunda önemli başarıların kaydedildiği bu dönemin ardından, siyasi alanda da Ulusal Meclis’in meşruiyeti üst düzeyde tanınır hale geldi.

 

İkinci Cumhuriyet dönemi olarak adlandırılıp günümüze kadar gelen bu dönemde, birçok olumlu gelişme yanında, iç savaş öncesi ülkenin en değerli göstergelerinden biri olan muhtelif toplulukların bir arada yaşama anlayışının terk edilmesi dikkat çekicidir. Sonuçta özellikle dinsel tabanlı topluluklar  halinde ayrışmanın derinleşmesi, geleceğe dair kaygıları arttıran bir unsur olmuştur.

 

Dönemin en önemli sorunlarından biri 2000 yılında İsrail’in, işgal ettiği Güney Lübnan’dan çekilene kadar Hizbullah ile kanlı çatışmalarıdır. . Diğeri de iç savaş sırasında Lübnan’a yerleşen Suriye güçlerinin, Başbakan Hariri’nin bir Hizbullahçı tarafından katlindeki rolü dahil, insanları canından bezdirecek denli dehşet şaçmış olmasıdır.

 

Uluslararası baskılar iki komşu ülkenin silahlı güçlerinin ülkeden ayrılmasını sağlamasına karşın, 2006 yılında Hizbullah ile İsrail arasında  34 gün süren çatışma sonucunda, bir milyon Lübnanlı yaşadıkları yeri  terk etmek zorunda kaldı.

 

2008 yılında bu defa Hizbullah güçleri ile hükümet güçleri arasında çatışmalar çıktı. Şii lider Hasan Nasrallah, hükümete savaş ilan ederek harekete geçirdiği güçleriyle Beyrut’un bir bölümünü denetim altına aldı.

 

Aylarca süren bu tıkanıklık yeni bir iç savaşa dönüşmek üzereyken, 2009’da yapılan seçimlerle, katledilen eski başbakan Refik Hariri’nin oğlu Saad Hariri başbakanlık görevine getirildi. Uzun süren görüşmeler sonunda güçlükle de olsa, içinde hizbullah temsilcilerinin de olduğu yeni hükümet kurulabildi.

 

Eski başbakan Hariri’nin Hizbullah komandolarınca katledildiği genel kanı haline gelince Hizbullah hükümetten çekildi ve yeni hükümet kurma görevi Necip Mikati’ye verildi. Bu defa da kurulan hükümetin çoğunluğu Hizbullahçı’lara geçti.

 

2011’de Suriye İç Savaşı’nın başlamasının ardından ülkedeki Hizbullah güçleri, başkan Beşar Esad’a destek olmak için Suriye’ye geçti.

 

İzleyen yıllarda,  yolsuzluk çamurunun içindeki siyasetçi, bürokrat ve işadamı üçlüsünün, varlıklarını batırdıkları ülkeden yurtdışına kaçırması, krizi bütünüyle içinden çıkılmaz hale getirdi.  Sefalet içindeki halkın gösterileri tırmandı. Bunun üzerine 2019 yılı sonunda Hariri istifa etti.

 

Polisin şiddetine karşın  sokaklardan çekilmeyen halkın yoğun gösterileri sürerken hükümet kurma çalışmaları hızlandırıldı ve Hizbullah’ın desteklediği Hassan Diab bu yılın başında başbakanlığa getirildi.

 

Yeni başbakan Diab göreve başladığının ertesinde borçların  ödenemez hale geldiğini ilan ederek IMF’ye başvurdu. IMF’nin, ülke yönetimine güvensizliği nedeniyle başvuruyu red etmesi üzerine sokak gösterileri iyice yaygınlaştı ve  iki hafta önce Beyrut limanında büyük patlama meydana geldi.

 

Patlama sonucunda kentin özellikle merkezindeki tahribat yaklaşık üç yüz bin kişiyi geçici olarak evsiz bırakırken yüzlerce insan öldü, binlercesi de yaralandı.

Can kayıpları ve yaralılar dışında maddi kaybın 15 milyar $ dolayında olduğu tahmin ediliyor.

 

Patlamanın nedeni hakkında yönetim kademelerindeki görevliler birbirini suçlarken, cumhurbaşkanı Aoun’un patlamanın nedenleri arasında dış güçlerin roket ve bombalama ihtimalini de dışlamayan bir beyanda bulunması dikkat çekti.

 

Hıristiyan nüfusun can kaygısı ile büyük ölçüde ülkeyi terk etmesinin ardından  İran ve Suriye destekli Hizbullah’ın denetimine  geçen bir ülke hangi komşu ülke için tehdit oluşturmaktadır?

 

Bu sorunun yanıtı, cumhurbaşkanı Aoun’un işaret ettiği dış güç hakında yeterli ipucu verebilir.

 

Şu Andaki Durum

 

Patlamanın ertesinde tırmanan gösterilerde görevi bırakması talep edilen başbakan Hasan Diab istifa etti. Cumhurbaşkanı Aoun yeni hükümet kurulana kadar Diab’dan göreve devamını istedi. Yani şu anda Lübnan hükümetsiz durumda.

 

Önümüzdeki günlerde Lübnan ve Beyrut’u neler bekliyor?

 

Bu sorunun yanıtı, Ortadoğu ülkeleri sorunlarına bir hayli duyarlı Aljazeera televizyonunun Inside Story adlı tartışma programında arandı.

 

Program katılımcılarından, Beyrut Amerikan Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Rami Khouri’ye göre; “Lübnan’daki politik elit halkı unutmuş durumda. Halkın da politik elitten bir beklentisi yok. Lübnan her anlamda parçalanmış, tahrip olmuş, perişan durumda bir ülke. Şu anda ülkenin en güçlü iki grubundan ilki hala Hizbullah. İkincisi de bütün diğer unsurları içine alan protestocuların oluşturduğu, kendilerini ‘devrimci’ olarak adlandıran grup. Hizbullah’ın örgütlülüğüne karşın bu ikinci grup şu anda toplumun çoğunluğunun desteğine sahip ama örgütlü değil”.

 

Lübnan’ın devasa sorunlarının çözümü için geçici “hibrid” bir hükümetin şimdilik tek çare olduğunu ifade eden  Prof. Khouri  açıklamalarına;  “ son olaylar nedeniyle Lübnan  bağımsızlığını kaybetmiş durumda. Yani ülkenin kaderi Lübnanlıların elinde değil. En başta İran olmak üzere Suudi Arabistan,  Amerika, İsrail hatta Türkiye’nin de elleri Lübnan’ın içinde.  Bu durumda ciddi reformlar ortaya koyacak ‘temiz’ ve ‘verimli’  insanlardan oluşacak bir hükümet yakın zamanda kurulup, uluslararası topluma güven verecek bir programla ortaya çıkabilir mi? Şimdilik çok güç görünüyor.” sözlerini ekledi.

 

Tartışma programına Wahington’dan katılan George Washington Üniversitesi’nden Prof. Firas Maksad’a göre; “eski başbakan Hariri’nin 2005 yılındaki  suikastta yaşamını yitirmesi, bölgede İran, Suudi Arabistan ve ABD’nin güç mücadelesinin sonucu. O tarihten bu yana, son onbeş yılda Lübnan siyaseti bambaşka bir sürece yuvarlandı. Ülkede ağırlıkları artan İran ve Suudi Arabistan arasındaki kapışmanın bedelini kan ve gözyaşı ile Lübnanlılar ödedi. Yetmedi!

Bu küçük ülke, Beyrut’taki son patlamanın maddi yükü hariç, yaklaşık 100 milyar $’a ulaşan borçla karşı karşıya bırakıldı. Lübnan artık Ortadoğu’da güç mücadelesi yapan üç büyük grubun oyun alanı haline gelmiş durumda. Bunların ilki İran destekli Hizbullah, ikincisi Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri destekli Sünniler, üçüncüsü de yeni güç olarak bölgeye dalan Türkiye Qatar ikilisi.

Bunlara ek olarak perde gerisinde ABD, Mısır, İsrail üçlüsü ve Suriye hükümetini tamamen etkisi altına almış ve Suriye topraklarında üslerini güçlendirmiş Rusya da düşünüldüğünde, Lübnan’daki türbülansın yakın zamanda sona ermesini beklemek mümkün görünmüyor”.

 

Programa üçüncü tartışmacı olarak katılan Lübnan ordusu emekli generallerinden Elias Hanna ise; “Lübnan’da artık ahenk (harmony) içinde bir toplum oluşması çok zor. Hizbullah son 37 yılda bütün yabancı güçleri ülkeden çıkarmayı başarmıştı. Ancak son büyük patlama, giden yabancı güçlerden fazlasının ülkeye geri dönmesine yol açtı. Şimdi artık toplum birbirine ateş püsküren iki bloka ayrılmış durumda. Bunlardan en örgütlü ve güçlüsü İran’ın bütün Ortadoğu’daki vekil gücü Hizbullah; diğeri de ülkeye yeniden dönen başta Fransızlar olmak üzere yabancı güçlerin güdümüne giren batı yanlıları. Ancak unutmamalı ki, Hizbullah hala siyaseti kontrol eden en örgütlü güç”.

 

Bütün bunların üzerine bir de Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz yatakları üzerinde hak iddiası ile birbirine girmeye hazır ve çoğu emperyalizmin yerli işbirlikçileri tarafından yönetilen bölge ülkeleri hesaba katıldığında, bölge ve ülke dinamiklerini  yakından izleyen yukarıda adı geçen yorumcuların Lübnan hakkındaki bir hayli umutsuz  görüşlerine hak vermemek mümkün görünmüyor.

 

Aynen Amin Maalouf’un dediği gibi; “dünyanın bu kısmında felaket tellallığı yapan, geleceğin kendisini haklı çıkaracağından aşağı yukarı emin olabilir”.

 

Doğu Akdeniz’in incisi, büyük felsefeci Halil Cibran’ın kenti Beyrut için yakılan ağıtla başlayan bu yazının sonunda, gelin de; 1970’lerde Venezuela’nın OPEC’deki temsilcisinin ; “ petrol şeytanın dışkılarıdır” sözlerini hatırlamayın!

 

Son söz:

Şimdi Lübnan asıllı Fransız trompetçi İbrahim Maalouf ‘un önce sözlerine sonra müziğine kulak verelim.

“1998 senesiydi. 18 yaşındaydım o yıl ve kulağımda Led Zeppelin şarkılarıyla Lübnan‟da, Beyrut sokaklarında dolaşıyordum. Bir an kendimi müziğe kaptırmıştım, gözlerimi kapadım. Açtığımda karşımda gördüğüm manzara işte bu şarkıyı yazmama neden oldu. Size ne gördüğümü anlatmayacağım ama hayatımdaki her şey bu parçayı yapmamla değişti.”

Bu hikâyeyi yeni albümü “Illusion” için düzenlenen konser için Türkiye‟ye gelen ünlü yazar Amin Maalouf‟un yeğeni Lübnan asıllı Fransız trompetçi İbrahim Maalouf dinleyicileriyle, bizimle paylaştı. Savaş sonrası yıkılan şehri görmenin üzüntüsüyle yazılmış “ Beirut” isimli parçasının hikâyesiydi bu. Savaşın izlerini her bir parçasında saklayan bu şehrin insanından yazılmış, yapılmış, çalınmış en gerçekçi parçalardan biri bu. Her bir saniyesinde iliklerine kadar hüznü yaşayan, yaşattıran bir şarkı..

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :