SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- AVRUPA’DAKİ İŞÇİ HAREKETİNİN GÜNÜMÜZ KOŞULLARINA UYUM ARAYIŞI HANGİ AŞAMADA?

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- AVRUPA’DAKİ İŞÇİ HAREKETİNİN GÜNÜMÜZ KOŞULLARINA UYUM ARAYIŞI HANGİ AŞAMADA?

19.10.2018 - 12:02

Sönmez Çetinkaya

Sönmez Çetinkaya

yazarın tüm yazıları
SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- AVRUPA’DAKİ İŞÇİ HAREKETİNİN GÜNÜMÜZ KOŞULLARINA UYUM ARAYIŞI HANGİ AŞAMADA?

 

AVRUPA SENDİKALAR KONFEDERASYONU-2018 TOPLANTISI 27-29 HAZİRAN-BRÜKSEL

 

SUNUM:

Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun bağlı kuruluşu ( ETUC), Avrupa Sendikalar Enstitüsü (ETUI ) ile birlikte iki yılda bir düzenlenen konferansların üçüncüsünü geçtiğimiz haziran ayının sonunda Brüksel’de gerçekleştirdi.

Ülkemizden, DİSK, HAKİŞ, KESK ve TÜRK-İŞ’in de üyesi olduğu ETUC’un bu toplantısına 500’ün üzerinde işçi örgütleri temsilcisi katıldı.

Sekiz ayrı oturumda ve her oturum ardından yapılan çok sayıda panelde, başta AB Komisyonu Üyeleri, ETUC temsilcileri yanında, birçok ülkeden siyasetçi, akademisyen ve sendika temsilcileri söz aldı.

Bu konferansın kayıtlarının  geçtiğimiz günlerde internette yer alan İngilizce tutanaklarını inceledik ve Avrupa’nın geleceğini ilgilendiren belirlemelerin yer aldığını gördüğümüz bu bilgileri siz okuyucularımızın dikkatlerine sunmak istedik.

Bu çalışmamızı yaparken, her oturumda söz alan konuşmacıların konuşma metinlerini dikkatle inceleyip, değindikleri ana başlıkları özetler halinde okuyucuların dikkatine sunmayı amaçladık.

Bu çalışmamızın ülkemizde ilerici demokratik sendikacılığın bir süredir girdiği erime sürecini anlamakta yardımcı olmanın yanında, adı sendika olmasına karşın özellikle çıkarcı yöneticilerinin ikbal arayışıyla, iktidarların koltuk değneği olmayı yeğleyen diğer bazı sendikaların üyeleri için de uyarıcı olabileceğini umuyoruz. Ayrıca, hala sol/sosyal demokrat parti olma iddiasında olmasına karşın, uzunca süredir demokratik sendikalardan uzak kalmayı tercih eden ana muhalefet partimizin, az da olsa iş/işçi dünyasına hala olumlu yaklaşımlarını koruyabilen bazı siyasetçilerinin de dikkatini çekebilmeyi amaçlıyoruz.

 

KONFERANS

Bütün katılımcıların yer aldığı sekiz ayrı oturumda, eskiye göre bir hayli hızlanan küresel değişim ve geçişlerin, iş ve işçi dünyasına muhtemel etkileri sekiz ayrı oturumda tartışıldı. Ayrıca alt başlıklar üzerinde de çok sayıda panel düzenlendi.

 

  1. Açış Konuşması ve Küresel Büyük Değişimler Karşısında İş Dünyası

 

  • ETUI’nin Genel Müdürü Philippe Pochet, Konferansın açış konuşmasında, büyük değişim ( megatrends) olarak adlandırılan süreci;

 

  • İklim değişikliği
  • Dijitalleşme
  • Küreselleşme ( Avrupalılaşma anlamında)
  • Demografik Değişimler

 

konu başlıkları altında ele alıp, bu süreçlerde karşılaşılacak tehdit ve fırsatların tartışılacağını işaret etti. Tehditlerle mücadelede, “birlikte hareket’ stratejilerinin belirlenmesinin yaşamsal önemde olduğuna değinerek özetle şunları söyledi:

Sadece bir ortak geleceğimiz var. Soru şu: Bütün bu büyük değişim süreci, yeni ‘tek iş dünyası’ mı, yoksa birbirinden ‘farklı iş dünyaları’ mı ortaya çıkaracak? Geleceğin aktörleri olarak, bu konuda farkındalık oluşturmalıyız. Arzu ettiğimiz yol haritasını, ancak birlikte hareket edersek oluşturabiliriz.

 

  • Daha sonra söz alan ETUC’nin Genel Sekreteri Luca Visentini de, değişime karşı olarak geçirilen uzun yılların ardından, artık bu tuzaktan kurtulmayı başarıp, insanların yaşamını iyileştirecek değişimlere hazır olmak gerektiğine işaret ederek; sendikalar olarak arzu edilen Avrupa’nın, ancak bu şekilde yeniden inşa edilebileceğini söyleyerek konuşmasını ana hatlarıyla şöyle sürdürdü.

Halen bozuk bir sosyal model içinde, risklerin işverenden işçiye doğru yöneltilerek, onun sırtına yüklenmesi sürecine girildiğini görüyoruz. Böylesi  haksız bir tutumun, eşitsizliği daha da arttırarak, bizleri neredeyse 1930’ların Büyük Kriz günlerine doğru sürükleyeceğinin farkında olmak zorundayız.

Bu konferansta tartışacağımız ‘büyük değişimler’ geçmişte her zaman ve bütünüyle işverenlerin ihtiyaçlarına göre tasarlanıp uygulandı; ‘insan boyutu’ dikkate alınmadı. Halbuki arzu ettiğimiz dünyaya ulaşmak için değişimi baştan itibaren biz yönetmeliyiz. Bunu yapabilmek için etkin bir ‘sosyal diyalog sistemi’ geliştirmeliyiz ki; arzu ettiğimiz Avrupa’yı inşa edebilelim.

 

  • Yunanistan İşçi ve Sosyal Güvenlik Bakanı, Effie Achtsioglou;

Bakan ülkesinde neo liberal yaklaşımlar yüzünden yaşanan büyük kriz sırasında, işçileri koruyan yapıların birer birer yıkıldığını dile getirerek, ücretlerin düşürülmesine karşın, işsizliğin %30’lara vardığını belirtti. Üye ülkelerde bu tür olumsuzlukların önüne geçmek için, sendikaların yeni bir vizyon ile yeni projeler geliştirmeleri gerektiğine işaret etti.

Sendikaların ülke sınırları içinde kalmaya zorlandığını, oysa uluslararası kapitalin dolaşımında hiçbir sınırlama olmaması karşısında, sendikalara Avrupa düzeyinde “kolektif pazarlık” olanağının tanınması gerektiğini vurguladı. Bu yaklaşımın OECD tarafından da desteklendiğini söyledi.

 

*Konuşmacılardan ETUC Başkanı Rudy De Leeuw’e göre; göçmen işçileri de içine alan sosyal eşitsizlikle mücadele için yeni bir yaklaşım gereklidir. İklim değişikliği ve yeni karbon ekonomisine geçiş sürecinde, yeni ve kaliteli iş taleplerinin yükseleceğini dikkate alarak, bu olumsuzluğu fırsata çevirecek anlayışa ihtiyaç olduğunu vurguladı.

 

  • ITUC-Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu Genel Sekreteri Sharan Burrow, iş dünyasının büyük çoğunluğunun, halen yürüttüğü eski iş modellerinin, artık Amazon gibilerin müthiş büyüyüp kontroldan çıkarak, kendilerini tehdit etmelerinden ötürü, işlevsiz kalmaya başladığını işaret etti. Bu durumda sorunun, yeni iş modellerinden çok, hükümetlerin yeni gelişmeler karşısında pasif kalmaları olduğuna değindi.

 

  • OECD Sendikacılık Danışma Komitesi Genel Sekreteri Pierre Habard’a göre; önümüzdeki 20 yılda 14 işkolu ortadan kalkacak, 40 işkolu da değişikliğe uğrayacak.

Bir hayli bozuk bir sosyal model içinde, risklerin işverenden işçiye kaydırıldığına tanık olunurken, yükselen eşitsizlik bizi 1930’ların dünyasına geri götürme riski taşıyor. Halen AB’de yaratılan işlerin dörtte üçü, ortalama verimliliğin altında çalışan sektörlerde oluşmakta. Özel sektör büyümede oynaması gereken motor rolünü yeterince oynamıyor.

Habard, ayrıca OECD ve G7’nin söyledikleri konusunda çok da iyimser olunmaması için uyarıda bulundu. Çünkü OECD’nin her olumlu tavsiyesinin, mutlaka bir olumsuzluğu da içerebileceğini unutmamak gerektiğini ifade etti. Ayrıca neo-liberalizmin iş modellerine yeterli düzeyde karşı durabilmek için, bir hayli eskimiş ILO kurallarının yeniden gözden geçirilmesini önerdi.

 

  • ILO-Uluslararası İşçi Örgütü Genel Müdürü Guy Ryder’e göre;

eşitlik duygusu ve fırsatların giderek azalması karşısında, ‘ana akım’ politik söylemler yetersiz kalmaktadır. Farklı söylem ve eylemlere ihtiyaç, açık olarak kendini dayatmaktadır. Yoksa çok taraflı sistemin çöküşü hızla gündeme gelebilir.

Nitekim bu anlamda ABD’nin bir yandan Paris İklim Değişikliği anlaşmasından, diğer yandan BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekilmesi, beraberinde ciddi tehdit ve tehlikeleri işaret etmektedir. Bunun ilk sonucu, çok taraflı fonların azalması nedeniyle, çok taraflı insani faaliyetlerdeki işbirliğinin tehlikeye girecek olmasıdır. Bu durumda sendikalar kendi yol haritalarını ivedilikle çizemezler ve uyurgezer hallerine devam ederlerse, çok zorlu günlere doğru yol alınacak demektir.

 

  • Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis, “Avrupa Ekonomik ve Sosyal Yapısının Yönetimi” başlıklı konuşmasında; yakın gelecekte ortaya çıkması beklenen yeni işlerin beşte dördünün yüksek bilgi ve beceri gerektireceğine işaret etti. Ayrıca yeni iş ortamlarında, eski bilinen rutin işlerin dışında daha otonom, sosyal ve entelektüel sorumluluklara dönük talepler olmasının beklendiğine değindi.

21.yy’ın getireceği bu tür iş/işçi sorunlarını karşılayacak yeni Avrupa Modeli ortaya koyabilmek için, Sosyal Ortaklar ve Üye Ülkelerin birlikte çalışmasına gereksinim vardır. AB ülkelerinin bugün ve gelecekte otomasyon ve yeni iş modellerinden kaynaklanacak sorunlarının çözümüne yardımcı olmak üzere, Avrupa Sosyal Fonuna ek olarak 101 milyar €’luk yeni bir fon da hazırlanmaktadır.

Dombrovskis son olarak; Avrupa Sosyal Modeli’nin şimdiye kadarki başarılarının, sosyal ortakların katkılarıyla gelecekte de sürdürüleceğine olan inancını ifade etti.

 

  1. Zengin ve Güçlüler Gelecekte İşçilere İhtiyaçları Olmayacağı Görüntüsünü Neden Veriyorlar?

 

  • Columbia Üniversitesi Profesörü Saskia Sassen’in söylemiyle; günümüzde batı ekonomilerinin çoğu bankalar ve finans kuruluşlarının pençesi altına girmiş durumdalar. Bırakın toplumsal çıkarları, kendi ülke ekonomileri bile umurunda olmayan bu kuruluşlar, bütün krizlerin ardındaki temel nedenlerdir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; bunlar savaşılması gereken “canavar talancı”lardır.

80’lerden bu yana batıda özelleştirme vb yaklaşımlarla kütlesel değişimler yaşandı. Bu süreçte yüksek finans kuruluşları, tam anlamda “madenden cevher çıkarırcasına” ekonomilerin özünü sömürdüler. Böylece sistem tam bir ” parazit kapitalizmi”ne dönüştü.

Bu yapının ürettiği krizler  sonucu, milyonlarca insan işsiz kaldı. Şirketlerin varlık kaybı ise “çentik” düzeyini geçmedi. Bunlar da gösteriyor ki; finans sektörünün çok ciddi şekilde kontrol altına alınması için yeni yasal düzenlemeler gerekmektedir.

Teknolojinin önlenemeyen gelişmesinin çok ciddi sosyal sonuçları olduğu kabul edilmesi kaçınılmaz bir gerçekliktir. Sendikaların ivedi görevlerinden biri de, bu gelişmelerin ardında kalmak yerine, önceden görüp yeniden organize olmaktır.

 

  • Yunan İşçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Yannis Panagopoulos’a göre; yüksek finans elitleri, dünyanın finans yapısını ellerinde tutarak kurdukları “Parazit Kapitalizm”in meyvalarını gasp ediyorlar.

Yakın dönemdeki en tipik örnek, Yunanlıları zorladıkları eşi görülmemiş “kemer sıkma” politikalarıyla inanılmaz bir soyguna tabi tutmalarıdır. Bu olumsuzluklara neden olan neo-liberalizm işbirlikçisi siyasetçilere, sendikacılarımızın karşı durması gerekir.

Yunanistan şu anda dördüncü sanayi devrimi ve platform ekonomisinden ( bilişim teknolojilerinin sağladığı serbest/bağımsız çalışanlar) henüz etkilenmedi. Ancak bu yeni akımın arkasındaki ideolojiyi, ne getirip, ne götüreceğini anlayıp hazırlıklı olmak gerekiyor. Bu yeni oluşumlar sürecinde işçilerin olumsuz etkilenmemesini temin etmek için sendikacıların sosyal diyalog yoluyla şimdiden çalışmalara başlamaları ciddi bir zorunluluktur.

 

  • Litvanya Sendikalar Konfederasyonu Başkanı İnga Ruginiene yaptığı konuşmada; ülkesindeki işçilerin güç koşullarda kazandıkları ücretlerinden kesilen ve özel emeklilik fonlarına aktarılan primler üzerinde hiçbir kontrollarının olmamasına karşın, toplumun sessiz kaldığına işaret etti.

Bu konferansta duyup öğrendiklerinin hükümetle ilk görüşmesinde kendisine çok yararlı olacağını söyledi. Yapmaları gerekenin, kendilerinden saklananları görülür hale getirip, üyelerine sunarak onların hakları için savaşmalarını sağlamak olduğunu söyledi.

 

  • İtalyan Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Carmello Barbagallo’ya göre; dünyanın % 5’lik azınlığının toplam servetin %50’sine sahip olduğu bir zamanda,  orta sınıfın giderek daha da güçsüzleşmesi ile eşitsizliğin ve sorunun boyutu daha da artmaktadır.

Teknolojinin sosyal etkisini karşılayabilmek için sendikaların yeniden organize olması gerekiyor. Küreselleşmenin geldiği görüldü, ancak yeni kurallar konusunda zamanında önlem alınamadı. Bu defa hazırlıklı olunmalı. Yani sendikalar daha güçlü hale getirilmeli, finansçıların eski fırsatları kullanamayacağı kurallar bütünü oluşturulmalıdır.

İşlerin büyük bir kısmının robotların eline geçmesi durumunda, robotların vergi ve prim ödemeyecekleri için, kamu maliyesinin güçsüzleşmesi riski yüksektir. Buna benzer olumsuzluklara karşı durabilmek için, ulusal konumumuzu dikkate almadan bir araya gelinmeli, gerekirse sokaklara taşınmalıdır.

 

 

 

  1. İşgücü Pazarı ve Demografik Değişim İşgücünün Yaşlanması/ Göçmen İşçiler ve Teknoloji

 

Yeni dönemde önemli sorunlardan birinin de, Avrupa’da yaşlanan nüfus olduğunu unutmamak gerekir. Bu soruna, göçmen işçiler ve yeni teknolojiler çözüm olabilir mi?

 

  • OECD uzmanlarından Stijn Broecke’ ye göre, OECD üyesi ülkelerde nüfus süratle yaşlanmakta ve 2050’ye doğru ihtiyaç duyulacak sosyal fonların, bugünkünün iki katına çıkacağı anlaşılmaktadır. Son on yılın verilerine göre, emekli olanların ardından gelenlerin %90’ı göçmen işçilerden oluşmaktadır. Ancak nitelik açısından yeni gelenlerin eskilerin yerini yeterince dolduramaması, yüksek/düşük yeterlilik sorununu ortaya çıkarmaktadır.

Bu durumda teknolojik yenilenme bir ölçüde çözüm olabilir. Ancak robotlar sadece rutin işleri yapabiliyorlar. İnce ustalık işleyen işlerde, şimdilik robotlarla iş görmek pek kolay görünmüyor. Ayrıca robotlar emeklilik fonlarına aidat da ödemiyorlar. Bu durumda fonların, robot kullanımında yüksek vergi ile desteklenmesi gündeme gelebilir.

 

  • Louvain Üniversitesi Profesörü Olivier De Schutter de konuşmasında; son zamanların en popüler söylemlerinden birinin Avrupa’nın kendini göçmen işçilerden koruması olduğuna değinerek bu yaklaşımın doğru olmadığını söyledi. Çünkü üçüncü ülkeden gelen 20 milyon kişinin, Avrupa toplam nüfusunun sadece % 4’üne tekabül ettiğini belirtti.

Ayrıca bunların kamu üzerinde yük olduklarına dair söylentinin de doğru olmadığını, çünkü büyük çoğunluğunun genç ve çalışabilir yaşta olduğuna işaret etti. Ek olarak, ücretleri düşürdükleri söyleminin de gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Tersine eğer sosyal geçirgenlik teminat altına alınır, güçlü ortak pazarlık sağlanır ve ayrımcılığın önüne geçilirse, verilecek eğitimlerle göçmen işçilerin bulundukları ülkeler için yararlı olacağını ortaya koydu.

Prof. De Schutter; son olarak, eğer göçmen işçilere eşitlikçi yaklaşımda bulunmaz, onları dışlarsak, hem bir potansiyeli kullanmamış oluruz, hem de ABD’nin ırkçı ayrımcılık yüzünden düştüğü, sendikaların kolayca kenara itildiği duruma hızla düşebiliriz uyarısında bulundu.

 

 

  • EPP- Avrupa’nın 40 ülkesinden 70 muhafazakar demokrat partiyi bünyesinde bulunduran Avrupa Halk Partisi’nden Claude Rolin’e göre; Avrupa’nın en büyük sorunu düşük nüfus sorunu! Çünkü yaklaşık 500 milyon kişi ile dünya toplamının %7’si olan Avrupa nüfusunun, yüzyılın sonunda %4’e ineceği hesaplanıyor. Yaşlanma, giderek Avrupa’yı zorlayacak en önemli sorunların başında geliyor.

Bu açıdan Avrupa’nın krizi sığınmacı veya göçmen krizi değil, bu gelenleri kabul kapasitemiz ile ilgili kriz! O nedenle birçok ülkedeki aşırı sağın dillendirdiği olumsuz söyleme bir an evvel son verilmesi gerekiyor. Sendikalarımızın bu konuda akıllı söylemlerle üyelerine gerçekleri anlatması çok önemli.

Rolin, aşırı sağcıların, “bizim” zavallı işçilerimizi, “bizden olmayanlar”lardan koruma adına, Avrupa Parlamento’sunda yaptıkları sonu gelmez konuşmalarından şok olduğunu ifade ederek, işçinin nereden geldiğine bakılmaksızın aynı haklara sahip olması gerektiği, onları yerli/yabancı kategorizasyonuna tabi tutmanın işçi dünyasını zafiyete uğratacağını söyledi.

 

  1. İklim Değişikliği ve Yeşil Ekonomiye Geçişin İş ve İşçi İçin Anlamı

 

Küresel iklim değişikliğinin tehdit edici boyutlara tırmanmasının önüne geçebilecek politikaların uygulanmaya başlamasıyla bazı eski işlerin zamanla ortadan kalkacağı kuşkusuzdur. Bunların bıraktığı boşluğun yeni işlerle karşılanması da zorunluluktur. Bu durumda en önemli soru; işsizliğin artışına meydan vermeden bu hedefe nasıl ulaşılabilir? Tartışma budur.

 

  • IndustriAll/Avrupa Genel Sekreteri Luc Triangle bu konuda yaptığı konuşmada; 2030’lara doğru daha yeşilci, daha kaynak etkinliği yüksek ve güçlü bir endüstri dünyasının ortaya çıkacağının tahmin edildiğine işaret etti.

Triangle’a göre; ekonominin karbonsuzlaştırılması sürecinde, birinin atıklarının, diğerine hammadde olacağı bir sürece girilecek. Böylece enerji yoğun sanayilerde, halen mevcut olan işgücüne, milyonlarcası eklenecek. Çünkü karbon ayakizi yüzünden AB’de iş kaybı ortaya çıkarken, karbon ayakizi ile üretilen Çin malını kullanmak anlamlı ve avantajlı olmayacak.

Ancak sendikacıların, Yeşilcilerin politika ve işlerini kopya etmek gibi bir sorumlulukları elbette olmamalı. Onların her zaman en önemli işi üyelerinin işlerini korumaya çalışmak olmalı. Ekolojik dönüşüm yüzünden işini kaybeden işçiye, kabul edeceği alternatif bir iş sağlamanın peşinde olmalılar. Unutmamalı ki; karbon yoğun bölgelerdeki işleri, işçiler kendileri seçmediler; o iş kanalıyla ailelerinin yaşamını sürdürmekten başka çareleri yoktu.

 

  1. Dijitalleşme ve Yeni Ekonomi İklim Değişikliğine Bağlı Üretim Ağlarındaki Değişim

 

  • Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Andrus Ansip yaptığı konuşmada ana hatlarıyla  şunları dile getirdi.

Son araştırmalarda Avrupalı’ların % 70’inin, robotlar yüzünden işlerini kaybetmekten endişe ettikleri belirlendi. Bazıları yüksek teknolojinin yaşamımıza girmesini heyecanla karşılarken, diğer büyük bir kısmı ise sonunda büyük bir işsizliğin ortaya çıkacağından korktular.

Bu süreçte bazı mevcut işlerin değişeceğini ve bir kısmının da ortadan kalkacak olmasını elbette inkar edemeyiz. Ancak dijitalleşmenin, gençler için sürdürülebilir yeni işler ortaya koyarak daha kapsayıcı bir büyüme sağlayacağını dikkate almalıyız.

Robotların imalat sektörüne sokulmasının mutlaka işsizlik anlamına gelmediğini anlamak için, bu sürece girmiş olan Almanya, İsveç ve Danimarka’ya bakmak fikir verebilir. Fabrikalarında robot yoğunluğu en yüksek olan altı ülkenin üçü olan bu ülkelerde, işsizlik oranının Avrupa ortalamasının altında olduğunu gözden kaçırmamak durumundayız.

Dijitalleşmenin daha yüksek bir gelir ve daha iyi bir yaşam dengesi sağlayacağını bekliyoruz. Çünkü bu yeni makinalar, insanın beceri ve kapasitelerini yatay/dikey olarak arttırmakla kalmayacak, bugünden tanımlanması güç yeni işlerin ortaya çıkmasına da katkıda bulunacak.

 

Dijitalleşme AB Kalkınma Modeli’nin önemli bir önceliğidir.

AB’ye göre bu süreçteki gelişmeler, başta Afrika olmak üzere az gelişmiş ülkelerin sosyo-ekonomik kalkınmalarına da katkıda bulunacaktır.

 

  • Oksford İnternet Enstitüsü’nden Araştırmacı Jamie Woodcock, dijital ve platform ekonomilerinin işçiler açısından ne tür gerçeklikler ortaya çıkaracağı üzerinde yaptığı çalışmayı sundu.Bunların neden olacağı olumsuzlukların dizginlenmesi açısından sendikalara ciddi görev ve sorumluluklar düştüğünü söyledi.

 

  • GUE- Avrupa Parlamentosu’nda, Avrupa Birleşik Sol ve Kuzey Yeşil Sol Konfederal Grubu Başkanı Gabriele Zimmer, AB’nin göçmen işçiler üzerinde oluşturduğu dar ve kısır politikayı eleştirerek şöyle devam etti.

 

AB’nin sınırlarını göçmen işçilere sıkı bir şekilde kapatmak yerine, onların yeteneklerinden yararlanacak bir yöntem bulmalıyız. Avrupa olarak, insan haklarının savunucusu olma sorumluluğumuzu unutmamalıyız.

 

 

  1. Küreselleşme ve Avrupalılaşma, Küreselleşme Sorunlarına Avrupa Çözümü

 

  • WTO-Dünya Ticaret Örgütü Eski Başkan’larından Pascal Lamy önceliğinin Avrupa Tarzı Küreselleşme olduğunu ifade ederek şöyle devam etti.

 

Avrupa Sosyal Sistemi, Avrupa Markası’nın önemli bir parçasıdır. Bu bağlamda Avrupa gerek insan hakları, gerekse işçi hakları konusunda her zaman dikkatli olmuştur.

Günümüz ve gelecekte bizi bekleyen en önemli mücadele alanı ekonominin “yeşilleştirilmesi”dair. Çevre konularındaki hassasiyetimizle en önde olduğumuz bir siyasi gerçekliktir. Bu konumumuzu gelecekte de korumalıyız.

Dijitalleşmede ise, tersine gerideyiz. Avrupa geleceğin yeni ürünlerinin tasarlanıp üretilmesi konusunda diğer ülkelerin gerisinde kalmıştır. Bu konuda da, özgün Avrupa’lı değerlerimizden vazgeçmeden biran önce damgamızı vurmamız gerekir.

 

  • Batı Macaristan Üniversitesi Profesörü Zoltan Pogatsa’ya göre, bazı Avrupa ülkelerinin dışında bir Avrupa Sosyal Model’inden bahsetmek mümkün değildir.

İnsan hakları ve demokrasi konusunda Avrupa’nın geleneksel olarak güçlü olduğu doğrudur. Ancak bu durum Macaristan gibi ülkelerde geçerlilik kazanamamıştır. Ayrıca eşitsizliklerin üye ülkeler bazında arttığı açıktır. Örnek olarak İsveç’in geleneksel olarak eşitlikçi toplum olmasının yanında, bu ülkede bile son zamanlarda ortaya çıkan eşitsizlikler gözardı edilemez.

Küreselleşmenin neden olduğu sorunların büyük bir bölümü, pazar kapitalizminden kaynaklanmaktadır.

 

  • Humboldt-Viadrina Yönetişim Platformu Başkanı Gesine Schwan, küreselleşmenin olumsuzluklarıyla mücadele,    yerel yönetimlerden başlatılmalıdır diyerek Avrupa’nın kendi değerleriyle tam uyum içinde olamamasının nedenlerini ortaya koyarak şöyle devam etti.

 

Sosyal model açısından Avrupa yekpare bir görüntü yerine, birbirinden bir hayli farklı oluşumlar sergilemeyi sürdürmektedir.

Hala birçok alanda eşitsizlikler olduğunu kabul etmemiz gerek.

Westfalya ilkelerine göre, üye ülkeler veto hakkına sahip olduğu için buna mani olacak herhangibir üst kurulumuz da henüz yok.

 

Avrupa değerlerine tekrar dönüş için, topluluklar ve yerel yönetimler düzeyinde faaliyet göstermek gerekir. Yeşil Model, Sosyal Model, Barış Modeli vb birçok kavramsal yaklaşımın önce yerel düzeyde uygulanmaya başlaması zorunludur. Bu yöntem ayrıca temsili demokrasiyi de güçlendirecektir.

Bu yöntem göçmen sorununun da dayanışma içinde çözümlenmesi için yararlı olabilir. Yerel yönetimler, göçmenlerin kabulü ve kullanılması için desteklenmelidir.

 

  • Avrupa Komisyonu Ticaret Sorumlusu Cecilia Malmström,

küreselleşmenin kendi başına kötü bir olgu olmadığını, benzer her olgu gibi fırsat ve tehditler içerdiğine işaret ederek, konuşmasını şöyle sürdürdü.

Önemli olan, Avrupa Değerleri’ni güçlendirmek ve bu doğrultuda ticaret politikasına yön vermektir. Avrupa Komisyonu’nun yapmak istediği de budur.

Ticaret Politikası, iş/işçi, çevre ve şirket sorumlulukları konularında kapsayıcı ve şeffaf olmak zorundadır. Kapsayıcılık ve şeffaflık konusundaki örnek , Japonya ile AB arasında yapılan yeni ticaret anlaşmasıdır. Küresel GSMH’nın dörtte birine sahip 630 milyon kişiyi ilgilendiren bu anlaşmada, Paris İklim Anlaşması’na güçlü bir vurgu yapılmıştır.

Kanada ile yapılan anlaşma da, insan hakları ve sendikal haklara riayet yanında, çevreyi korumayı dikkate alan, sürdürülebilir kalkınma ilkelerini gözeten bir anlaşma olmuştur. Bu anlaşma ile Kanada’ya yapılacak ihracat için 165 bin kişiye iş sağlanmıştır.

Meksika ile yapılan yeni anlaşmada ise rüşvetin önlenmesiyle ilgili ayrı bir bölüm düzenlenmiştir.

Bu anlaşmalarla Avrupa’nın muhataplarına vermek istediği mesaj; onlarla kurallar bütünü ve şeffaflık temelinde iş yapma talebidir.

Avrupalıları tehdit eden unsurlardan biri, dünya değişirken, Batı’nın giderek etkinliğinin azalmasıdır. Çünkü önümüzdeki 10 yıl içinde, küresel büyümenin  % 90’nın, AB’nin dışında gerçekleşmesi beklenmektedir.

Bu durumda, önümüzdeki yıllarda diğer ülkelerle ilişkilerimizi, “öncü değerler tabanlı gelişme” doğrultusunda, sosyal güvenlik kurallarını geliştirme amacına doğru yönlendirmeliyiz. Ticaret anlaşmaları bu amaçla kullanılabilecek araçlardan en önemlisi olabilir. Mesela bu anlaşmalarımızda, işkence ilintili ürünlerin ticaretini yasaklayabilmeliyiz. Geçen yıl bu doğrultuda AB’de alınan bir kararla “İşkencede Kullanılmayan Ürünler Ticareti Ortaklığı (Torture-Free Trade Alliance)” adı altında bir yapı oluşturulmuştur.

Dünyadaki çok geniş ilişki ağları sayesinde, ülkeler birbirleriyle büyük ölçüde bağlantılı hale geldiği için 164 üye ülkeden oluşan

WTO-Dünya Ticaret Örgütü kuruldu. Mükemmel çalıştığı söylenemese de, yürürlükteki kurallarıyla, en az gelişmiş ülkeler dahil, üye ülkeler arasındaki ticari ilişkilerde bir hayli yardımcı olduğu yadsınamaz. Buna rağmen WTO’nun, şeffaflık ve adil rekabet açısından reformlara ihtiyacı olduğu da inkar edilemez.

Bu ihtiyaç, özellikle ABD gibi, tek taraflı irade ile tarifeleri değiştiren devletlerle çalışmaktan kaynaklanıyor. Bu nedenle WTO büyük değişimleri karşılamak için devam etmesi gereken reform çalışmalarında AB ile işbirliğine büyük ihtiyaç duymaktadır.

 

  1. Yeni Ekonomik Yaklaşı: Mevcut Ekonomik Modelin Eksiklikleri Nasıl Giderilebilir

 

  • Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Ha Joon Chang, bu başlık altında ortaya konan soruna ekonomik perspektiften bakarak özetle şunları söyledi.

 

Keynes Ekonomik Modeli’nin 1945-75 arasında başarısız olduğu görüşü büyük bir yalandır. O dönemde banka krizi yaşanmadı.

Sonrasında, modelin önce liberaller tarafından terk edilmesini takiben ülkeler düşük büyüme ve dengesizlikler içinde kaldı. Sonuçta 2008/10 finans krizi şiddetli bir şekilde ortaya çıktı. Yani neo-liberallerin, küreselleşmeden başka çare olmadığı savı yanlıştır.

Kanada örneği ortadadır.Kanada son derece açık sınırlarıyla, neo-liberal politikalar izlemeyerek başarılı oldu. Hollanda, İsviçre gibi ülkeler neo-liberal dogmaları yutmadan başarılı oldular.

Mavi yakalıların işlerinin robotlar tarafından elinden alınacağını söylemek samimi değildir. Aslında günümüzde robotların tehditlerinin, daha çok tıp ve hukuk alanlarında  raporlama vb işlerde çalışan beyaz yakalılara olduğu görülmektedir.

Gerçekte çok az sayıdaki iş, bütünüyle mekanize edilip otomasyona teslim edilebilir. OECD’nin bir raporuna göre, otomasyonun tehdit ettiği işler, şu andaki işlerin ancak % 10’u dolayındaki işlerdir. Aslına bakılırsa, K. Marks’ın; ” her grevden sonra yeni makine ortaya çıkar. Çünkü kapitalistler işçi kullanma yerine makinayı tercih eder” sözlerinin işaret ettiği gibi, robotların iki yüz yıllık bir geçmişi var; yani yeni değil. Yeni olan robotların hizmet sektörüne girecek olmasıdır.

 

Refah sistemleri otomasyona karşı çıkanları korur. İskandinavya ülkeleri işçileri bu konuda örnektir. Onlar otomasyona, ABD işçilerinden daha az karşı çıkarlar. Çünkü ABD’de işçiler sağlık sigortası için işe ihtiyaç duyarlar. Ayrıca ABD’de işçilerin çoğunun sendikalı olmaması yanında, “Obamacare” sağlık sisteminin uzun süreli olmaması da bu bağlamda ABD’nin çok ilginç yapısal örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Unutmamak gerekir ki; işyerleri bir toplumun en önemli ve değerli alt yapılarıdır. Bunlar aynı zamanda, insanların üretime katkı yapıyor olma duygusu ile psikolojik açıdan kendilerini değerli hissetmelerini sağlar.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, işçilikle ilgili mevzuat yeni düzenlemelere tabi tutulmalıdır. Yoksa krizler kaçınılmazdır.

 

  • Roma Üniversitesi’nden  Prof. Enrico Giovanni 2009 Krizi’nin bir “klasik” kapitalist kriz olduğunu, ancak 2012’deki olayların onu “istisnai kriz” haline dönüştürdüğü anlaşılıyor. Bu tür krizlerin önüne geçebilmek için, yaratıcı yeni politikalar belirlemek çoktan kaçınılmaz hale gelmiştir.

 

Mevcut muhasebe sistemi, şirketleri insan unsurunu eğitmek yerine makina yatırımına teşvik ediyor. İşçilere bir varlık (asset) olarak değil, maliyet unsuru olarak bakılıyor.

Bu bağlamda, günümüzde ulusal ekonomiyi refah açısından değerlendiren sistemlerin, sosyal ve insani unsurlara yeteri kadar değer vermeyen yanlış modeller kullandıkları açıktır. Politikalar oluşturulurken en anlamlı veri olan ” hane halkı kullanılabilir gelirleri” yerine, adam başı milli gelir kullanılması yanlış modellerle çalışmaktan kaynaklanıyor.

 

  • PRIME- Makroekonomik Politikalar Araştırma Merkezi

(Keynesçi Para Teori ve Politikaları İktisatçıları Ağı)

Direktörü Ann Petifer’ e göre; günümüzde 1930’ların dizginsiz pazar ekonomilerine benzeyen bir durumla karşı karşıyayız.

Yani hakim ekonomi modeli, bütün işçiler için büyük tehdit görünümü vermektedir.

 

Petifer örnek olarak akıllı telefonları veriyor ve bunların üretiminde kullanılan 62 farklı (çoğu nadir ) mineralin Demokratik Kongo’daki çocuk işçilerin kullanıldığı madenlerde üretildiği bilgisini aktararak, bu sürecin böyle devam edemeyeceğine değiniyor.

1960’larda yüksek enflasyonun ortaya çıktığı yıllarda savaş sonrası Keynesçi ekonominin ölüm haberleri dillendirilmeye başladı. Enflasyonun baş nedeni olarak sendikaların yüksek ücret talepleri telaffuz ediliyordu. Sendikalar kendi hatalarından kaynaklanmayan bu suçlamaya direnemeyerek kabul etmek suretiyle hata yaptılar.

 

  • EFA-AB Parlamentosundaki Avrupa Özgür Ortaklığı Grubu, Yeşiller Eş Başkanı Philippe Lambert de, günümüzde neo-liberalizme sanki bir ” din” gibi bakış var, sözleriyle başladı ve konuşmasını şöyle sürdürdü.

 

İnançları şu; insanlar rekabet etmeli; işler kötüye giderse, bu durumun suçlusu insan! Bu sistemde AB’nin Yeni Prensi Macron’un dediği gibi; ” kazanan ve kaybeden”ler olacak. Sonuçta toplum kazanacak!  İnsanlardan bu demagojiye inanmaları bekleniyor.

Önünde sonunda, kapitalizm bu sürecin sürdürülemez olduğunu görüp buna bir son verme ihtiyacı hissedecektir. Çünkü ürettiği malları alacak tüketici bulamaz hale gelecektir.

20.yy’ın başlarında Henry Ford ürettiği arabaları satın alabilmeleri için işçilerine iyi ücretler ödüyordu. Aynen günümüzde Apple vb’lerinin tüketiciye ihtiyaç duydukları gibi.

O nedenle, robotların işçileri işsizleştirmesi kapitalizmin sonu olur.

 

  1. Sosyal Diyalog: Sosyal Avrupa için Ortak Gündem Nasıl Oluşturulabilir?

 

  • Business Europe Genel Müdürü Maxim Cerutti konuşmasında, Avrupa’da sosyal diyalog için kritik günlerden geçildiğine işaret ederek sözlerini şöyle sürdürdü.

İnsan potansiyelini harekete geçirmek üzere işveren ve sendikalar birlikte hareket etmek zorundalar. Aslında Avrupalılar, sosyal olarak diğer bütün ülkelerden daha iyi durumdalar. Çünkü çalışma koşulları daha iyi ve sürekli izlenmekte.

Ancak geleceği planlarken en önemli husus, büyümenin en iyi hangi şekilde sağlanacağının belirlenmesidir. Sistemin her ülke için aynı olmayacağı ve olmasının beklenmemesi, sosyal diyalog ihtiyacının en önemli nedenlerindendir.

 

Sosyal ortaklar olarak, sosyal boyuta eklenecekler arasında; çocukların bakımı, kadınlara daha çok iş imkanı, başta dijitalleşme olmak üzere yeni beceriler kazandırılması gibi alanlara yatırımlar yapılması gerekir.

 

  • EPSU-Avrupa Kamu Hizmetleri Federasyonunda AB Politikaları Başkanı Penny Clarke yaptığı konuşmada; en temel görevin eşitsizliği gidermek için birlikte gayret göstermek olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti.

 

Bu göreve dair ilk örnek olarak, uygun fiyatlarda, erişilebilir ve kaliteli çocuk bakım ünitelerinin çoğaltılması verilebilir. Avrupa Sosyal Değerleri konusunda üyelerin ikna edilmesinin yolu onların yaşamlarını iyileştirmekle başlar. Sosyal diyaloğun güçlü bir biçimde inşa edilmesi için, hem ulusal düzeyde, hem de Avrupa düzeyinde siyasetin diğer alanlarında da aktif olunması gerekir.

 

  • CITUB-Bulgaristan Bağımsız Sendikalar Konfederasyonu Başkanı Plamen Dimitrov konuşmasında; sendikalar ve başta yeni işveren grupları olmak üzere bütün işveren temsilcilerinin birlikte çalışmasının anahtar konumda olduğuna dikkat çekerek şöyle devam etti.

 

Günümüzde sosyal diyaloğun, sadece ulusal değil, çok uluslu düzlemlerde ve özellikle sektörel bazda geliştirilmesi gerekir.

Bu bağlamda önemli bir görev, adil olmaktan uzak iş modellerinin küresel regülasyonlarla düzenlenmesi ihtiyacıdır.

“İşçi” kavramının tanımı konusundaki farklılıklar giderilmeli, günümüzde bir hayli yaygınlaşan serbest çalışanlar (gig economy) ve ev hizmeti görenler de bu tanım çerçevesi içinde “işçi” olarak değerlendirilmelidir.

 

  • Avrupa Komisyonu İstihdam ve Sosyal Yönetişim Direktörü

Barbara Kauffman’ın, iş dünyasının geleceğini şekillendirecek büyük değişimler hem fırsat, hem de tehditler içermektedir, diyerek başladığı konuşmasının ana hatları şöyle özetlenebilir.

Yeni teknolojiler, bazılarımız tarafından hoş karşılanmasa da, büyük “esneklikler” vaad ediyor. Tipik olmayan işlerin artışı yanında ü, özellikle bazı ülkelerde eşitsizlikteki artış gibi olumsuzluklar görülse de, bazı esnekliklerin  iş-yaşam dengemizi iyileştirmesi hoşa gidebilecek gibi görünüyor.

AB Komisyonu, her ne kadar fakirlik ve sosyal gelişme zafiyeti konularında endişeli ise de, sosyal mahrumiyet içinde yaşayan kitlelerin sayısının azalmakta oluşunu, olumlu sosyal gelişmeler olarak düşünmek mümkündür.

Sosyal Avrupa’nın rekabetçi gücünü korumak için teknolojik değişimleri yakından izlemek ve insana yatırım yapmak şarttır.

Bu süreçte dikkat edilmesi gereken unsurların başında, ebeveyn ve çocuk bakıcılarının iş/yaşam dengelerinin korunması gelmektedir. Bu çerçevede şeffaf ve tahmin edilebilir çalışma koşulları yanında, eşit işe eşit ücret ve sosyal koruma gibi hususların vazgeçilmez olduğu unutulmamalıdır.

AB olarak bu hususlarla ilgili düzenlemeler hazırlanmış durumdadır. Bu düzenlemeler içinde yer alan çocuk bakımı, kadınların çalışma yaşamına entegre edilmesi ve erken çocukluk dönemleri gibi konuların dikkate alınıp uygulanması, üye ülkelerin harekete geçmesine bağlıdır. Sosyal diyaloğun geliştirilmesi bağlamında , bu yıl AB tarafından Macaristan ve Romanya’ya özel önerilerde bulunulmuştur.

Konferansın bu son oturumunu yöneten ETUC Genel Sekreter Yardımcısı Peter Scherrer son olarak, özetle şunları söyledi.

Sosyal Diyalog bir demokrasi konusudur. Avrupa’nın en başta gelen başarılarından en önemlisi demokrasinin korunması olmuştur. Günümüzdeki hedef de ” iş yaşamında daha çok demokrasi”dir.

Scherrer, bu değerli Konferansı hazırlayan ETUI’ye, katkıları için bütün konuşmacı ve katılımcılara teşekkür ederek sözlerini şöyle sonlandırdı.

Bu konferanstan alınan ders, bizi bekleyen dört büyük değişim arasında işlevsel bir köprü inşa etme sorumluluğumuzu yerine getirmekten kaçınamayacak olmamızdır.

Bu Konferans böylesi bir görev için umut verici bir başlangıç olmuştur. Unutmayalım ki hepimizin sadece bir geleceği var!

 

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :