SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- ATATÜRK’ÜN ARDINDAN TÜRKİYE NEREYE, NASIL SAVRULDU?

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- ATATÜRK’ÜN ARDINDAN TÜRKİYE NEREYE, NASIL SAVRULDU?

09.11.2018 - 20:53

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- ATATÜRK’ÜN ARDINDAN TÜRKİYE NEREYE, NASIL SAVRULDU?

 

 

 

ATAMIZ’ın sonsuzluğa uğurlandığı 10 Kasım 1938’den bu yana 80 yıl geçti. ATAMIZ’ın sağlığında başlayan ve Cumhuriyet Tarihi üzerinde çalışanların bazılarınca Kemalizm olarak adlandırılan süreç, 1940’ların ortasında çok partili düzene geçişi takiben eriyerek, 1950 seçimlerinde, iktidarın muhafazakar siyasetçilerin eline geçişi ile sona erdi.

Bu yazımda Kemalist Dönemin inceleme ve eleştirisini bir kenara koyuyorum. Baştan ifade etmek isterim ki; CHP’yi destekleyen bir aile ortamında yetiştim. İlkokul yıllarımda Kurtuluş Savaşı Muharip Gazisi,Atatürk sevdalısı Hilmi Erdem adındaki  öğretmenim sayesinde Atatürk’e ve Kurtuluş Savaşına çok ilgi duydum.

Ayrıca büyük babamın Sakarya Savaşı sırasında Haymana’da şehit olması nedeniyle, ulusalcı duygusal yoğunluğu yüksek bir çocuk olarak büyüdüm. Ortaokul ve lise yıllarımda bu yoğunluk giderek yükselirken siyaseti de yakından izlemeye çalıştım.

Yazacaklarımın bu altyapının üzerine yaptığım gözlem ve analizlerimin bir yansıması olması kaçınılmazdır. O zaman gelin şimdi, son 70 yıla panoromik bir yaklaşımla bakıp, bu uzun sürede Atatürkçülük nasıl algılanmış anlamaya çalışalım..

50’li yılların sonu ve 60’lar

50’li yılların sonunda, ülkemizdeki iktidarın yoğunlaşan baskıları, giderek üniversiteleri de etkilemeye başlayınca İstanbul Üniversitesi’nde başlayan ve kan karışan olaylar ardından, 27 Mayıs 1960’da askerler ülke yönetimine el koydular. Ardından hazırlanan, oldukça demokratik yeni Anayasa ile tanınan özgürlükler, gençliği üniversitedeki öğrenim yanında yoğun düşünsel çalışmalara da yönlendirdi.

1965’de ODTÜ öğrenciliğine başladığım o erken gençlik günlerimde, Atatürk’ün Gençliğe Söylevi’nde işaret ettiği Cumhuriyet’i koruma doğrultusundaki düşünsel akımların ağırlıklı olduğu grup ile aynı dönemde sayıları az da olsa 50’lerin şairi Necip Fazıl’ın fikriyatından beslenen gruplar arasında düşünsel bir rekabet uç vermeye başlamıştı.

Büyük bir düşünsel açlık içinde, birbirinden farklı düşün adamlarının verdikleri konferanslar arasındaki, zevkli koşuşturmalarımı bugün bile hala heyecanla hatırlarım.

Ne yazık ki; bu özgür düşünsel gelişim fırsatı çok uzun sürmedi.

Bu son derece olumlu gelişme, ABD emperyalizminin Vietnam’daki vahşetine karşı, batılı ülkeler üniversitelerinde başlayan, sonradan ’68 Olayları’ olarak adlandırılacak isyanın bize de sıçramasıyla eksen kayması yaşadı. Bizim gibi gençlerin, ATAMIZ’ın beklediği doğrultuda, bilimsel/düşünsel düzeyde kendilerini geliştirmesi süreci yerine, hem sağ, hem de solda derinliği olmayan bir hayli yüzeysel düşünce kalıpları ile, giderek ideolojik kavgalar ortaya çıktı.

Bu süreçte, sol kampta Atatürk ve Devrimleri’ni küçümseyerek, ona ” burjuva devrimcisi” yaftası yapıştıranlar oldu. Dinci sağ kampın liderleri, söylem ve kalemleriyle Atatürk’ü şeytanlaştırıp gençliği ona karşı kışkırttılar. Milliyetçi görüşe yönelen gençler ise, siyasi liderleri ve bazı akademisyenlerin çizdiği sığ Türkçülük ideolojisi çevresinde kanlı eylemlere giriştiler.

Benim gibi ailesinde CHP kültürü ağırlıklı olanlar da, o günlerde Orta Sol adıyla belirlenen siyasetin düşünsel altyapısını oluşturmak üzere Sosyal Demokrasi grubunda yer aldı. Ancak ne yazık ki; çok kısa süre önce tanıştığımız ve hem içinde olmaya, hem de izlemeye doyamadığımız düşünce özgürlüğü kavramı içinde gelişen, o kısa ama müthiş süreç, adeta bir rüya tadı bırakırcasına bitti.

 

70’ler

Bu dönemin hemen başlarında ” sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir” diyen ve kavgamsal düşünce fakiri, kendilerini Atatürkçü sanan generallerin faşist yönetimi altında, özellikle sol düşünceyi benimsemiş gençler ve akademisyenler adeta üzerlerinden silindir geçmişcesine ezildiler. Üstelik bana göre bu sözde Atatürkçü generaller, yine kendileri gibi bir kısım sözde Atatürkçü, ” anlı şanlı” akademisyenler ve bürokratlar tarafından desteklendiler.                                                                                                                                                                                                                 Acımasızca Üç Fidan asıldı; aralarında ODTÜ’den arkadaşlarımız da olan diğer üniversitelerden gençlerin bir kısmı gösteri yürüyüşlerinde ve sığındıkları dağlarda ve köylerde katledildiler. Bir kısmı da güvenlik güçlerinin desteklediği silahlı ülkücülerin kurbanı oldu. Çok acı yaşandı; çok!

1970’lerin ortalarına doğru, Rahmetli Ecevit’in liderliğinde CHP,Atatürk’ün gençlerden beklediği Bilim ve Akıl doğrultusunda Cumhuriyet’i koruma adına, ilerici güçlerin desteğini alarak önemli başarılar elde etti.

Ancak, uluslararası soğuk savaşın baş aktörü ABD/ CIA’sının etkinliği altında, diğer bazı çevre ülkeler istihbarat örgütlerinin de işin içinde olduğu bu süreçte, ülkemiz gençleri birbirlerine düşman kamplara bölünmeye zorlandı.

Ne yazık ki bilinçsiz burjuvazisinin desteklediği sağ partilerin bazılarının da içinde olduğu bu süreç, Ecevit’in halkçı iktidarını sürdürmesine imkan tanımadı. CIA destekli generaller 12 Eylül 1980’de darbe ile yönetime el koydular.

 

80’ler

Bu generaller de yine dillerinden Atatürk’ü düşürmeyen, sonradan ABD kaynaklarından sızan bilgilerden öğrendiğimize göre ” CIA’nın adamları” olan faşistlerdi. Aynen Şili’nin Allende’sini 1973’de devirip yerine geçirdikleri faşist Pinochet gibi!

Sonrasında olan, yine solcu gençler ve akademisyenlere oldu. Katliam boyutunda işkenceler ve gözaltılarla, ülkenin elinde kalan son ilericiler de, kelimenin tam anlamıyla biçilip bir daha ortaya çıkamayacak şekilde tasfiye edildiler.

Böylece sözde Atatürkçü generaller, ABD Emperyalizmi’nin ulaştığı yeni aşama olan Neo-Liberalizm’in temsilcisi Özal’lara ülkeyi teslim etti. Şaka gibi gelecek ama bir süre sonra, hiç olmazsa nihayet ülke sözde Atatürkçü’lerin elinden kurtulup, Atatürk’ün bağımsızlık anlayışı ile araları hiç iyi olmayan sağ muhafazakar kadroların eline geçti.

Bu dönem ve sonrasında Sol/Atatürkçü’ler büyük bir şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilemez halde bölündüler. CIA, beklediğinin ötesinde amacına ulaşmış olduğu için, bizim Neo-Liberal’ler, ABD’nin desteğiyle ülkeyi dönüştürmeye uğraşırken, öncelikle çalışan kesimlerin, başta sendikal olmak üzere bütün kazanılmış haklarını birer birer ortadan kaldırarak onları kölelikle başbaşa bıraktılar.

Ardından çok sayıda özel banker kuruluşları ve bankalar aracılığıyla, halkın sırtından burjuvaziye kaynak aktarılmasına önayak oldular. Ancak kendi yandaşlarını bir hayli semirtme dışında bir süre sonra halkın desteğini büyük ölçüde kaybettiler.

 

90’lar

Ancak iktidar önce Rahmetli Demirel’in, sonra da beceriksiz Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller gibi tamamen çıkar oryantasyonlu siyasetçilerin eline geçti. Bu dönemde ilk kez dinci bir siyasetçi ve Atatürkçülük ile arası hiç iyi olmayan Rahmetli Erbakan iktidarı eline geçirdi. Sol/Atatürkçü oyların üç sol parti arasında bölünmesi sonucunda, dinci kadrolar İstanbul ve Ankara Belediyelerini ele geçirerek, bugünleri haber veren siyaset anlayışını yavaş yavaş ortaya koymaya başladılar.

Bu arada Sol/ Sosyal Demokrat Atatürkçüler elde kalan kadrolarla toparlanıp Rahmetli Erdal İnönü liderliğinde SHP olarak ciddi bir alternatif olmayı başardılar. Rahmetli Ecevit ise kendi ailesi çevresinde toplayabildiği birkaç sağlam Atatürkçü dışında, çoğu oportünist olduğu ortaya çıkan yeni siyasetçilerle yoluna devam etti.

Ancak Erdal İnönü’nün liderliğinde toparlanan bir kısım tutarlı ve bilinçli Atatürkçü’lerin önü, parti içinde Baykal’ın üç kez Genel Başkan adayı olmasına rağmen seçilememesi ve sonrasında 1992’de CHP’nin yeniden açılıp Genel Başkan olması ile yine kesildi. Baykal’ın 1992’de liderliğini ele geçirdiği CHP ile SHP 1995’de birleştiler ve Baykal birleşmiş partilerden oluşan Yeni CHP’nin Genel Başkanı olarak girdiği ilk seçimde, barajı kıl payı geçip parlamentoya girebildi.

Daha sonraki 99 seçiminde CHP parlamento dışında kalınca, Sol/Atatürkçü seçmenin temsili, içinde az sayıda ciddi Atatürkçü yanında çoğunluğu oportünist siyasetçilerden oluşan Ecevit’in DSP’sine geçti.

Ancak 1990’ların ortasında başbakanlığı ele geçiren, ekonomi profesörü ünvanlı, oportünist lümpen bir sağ siyasetçi, ülkeyi ekonomik ve sosyal krize sokmayı başardı!

Yukarıda değindiğim gibi bu kriz ve üç sol partinin bir araya gelmeyi reddederek, yalnız başlarına girdikleri 95 yerel seçimlerinde, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere çok sayıda belediye, daha sonra yapılacak bütün seçimleri kazanacak İslamcı Siyasetçilerin eline geçti.

2000’ler

Yeni yüzyılın başında hiper enflasyona yakın krizler ortasında bocalayan siyaset, Ecevit’in liderliğinde merkez sol, sağ ve ülkücülerin koalisyonunda, ülkeyi Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizine sokmayı başardı!

Ardından yapılan 2002 seçimlerinde, seçmen tercihini yeni İslamcı parti, AKP’den yana kullandı. 1999 seçimlerindeki ağır yenilgi sonrası Genel Başkanlığı artık tamamen bıraktığı sanılan Baykal, bu defa parlamentoya girdi ve ana muhalefet lideri olarak yine CHP’nin başındaydı.

Sonrası AKP’nin yükseliş süreciydi. Girdiği bütün seçimleri kazanan Erdoğan, karşılaştığı badireleri birer birer atlatarak, uzun yıllar partisinin başında kalarak yaptığı Başbakan’lıktan sonra, nihayet Başkanlık Rejimi’ni de referandumdan geçirerek rejimi değiştirmeyi başardı.

 

Atatürkçülük ve CHP’de Neler Oldu?

2010’da kendisine kurulan bir kaset komplosu sonrasında Baykal Genel Başkanlık’tan istifa etti. Yerine, önce aday olmadığını söyleyen Kılıçdaroğlu, 22 Mayıs 2010 tarihli 33.Kurultay’da Genel Başkan seçildi.

İlk yaptığı işlerden biri Parti’yi sağa kaydırmak oldu. Ancak buna rağmen, CHP’nin başında girdiği dokuz seçimi de kaybetti. Parti’nin oylarını yükseltemedi.

Peki; bütün bu süreç boyunca Cumhuriyet’imizin ve CHP’nin kurucusu ATAMIZ’ın Söylev’inde Gençliğe verdiği temel görevler nerde kaldı?

Bana göre, açıkça ifade etmek gerekirse, 1960’lı yılların başındaki diriliğini koruyamadı. Bunun baş sorumlularının faşist generaller, onlarla işbirliği içindeki akademya ve mevki, makam düşkünü, başta Genel Başkanlar olmak üzere öz çıkarcı siyasetçiler olduğunu düşünüyorum.Ne yazık ki; günümüzde birkaç ciddi düşünce ve gençlik kuruluşu dışında, artık ne yazık ki; siyasetçilerin bırakın sahip çıkmasını, göstermelik anma günleri dışında hatırlanmaz oldu.

 

Sonuç

Bugünkü CHP kadrolarında görülen bu duyarsız tutum Atatürkçü’lerin umudunu ve cesaretini kırmamalıdır. Bunu son yıllarda, halkın çoluk çocuk, dede nine, özel günler olsun olmasın, her zaman kitleler halinde Anıtkabire akın edişinde görüyoruz.

Kanımca, Türkiye’nin girdiği sosyo-ekonomik derin krizden kurtuluşu için, ATAMIZ’ı bütün derinliği ile tekrar hatırlamaktan başka çıkar yolumuz olmadığını, bırakın bugünkü CHP yöneticilerini, iktidarı ellerinde tutanlar bile önünde sonunda anlayacaklardır.

Biz Atatürk sevdalılarına düşen temel görev, O’nun söylev ve söylemleri ile yüzyıl önce ortaya koyduğu ulusal ve evrensel kavramlar üzerinde yeniden çalışarak, son yıllarda kavram temelli olmayan boş algılara kapılanları, kim olursa olsun bıkmadan usanmadan aydınlatmaya çalışmaktır

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :