SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- BERLİN’DEKİ TÜRK ÇOCUKLARININ EĞİTİM SORUNU VE AZİZ NESİN İLKOKULU

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- BERLİN’DEKİ TÜRK ÇOCUKLARININ EĞİTİM SORUNU VE AZİZ NESİN İLKOKULU

21.09.2018 - 7:50

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- BERLİN’DEKİ TÜRK ÇOCUKLARININ  EĞİTİM SORUNU VE AZİZ NESİN İLKOKULU

 

 

Son iki haftadır bulunduğum Berlin’den, buradaki yurttaşlarımla ilgili yaptığım gözlem ve değerlendirmelerimi okuyucularımın dikkatlerine sunmaya çalışıyorum.

 

Bu yurttaşlarımızın günümüz ve gelecekteki konumlarını ve ülkemize yansımalarının ne olabileceğini anlamaya çalışıyorum. İnanıyorum ki; geçmiş uzun yıllar boyunca Almanya ile olan çok yönlü yoğun ilişkilerimizi gelecekte de belirleyecek en önemli unsurların başında, buradaki yurttaşlarımızın konumu gelmektedir.

 

Bu konum içinde en belirleyici olanın da, bu ülkede yaşayan üç milyonun üzerindeki yurttaşımızın çocuklarının eğitim/öğretimi olduğunu düşünüyorum. O nedenle, bundan önceki yazımda, bu ülkedeki okul öncesi ve ilkokul eğitim/öğretiminin yapısı ve niteliklerini anlayıp aktarmaya çalıştım. Niyetim, burada büyüyen çocuklarımızın yetişme ortamı ile ülkemizdekini karşılaştırmak isteyenlere az da olsa bir bilgi sunabilmek.

 

 

İlk Gelenler ve Çocukları

 

Aslında 1960’ların başında ilk gelen yurttaşlarımız, “misafir işçi” statüsünde kısa bir süre sonra ülkeye dönmek üzere geldikleri için aileleri yanlarında değildi.

 

Ancak Alman işverenlerin, Türk işçilerden aldığı yüksek verim nedeniyle hükümetleri üzerindeki baskıları sonucunda, bir süre sonra “misafir işçi” statüsü kaldırıldı ve yurttaşlarımız daimi işçi haline geldiler. 1970’lerin ortalarında Almanya, AB dışındaki ülkelerden işçi alımını durdurunca, burada çalışmaya devam eden yurttaşlarımızın ailelerini de yanlarına alma olanağı doğdu.

 

Böylece Türkiye’den gelen çocuklar yanında, burada doğanların da eğitim gereksinimi gündeme gelmeye başladı. Çocuklar Alman okullarında eğitim/öğretim almaya başladılar. Evlerinde Almanca konuşulamadığı gibi, çoğu da kırsal kökenli olan ailelerin kırık Türkçe ile konuştuğu ortamda, çocuklar için “dil” en büyük sorun haline geldi. Öyle ki; çocukların büyük bölümü ne Almanca’yı, ne de Türkçe’yi düzgün konuşabiliyorlardı.

 

Dinci ve Irkçı Akımların Yakaladığı Fırsat

 

Bu olumsuzluk yıllarca sürdü. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı’nın, şimdilerde sayısı 14’e çıkan Eğitim Ataşeliği (Müşavirliği) kanalıyla Türkiye’den sağlanan Türkçe öğretmenlerinin, Alman okullarında görev alması bile soruna yeterli düzeyde çözüm olamadı. Bu yüzden, yurttaşlarımızın çocuklarının bir bölümü  yeterli eğitimi alamadıkları için iyi işler bulup çalışamadılar.

 

1970’lerin ortalarına denk gelen bu dönemde, Ecevit-Erbakan koalisyonu ile devlette yuvalanmaya başlayan dinci kadrolar, Almanya’daki yurttaşlarımız üzerinde siyasi oyunlar oynamaya başladılar. Sonrasında yer aldıkları “Demirel-Erbakan-Türkeş/ Milliyetçi Cephe” hükümetlerindeki sağcı ortaklarıyla daha da güçlenen bu dinci kadrolar için, okullarını yarım bırakmak zorunda kalan bu gençler eleman kaynağı oldu.

 

Diğer taraftan 1970’lerin sonunda ortaya çıkan PKK terör örgütü de, 12 Eylül 1980 sonrası güçlenmeye başlayınca, yurtdışındaki örgütlenmelerinin başlıca kaynağı yine bu gençlerimiz oldu.

 

Böylece özellikle Almanya’da oluşan Karases Cemalettin Kaplan’ın Halifelik vb silahlı örgütler bu dönemde ortaya çıktı.

Yurttaşlarımızın hayırseverlik duygularını istismar eden Mercümek vb çok sayıda soyguncu da bu dönemde fırsat buldu. Daha sonraki yıllarda oluşan Deniz Feneri vb Fetö örgütlenmeleri de, elemanlarını aynı kaynaktan devşirmişlerdi.

 

Sonraki dönemlerde, Türk çocuklar için, Türkiye’den gönderilen öğretmenler sayesinde az da olsa bazı olumlu gelişmeler yaşandı. Ancak Diyanet İşleri Teşkilatı’nın Almanya’daki örgütlenmesi ve camilerde oluşturulan din kurslarına tayin ettiği imamlar, Alman otoriteleri nezdinde “sorun” olmayı sürdürüyor.

 

 

AZİZ NESİN İLKOKULU

 

Nihayet 1996 yılında, Berlin’de Türklerin en yoğun yaşadığı Kreuzberg semtinde bir araya gelen, bazı Alman ve Türk orijinli insanın Eyalet Hükümeti nezdindeki girişimleri sonuç veriyor. Diğer ülkelerden gelenlerin çocukları için kurulmuş bulunan Avrupa Okulları Programı altında Almanca/Türkçe eğitim/öğretim sağlayan bir ilkokul açılıyor.

 

Okul Müdürü Sayın Demet Siemund’dan öğrendiğime göre, okulun adı, kurucu heyet ve velilerin ortak kararı ile belirleniyor.

İsim belirlemenin son aşamasında, Halide Edip ve Aziz Nesin isimleri öne çıkıyor. Kreuzberg’deki bazı muhafazakar Türkler’in yoğun karşı çıkışına rağmen, okula Aziz Nesin’in adının verilmesi kararlaştırılıyor.

 

Sınıfların % 50’sinin anadili Almanca, diğer yarısının Türkçe olduğu çocuklardan oluşan bu okulda, derslerin yarısı anadili Türkçe, diğer yarısı da Almanca olan öğretmenler tarafından veriliyor. Tam gün eğitim/öğretim sistemine göre çalışan okulda, her iki dilde ders malzemeleri kullanılıyor. Bilgisayar destekli dersler yanında, çeşitli eğitsel çalışmalar da yapılan okulda, normal ilköğretim programı uygulanırken  iki kültürlülüğün geliştirilmesine çok önem veriliyor.

 

Berlin Eyaleti’nde kendi türünde ilk olan Aziz Nesin İlkokulu’na benzer okul kurma girişimlerinin, yurttaşlarımızın yoğun olduğu diğer eyaletlerde de çoğalmaya başladığını duymak, kanımca geleceğe umutla bakmak için çok önemli bir gelişme.

 

Bir önceki ve bu yazımda, Almanya’da büyüyen çocuklarımıza sunulan okul öncesi ve ilk eğitim/öğretim fırsatlarını, anlayabildiğim kadarıyla bilginize sunmak istedim.

 

Amacım, ülkemizde son 10/15 yıldır, ilköğretim dahil üniversiteye kadar ‘yap/boz’ karmaşasından bir türlü kurtulmayan eğitim/öğretim sektörünün ilk aşaması için fikir verici bir örnek sunmak. Bu örneğin, herhangi bir ülke yerine üç milyonun üzerinde yurttaşımızın yaşadığı Almanya’dan olmasının da önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Neden mi? Yaşamın hemen hemen her alanında çok yoğun ilişkilerimizin olduğu Almanya’da büyüyüp yetişen çocuklarımızın, gelecekte her iki ülke arasındaki ilişkileri daha da arttıracağından kuşku duymuyorum.

 

Diğer taraftan, uzun yıllara dayalı gözlemlerime dayanarak ifade edebilirim ki; buradaki Türk’ler bazı münferit kötü örneklere karşın, Alman kamuoyu tarafından giderek ülkenin ayrılmaz parçası olarak kabul edilmeye çoktan başlanmış. Çünkü, siyasetten tutun, teknik her alanda (mühendislik, tıp, hukuk, akademik), sanat ve iş hayatında da, küçümsenmesi olanaksız yer edinmişler.

 

Zaman zaman medyaya yansıyan, kanımca çoğu kişisel reklam amaçlı olumsuz haberlerin fazla bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca yıllardır yine medyaya yansıyan ırkçı saldırıların da, diğer ülkelerde olduğundan fazla olmayan münferit ve geçici olaylar olduğundan eminim. Çünkü ilkokullardan başlayarak ırkçılığa karşı eğitim, öyle sanıyorum ki; benzer ülkelerin çoğundakinden daha ciddi boyutlarda.

 

Bu görüşlerimin sitemiz okuyucuları tarafından bir Germanofil olarak nitelendirilmeyeceğinden eminim. Ancak doğaları sonucu komploculuktan (conspiracy) hoşlanan çevrelerde de hoş karşılanmayacağından da eminim. Onlar için söyleyeceğim bir şey yok.

 

Ancak bitirirken ifade etmek isterim ki; hasbelkader, mesleğim gereği haşır neşir olduğum doğa bilimleri yanında, yaşamımın son yirmi otuz yılında yoğunlaşmaya çalıştığım felsefe öğrenme sürecinden çıkardığım sonuç şudur.

 

Tarihin derinliklerinden bu yana gelen insan/insan, din/din, toplum/toplum, insan/doğa çatışmalarının, 21.yy’da artık sonuna gelindiğinin, bütün insanlık tarafından anlaşılması gerektiğini düşünüyorum.

 

Eğer insanlık, küresel anlamda söz ettiğim bu çatışmalardan 21.yy içinde kurtulup, Büyük Filozof Erich Fromm’un öngördüğü Küresel Bilimsel Kültür’e ulaşmayı başaramazsa, insan neslinin sürdürülebilir olmaktan çıkması için belki de 22.yy’ı beklemeye bile gerek kalmayabilir.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :