1 Ağustos 2021 - Hoş geldiniz

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- DEMOKRASİ OTOKRASİ İKİLEMİNDE KIRILMA NOKTASINA DOĞRU MU?

Ana Sayfa » DÜNYA » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- DEMOKRASİ OTOKRASİ İKİLEMİNDE KIRILMA NOKTASINA DOĞRU MU?

Eklenme : 16.07.2021 - 10:38

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- DEMOKRASİ OTOKRASİ İKİLEMİNDE  KIRILMA NOKTASINA DOĞRU MU?

 

 1970’lerin başında İsrail/Arap Yom Kipur Savaşı ardından gelen Arap Petrol Ambargosu ile 2.Dünya Savaşı ertesindeki ABD kapitalizminin ikinci Altın Çağı (ilki İç Savaşın ardından 1870’lerden sonra yaşanmıştı) sona erdi. ABD başta olmak üzere demokratik batıda enflasyon giderek %20’lere yükseldi. Sanayi üretimi büyük ölçüde geriledi, işsizlik %5’leri aştı. Konvansiyonel iş modeli yerine yavaş yavaş finans kapitalizmine yönelindi.

 

Neo-liberalist Süreç

Başta ABD ve İngiltere olmak üzere, batıda ekonomik faaliyetlerde devletin güç ve etkilerini azaltacak politikalar geliştirildi. Daha sonraları neo-liberalizm olarak adlandırılacak bu yeni düzen, kısa sürede küreselleşerek bütün dünyaya yayıldı. Sonunda ABD’de ortaya çıkıp bütün dünyayı kasıp kavuran 2008 Finans Krizi’ne dayanan süreç boyunca, yine başta ABD olmak üzere, batı ülkelerinde eşitsizlik görülmemiş boyutlara ulaştı.

 

Çin’in Yükselişi

Ancak süreç , başta Çin olmak üzere Güneydoğu Asya ülkelerinde beklenmedik gelişmelere yol açtı. 1970’lerin sonlarında Çin Komünist Partisi-CCP’nin başına geçen Deng Xiaoping’in dışa açılma doktrini doğrultusunda yol almakta olan Çin, düşük işçi ücretler sunarak kapılarını dış yatırımlara açmıştı. Böylece, başta  ABD olmak üzere batılı demokratik ülkelerin çoğunda maliyet enflasyonu ile boğuşan irili ufaklı batı yatırımcılar için cazibe alanı haline gelen Çin büyük yatırımları ülkeye çekti.

2012’de CCP’nin başına geçen Xi Jinping, bu yeni dönemin gereklerine uygun açılımları da yapınca, Çin kendine has “komünist” yönetimle  inanılmaz düzeylerde ekonomik büyümeler gerçekleştirmeye başladı. Böylece, 2008 finans krizi ile batıyı boğan neo-liberal finans kapitalizmi, ironik bir şekilde Çin’de ekonomik büyümeye ve sekizyüz milyon dolayında Çinlinin sefaletten kurtarılmasını sağlamış oldu.

Çin’in bütün dünyayı şaşkına çeviren bu büyümesi, giderek bilimsel düzeyde de ürünlerini vermeye başlayınca, Çin Doğa Bilimleri Akademisi, dünyanın en saygın doğa bilimleri yayını Nature dergisinin 2018/19 yılları için yaptığı sıralamalarda ABD’nin ünlü üniversitelerini de geçerek 1.sırada yer aldı.

Çin’in son on yıldır sürdürdüğü yüksek ekonomik büyümeleri, askeri alanlar ve uzay araştırmalarına da yansıyınca, Xi Jinping bu otokratik modeli diğer ülkelere de ihraç etme niyetini saklamayıp açıkça dillendirmeye başladı. Nitekim Çin’den batıya doğru gelişmesi planlanan, çok büyük maliyetli, (Road & Belt Initiative) Kuşak ve Yol Girişimi adı verilen proje ile, başta Afrika ülkeleri olmak üzere Çin’in batısındaki ülkelerde ciddi yatırımlara başladı.

Bu proje kapsamında İran ile  25 yıl sürecek 400 milyar $ düzeyinde yeni bir anlaşma yaparak, çoğu “demokrasi” ile yönetilen batı ülkelerine (şimdilik) en yakın coğrafi konuma ulaşmış oldu.

 

Batı Demokrasilerinde Savrulma

Bütün bu süreç boyunca, eski dünya düzeninin hakim güçleri olan, başta ABD ve İngiltere olmak üzere bazı AB ülkeleri sosyo-ekonomik-politik savrulmalardan kendilerini kurtaramadılar. Bu ülkelerin siyaset kuramcıları dahil pratisyen siyasetçilerinin şaşkınlıkları arasında, ABD’nin başına  Trump adında, kamu soygunculuğu ile zengin olmuş, otokrasi heveslisi “yalancı şaşkın” biri geldi. İngiltere ise, toplumun yarısının muhalefetine karşın Brexit ile AB’den ayrıldı ve  bir zamanlar “üstünde güneş batmayan” ülke olarak övünen Birleşik Krallık neredeyse bölünme aşamasına geldi.

 

Trump Sonrası Biden Dönemi

 Bilindiği gibi geçen yılın kasım ayında yapılan başkanlık seçimlerini sandıklarda kaybeden Trump, seçime hile karıştırıldığı iddası ile Beyaz Saray’ı terk etmemek için uzun süre direndi. Kendisine yakın bazı örgütleri tahrik ederek, ülkenin tarihinde rastlanmamış şekilde, Capitol adı verilen Kongre binasının basılmasına ve orada kan dökülmesine neden oldu.

ABD’nin geleceği açısından en ilginç olan ise, otokrasi heveslisi Trump’ın bu seçimde ABD seçmenlerinin yarısına yakınının oylarını almış olmasıydı.

Büyük olaylar sonrası Trump ikna edilerek Beyaz Saray’dan ayrılması sağlandı ve seçimleri az farkla da olsa kazanan Demokrat Partili aday Joe Biden geçen ocak ayında başkanlık koltuğuna oturdu.

ABD’nin yeni başkanı Biden, göreve başlamasının ardından şubat ayında  yaptığı konuşmalarından birinde,  günümüzde ülkelerin demokratik ve otokratik olarak ikiye bölündüklerini ifade ederek, bunun bir kırılma noktası olduğuna işaret etti ve arkasından ekledi: “ hem içerideki, hem de dışarıdaki yeni gündemiyle ABD, bu ikilemi demokrasi lehine ortadan kaldıracak güçtedir.”

 Siyaset deneyimini büyük ölçüde soğuk savaş döneminde edinmiş yaşlı siyasetçi Biden’ın,demokrasi-otokrasi ikilemi üzerinde bu sözleri söylerken, “zengin-fakir” çelişkisinin, uzunca bir süredir küresel çapta oluşturduğu jeopolitik ayrışmanın farkında olup olmadığını bilmiyoruz.

 

Demokrasi “pazarlamacısı”  ABD emperyalizmi

Ancak, İkinci Dünya Savaşı ardından geçen yaklaşık yetmiş yıldan uzun süre boyunca dünyaya “demokrasi satıcılığı” yapmaktan vazgeçmeyen ABD’nin, önemli birçok küresel sorun karşısında demokratik değerlere pek de aldırış etmediği ise deneyimle öğrenilmiş bir gerçekliktir.

Bu bağlamda, ABD’nin soğuk savaş boyunca, başta Güney Amerika ve Güneydoğu Asya olmak üzere birçok ülkenin iç işlerine müdahale edip döktüğü kan hala hatırlardadır.

Soğuk savaş sonrasında, kim tarafından oluşturulduğu hala belli olmayan El Kaide adlı örgütün, 11 Eylül (9/11) 2001 saldırılarını bahane ederek, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) adı altında, dönemin başkanı oğul Bush’un “demokrasi götürme” söylemiyle açtığı haçlı seferinin  ardından başlayan iç savaşlarda akıtılan kanın hala önüne geçilememiş olması büyük bir insanlık ayıbıdır.

Bütün bunlara ek olarak, önceki başkan Trump döneminde, pandemiden iklim değişikliğine, hatta küresel ticarete kadar, uluslararası birçok sorunda ABD’nin izlediği politika, küresel demokrasi adına hayal kırıklıklarına neden olmuştur.

Özetleyecek olunursa; son kırk yıldır süren küresel neo-liberal düzende, başta ABD olmak üzere, demokratik ülkelerin çoğunda maddi varlıkların küçük azınlıklar elinde yoğunlaşması ile artan eşitsizlik, çalışan sınıflar için istikrarın erozyona uğraması, kamu hizmetlerindeki bozulma, insanların sahip olduğu aidiyet duygularındaki çözülme, milliyetçilik, ırkçılık ve otoriterlik arayışlarının yükselmesine neden olmuştur.

 

Biden farklı mı?

 Biden’ın bazı söylemlerine bakılırsa, kendi ülkesi ölçeğinde bu sorunları kavradığı söylenebilir. Nitekim ülkesinde demokrasiyi liberal olmayan (illiberal) tehditlerden korumak için;  toplumunun iyiliğine dönük yatırım yapmanın, çalışan sınıflar için daha güçlü güvenlik sağlamanın, iklim krizine karşı insanları harekete geçirmenin yaşamsal önemde olduğuna defalarca işaret etmekten geri durmamaktadır.

Ancak, diğer ülkelerde yaşayanların demokrasi algısının ABD ile eşanlamlı olduğu varsayımı ile olsa gerek, Biden, demokrasi üzerindeki söylemlerinin gereğini diğer demokratik ülkelere de taşımak yerine, Çin’i rekabette saf dışı edecek dış  politikaya odaklanmayı yeğlemektedir. Nitekim, “demokrasinin korunması için Amerikalı’lar geleceğin teknolojik ürünlerinin üretiminde hakim olmalıdırlar” sözleri, tipik Amerikan üstenci zihniyetinin dışavurumudur.

Ancak bu sözler, “Çin kompleksi”nin, Trump’dakine benzer şekilde, Biden’ın vizyonunu da bir hayli daraltmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Halbuki küresel demokrasinin korunması, sadece ABD’nin değil, diğer demokratik ülkelerin de güçlü ekonomiye sahip olmasına bağlıdır. O nedenle, küresel antidemokratik atakları tersine çevirmek için, ABD’nin üstenci dil ve eylemden vazgeçip, diğer demokratik ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarının güçlenmesine destek verip vermeyeceğini şimdilik tahmin etmek bir hayli güç görünüyor.

 

Dikkate Alınmayan Diğer Demokratik Ülkeler

Ancak ne tuhaftır ki, ABD siyasi liderliği ve medyasının demokratik ülkelerden kastının, zengin birkaç Avrupa ülkesi ile birlikte Japonya, Avustralya ve Kanada’nın da içinde yer aldığı, iki elin parmakları kadar bile olmayan az sayıda ülke olduğu anlaşılmaktadır.

Bu yaklaşım, Brezilya, Hindistan, Endonezya, Meksika ve Güney Afrika gibi büyük nüfusa sahip demokratik sayılan ama göreli fakir ülkeler yanında, Bostwana, Papua Yeni Gine ve Sri Lanka gibi küçük ülkeleri dikkate almamaktadır. Halbuki yukarıda sayılan büyük nüfuslu demokratik ülkelere ek olarak yarı-demokratik sayılan Bangladeş, Nijerya ve Türkiye gibi ülkelerdeki nüfus da dikkate alındığında, dikkate alınmayan demokratik ülkelerin toplam nüfusu, zengin ülke nüfuslarının toplamının kat kat üstündedir.

ABD liderliği ve medyasının, demokrasiyi zenginlik ve kültürel yakınlıkla  ilişkilendirmesindeki bu stratejik hatanın sonuçları, yakın gelecekte küresel çerçevede bir hayli ağır olabilir. Çünkü, başta ABD ve diğer zengin ülkelerin, desteklerini esirgeyerek dışarıda bıraktığı, yukarıda sayılan göreli fakir ülkeler halklarının yaklaşık son kırk yılda kendilerine dayatılan neo-liberal küreselleşme sürecinde yaşadıkları büyük sosyo-ekonomik-kültürel sorunları nedeniyle, yakın gelecekte,  özgürlükçü olmayan (illiberal) siyasi tercihlere yönelenler arasında yer almaları olasılık dışı değildir.

 

Pandemi-İklim Değişikliği Sorunları ve Zengin Demokrasilerin Sorumluluğu

 Son iki yıllık pandemi sürecinde, başta ABD olmak üzere gelişmiş zengin ülkelerden beklenen küresel strateji oluşturma açısından gecikmeler yanında, felaket boyutundaki sonuçları giderek artan iklim değişikliğine kayıtsız kalınması dehşet vericidir.

Unutulmamalıdır ki, 18.yüzyılın ortalarından bu yana sera gazlarını üretenler, günümüzde dünya nüfusunun küçük bir bölümünün yaşadığı demokratik ülkeler insanları ve onların atalarıdır. Yerkürenin kaynaklarını vahşice tüketerek orantısız zenginleşen bu ülkeler, iklim krizinin tarihi sorumluluğunu taşıdıkları için bu sorunun giderilmesinde liderlik yapmak durumundadırlar.

 

Fikri Haklar ve Endüstri Politikaları Sorunu

Zengin ve fakir ülkeler arasında öteden beri gündemde olan ama pandemi sürecinde iyice su yüzüne çıkan bir diğer sorun da fikri haklar sorunudur. Bu konuda Çin’in, başta ABD olmak üzere zengin ülkelere meydan okuyuşunu, “demokrasi/otokrasi” bağlamında “fikri haklar hırsızlığı”olarak nitelendiren ABD’li bazı yorumcular, kendi ülkelerinin de geçmişte İngiliz’ler tarafından geliştirilen ileri üretim tekniklerini çalmaları yanında, kolonilerindeki hammadde yataklarını talan etmekle kalmayıp, kitlesel kölecilik yaparak zenginleştiklerini hatırlamak istememektedirler.

Diğer yandan ekonomilerini büyütmek isteyen göreli fakir demokrasilerin, son otuz yıldır neo-liberalizmin “anayasası” haline getirilen Washington Uzlaşması ile, bunun dışında kalan Çin’in başarılı programları arasında sıkışmış olmaları da dikkate alınmamaktadır. Bu koşullarda ABD’nin dünya demokratik ülkeleri arasında “ideolojik dayanışma” çağrısı elbette havada kalmaya mahkumdur.

 

Küresel Demokrasinin Geliştirilmesi Önündeki Engeller ve  Alınması Gereken Önlemler

Geçmiş kırk yol boyunca küreselleşen neo-liberal ekonomik uygulamalar, başta ABD olmak üzere demokratik ülkelerin çoğunda demokrasinin kalitesinin yükseltilmesinin önüne ciddi engeller çıkarmıştır.  Bu süreçte, demokratik ülkelerin ekonomik büyümesi,  teknoloji, ilaç, eğlence, finans vb sektörlerin kazançlarına bağımlı kalırken, çalışanların standartlarının yükseltilmesi ve fikri hakların liberalleştirilmesi büyük ölçüde ihmal edildi. Bunun sonucunda yeni iş yaratacak, verimliliği arttıracak yatırımlar yerine rant ekonomisi büyük ölçüde ağırlık kazandı.

Bu gerçeklik karşısında demokrasiye dair şu soru  meşru hale geliyor:

“Demokrasi sadece  kendisine yönelen tehditlere karşı bireylerin özgürce tartıştığı bir çerçeve oluşturmaktan mı ibarettir?

Aynı zamanda , sağlık, eğitim ve çalışanlara yüksek nitelikli iş temin edecek yatırımların yapılmasına da içermez mi?”

ABD siyasetinin her iki kanadının da geleneksel  olarak  ekonomiye devletin müdahalesine karşı çıktığı bilinen bir olgudur. Bu yüzden ABD, serbest pazar, bireysel haklar, hukukun üstünlüğü, özel mülkün güvenliği unsurlarından hareketle, “uluslararası suç örgütü”, , “haydut devlet” ve “terör örgütü” tanımları üzerinden dış politikasını oluşturmaktadır. Bu çerçevede şimdilerde en önemli hedefi ise otokratik Çin’dir.

Ancak zengin olmayan demokratik ülkelerin otokrasi heveslisi yöneticilerin eline geçmesini önlemek için, bu ülkelerin ekonomilerini canlandıracak kamu yatırımlarının zengin demokrasiler tarafından desteklenmesi elzemdir. Bu desteklerin, halk sağlığını koruyacak, karbon ayak izini  azaltacak projeler yanında, zengin ve fakir ülkeler arasındaki büyük altyapı açığını giderecek yatırımlarda kullanılması son derece önemlidir.

Böyle bir yaklaşıma ABD’nin liderlik yapabileceğine dair bazı söylemler son Nato Zirvesi’nde Biden tarafından dile getirilmiştir. Bu bağlamda, yine bu toplantıda,  bir ölçüde Çin’in Yol ve Kuşak Projesi’ne karşı, küresel altyapının geliştirilmesinin öngörüldüğü BBBWI (Build Back Better World Iniative-Yeniden Daha İyi Dünya İnşa Girişimi) olarak adlandırılan bir projeden, çok da güçlü olmayan bir sesle de olsa, söz edilmiştir.

Bu tür insani gelişmeleri öngören projelerde ABD’nin her zaman önündeki en büyük engel, ülkenin büyük güç ve kaynaklarını militerleşmeye yöneltmek isteyen bazı şahinlerin, siyasette genellikle ağırlıklı olmalarıdır. ABD’li şahinlerin bu tutumu, Çin’in güvenlik kaygılarını da doğal olarak arttırmaktadır.

Küresel çapta bir diğer önemli konu “çalışanların hakları”dır.

Bunların insan onuruna yakışır bir şekilde düzenlenmesi çalışanlar arasındaki acımasız rekabeti azaltmakla kalmayacak, ırkçı ve milliyetçilerin seslerini kısarken, tüketici talebini arttırarak büyümeye katkıda bulunacaktır. Aslında ABD dışındaki birçok demokratik ülkede  ILO’nun çalışanlar için öngördüğü temel hakları koruma önlemleri büyük ölçüde yerleşmiş bulunmaktadır. Son kırk yıldır sürdürülen neo-liberal politikalarla “varlık sahipleri”nin haklarını korumayı tercih eden ABD’nin de, bir an evvel çalışanların haklarını koruyacak kurumsal düzenlemelere geçmesi gerekir.

Son olarak, 1986’da BM tarafından desteklenme kararı alınan, ancak başta ABD olmak üzere diğer zengin demokrasiler tarafından karşı çıkılan “insan hakları”nın geliştirilmesi ilkesine ivedilikle sahip çıkılması zorunludur.

Biden’ın da katıldığı son G7 zengin demokrasiler toplantısında, özellikle IT şirketlerine yönelik kararlaştırılan küresel minimum kurumlar vergisi (şimdilik %15 oranında) daha eşitlikçi bir küresel ekonomi için çok taraflı koordinasyonun mümkün olduğunu göstermiştir. Bundan sonraki aşamada,  küresel vergi oranlarını arttırarak, güney yarımküredeki kalkınma projelerine fon oluşturmak suretiyle bu ülkelerden göçün önüne büyük ölçüde geçilebileceği dikkate alınmalıdır.

Gelişmekte olan ülkelerdeki yabancı özel yatırımlar, genelde  kalıcı olmayan parça bölük yatırımlardır. Halbuki o ülkelerde refah yaratacak kapasitede kalıcı yabancı yatırımlar ile milyarlarca kişinin fakirliğine son verilmesi mümkündür.

 

 

Sonuç

 

Bütün bu önlemler, “ötekiler” olarak adlandırılabilecek savunmasızlar için, 1929 Büyük Krizi sonrasında dönemin başkanı ABD Başkanı FDR tarafından uygulanan New Deal-Yeni Düzen benzeri, orta sınıfı kısa sürede yaratacak  ekonomik büyümeye eşdeğer bir gelişme sağlayabilir.

 

Ayrıca böyle bir program altında fakir ülkelere batıdan sağlanacak destek ile ABD ile Çin arasında giderek son derece tehlikeli olmaya başlayan “sıfır toplamlı oyun”un şiddetinin düşürülerek, küresel ekonomide sağlanacak daha güçlü bir büyüme ile her iki tarafın da aynı zamanda başarılı olması ile küresel çapta anlamlı bir denge sağlanabilir.

 

Daha da önemlisi, belki de dışlayıcı olmayan bu büyüme süreci küresel çapta yeni bir demokratikleşme dalgasının başlatıcısı da olabilir. Bir başka söylemle, demokrasiler ile otoriter yönetimler arasında karşılıklı dışlayıcı çelişkiler yerine eşitsizlikleri ve majör çelişkileri ortadan kaldıracak siyasetler izlemek, sonunda demokrasinin küresel çapta yerleşmesinde önemli bir işlev görebilir. Bir hayli hayalci gibi görünse de; neden olmasın!

 

Yeter ki, bu açıdan karar verme iradesi, kendi öz çıkarları ve egolarını tatminden başka bir amacı olmayan küresel  Homo-politicus’laşmış olanlar yerine, gerçek anlamda Homo sapien sapiens’lerin eline geçsin ve küresel çapta gerçek demokratik bir sistem ortaya konabilsin.

 

Bu vesile ile ülkemizde ve yerkürede, insan onuruna yakışır daha demokratik ve iklim değişikliği tehditlerinden büyük ölçüde kurtulmuş dünyaya erişme umut ve dileğiyle, Değerli okuyucularıma bayram tadında nice günler dilerim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları